“Bougras Daima Cümle Kapısından Çıkar”

Robert Sabatier, İsveç Kibritleri (Roman),
Çeviren: Orhan Suda, Sel Yayıncılık, Ocak 2006

Bazı kitapları tanıtmak, belki yazmasından bile zordur. Beethoven’in 9. Senfonisini tanıtın deselerdi size, ne yapardınız? Sadece “dinleyin” derdiniz değil mi, çünkü onu, dinlemekten öte hiçbir şey tanımlayamaz. İşte Sabatier’in romanı da böyle bir roman. Onu tanıtmak istediğinizde, neredeyse tüm kitabı tekrarlamak zorunda hissediyorsunuz kendinizi ya da sadece “okuyun” demekle yetiniyorsunuz. Bütün bunlara rağmen, ben yine de birkaç şey söylemeye cesaret edeceğim.

Bir çocuğun (kitabın arka kapağında da belirtildiği gibi, bu çocuk, bizzat Robert Sabatier’dir) gözünden koca bir şehri (Paris) ve onun mahallelerini (özellikle Labat sokağı), o mahallelerin, kendi halinde yaşayan, yoksul, ama sevinçlerini kaybetmemiş çeşit çeşit insanlarını, bayramlarını, eğlencelerini, göz yaşlarını, oyunlarını, 1930’ların savaş öncesi Fransa’sının endişelerini, hayatın kargaşası karşısındaki boş vermişliğini, cesaretini vb. vb. tüm canlılığıyla anlatabilmek… Ve “içindeki o hüzünlü konseri neşeli ezgilerle” (s. 238) bezeyen sokağı, okutmak yerine yaşatmak. Yerelliği, müthiş bir evrensellikle sunabilmek, onu okurken, Labat Sokağı, İstanbul’un Hacı Hüsrev mahallesindeki bir sokak da olabilirdi diye düşünebilmek… İşte Sabatier’in hayret veren övülesi becerisi burada. Tüm dünyada, çeşitli dillerde 20 milyona varan satışı onu bir “bestseller” yapmamış, sadece milyonlarca insanın kalbine gömmüş.

“İnsana özgü olan hiçbir şey bana yabancı değildir” dediği rivayet olunur Marx’ın. Gerçekten Marx mı söylemiştir bunu, o kadar da önemli değil. Kim söylemişse ağzına sağlık. Bunu, pek de bilincine varmadan, derinliğine anlamadan söyler dururuz. İşte İsveç Kibritleri, insana özgü hiçbir şeye yabancı olmamanın romanı. Tüm çelişkili insan davranışlarını hiç yabancılamadan önümüze seriyor, Olivier’in, Virginie’nin, Mac’ın, Mado’nun, Albertine’nin, “Örümcek”in, Jean’ın, Èlodie’nin, Gastonuet’nin, Lucien’in, Bougras babanın vb. kişiliklerinde.

Sevinçle, oyunla, şakayla, alayla, hüzün bu kadar iç içe olabilir mi? Olabiliyormuş. Sabatier’i okuyunca bunu daha iyi anlıyor insan. İkinci kez okurken, “romanın sonunda bir kez daha hüzünlensem de, ilk okuduğumda olduğu gibi gözümden yaş gelmez” diyordum. Yanılmışım. Kitabın son iki sayfasını okurken, sonucu bildiğim halde, bir kez daha ağladım. Hayır, mümkün değil, kendini tutamıyor insan.

Ya Bougras baba? Bir takım romanların kahramanları gibi önemli toplumsal mevkilere, konumlara sahip değil Bougras. O, Labat sokağında yaşayan, ancak aç kaldığı zaman tesadüfî işlerde birkaç günlüğüne çalışan bir “serseri”. Adı sanı bilinmeyen, neredeyse toplum dışı yaşayan bir insan. Ama öylesine büyük ki, Sabatier bile onu romanına sığdırmakta zorlanmış diyesim geliyor. Nereden geliyor Bougras’nın büyüklüğü? Küçük insanların büyük yanlarını görme yeteneğinden. Çocuklardan “nefret ettiği” (s. 204) halde, bir çocukla (Olivier) eşit bir dostluk kurabilen derin bir ruha sahip olmasından. “Büyük” ya da “önemli” denenleri küçümsemesinden ya da önemli görmemesinden. Kendine özgü bir ahlâkı tüm tevazuu ile taşımasını bilmesinden, evine parkeleri cilalamaya gittiği hanımefendi kendisine servis kapısını gösterdiğinde, büyük bir gururla, “Bougras daima cümle kapısından çıkar” diyebilmesinden, romanda anlatılan daha birçok şeyden. Bougras, bence bugüne kadar romanlarda çizilmiş anarşist karakterlerin en esaslısıdır. Binlerce eğitim kitabı okunsa, bu romandaki Bougras karakterinin özellikleri sindirilemez kanımca. Ve anarşizmin özünü öğrenmek için Woodcock’un Anarşizm‘inden önce, Bougras karakterinin hazmedilmesi gerekir.

Daha ne diyeyim. Romanın konusuna girmeyi istemiyorum. Bir filmden söz ederken filmi anlatıp sinemaya gitmeyi kısa yoldan gereksiz hale getirenlerden birisi olmak istemem. Sadece alın ve okuyun derim. Ve derim ki, eline sağlık Orhan Suda, otuz beş yıl önce dilimize kazandırdığın bu kitabı bir kez daha gözden geçirip, asla çeviri hissi vermeyen o güzel Türkçenle yayımlattığın için. Otuz beş yıl önce, Milliyet yayınlarından, her biri beşer binden üç baskı ve Suda Yayınlarından yine beş binden 4. baskıyı yapıp (Oda Yayınları da 1982 yılında, çevirmeninden habersiz 5. baskısını yapmış ve TRT’de yine çevirmeninden izin alınmadan Arkası Yarın Dizisi olarak oynanmıştı), büyük ilgi gördüğü halde, Türkiye’nin o hercümerci içinde ne yazık ki, biz solcular tarafından gereğince değerlendirilmemişti İsveç Kibritleri. Belki bu kez, belki bu kez, romanın sonlarına doğru, kuzeni Jean ve onun karısı Èlodie’ye, “ne zaman” diye sorarak kaderini öğrenmeye çalışan Olivier’in (benim kafamdaki, annesi gibi sarışın, yeşil gözleri zekâ ve hüzünle bakan Olivier ile kitabın kapağındaki kırmızı yanaklı çocuk arasında bağlantı kurmakta güçlük çektiğimi belirtmeliyim bu arada) acısını, yersiz yurtsuzluğun burukluğunu, bilinmeyen geleceklere yelken açmak zorunda kalmanın korkusunu hissederiz.  Bougras babanın, Olivier’in eline sıkıştırdığı yirmi metelikten yapılmış yüzüğün bir çocuğun dostluk özleminde ne büyük anlam ifade ettiğini, özgürce ve serserice hora teptiği sevgili mahallesinden ayrılıp giderken, Olivier’in tek mülkü olan (içinde “Örümcek”ten kalan, çok önem verdiği kitaplar vardır) çantasının ipinin neden koptuğunu…

Gün Zileli
9 Şubat 2006

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI