Mülti-kültür mü, Getto-Kültür mü?

Kavramlar, biraz da, giyilip, sonra bir kenara atılan elbiselere benzetilebilir. Niyet de, o elbiseyi giyip toplum önüne çıkan insana. Niyet, o anda kendini topluma nasıl göstermek istiyorsa ona uygun bir elbise giyecek, dahası, elbisenin üstüne iyi oturmayan kısımlarını, gerekirse bir terziye götürüp istediği biçime sokabilecektir. Hatta bazen, elbiseyi baştan aşağı değiştirebilir bile.

“Mülti-kültür” ya da “çok-kültürlülük” kavramı da, bana öyle geliyor ki, bu elbiseyi giyen niyetlere göre, iyiden iyiye değiştirilmiş, hatta çarpıtılmış bulunuyor.

Bize çok kültürlülük adına sunulan şey gerçekten çok kültürlülük müdür? Çok kültürlülükten ne anlıyoruz? Sakın Avrupa egemen sınıfı, kendi egemen kültürünün üstünlüğünü ve saflığını korumak için, çok kültürlülük adına bizi getto kültürüne hapsediyor olmasın?

Geçenlerde, İsviçre’de Türkçe yayın yapan bir radyoyu dinliyordum. Kulağıma sadece Türkçe ve Kürtçe türkü ve şarkılar çalındı program boyunca. Herhalde İspanyolca yayın yapan bir radyoyu açsaydım orada da sadece İspanyol müziği çalınıyor olacaktı vb. Bu mu çok kültürlülük? Bence bunun adı çok değil, tam anlamıyla tek kültürlülüktür. Şimdi sorsanız, “halkımız” bunları dinlemek istiyor yanıtı verilecektir. Halkın tüm isteklerine kulakları tıkayıp, sadece kültürel zevklerine açık olmak oldukça tuhaf değil mi?

Önce niyetlerin üstündeki giysileri çıkarıp gerçeğe bakalım. Avrupa egemen sınıfı, “mülti-kültür” derken, üstünlüğün verdiği bir lütufkârlığı sergiliyor. Bu, bir çiftlik beyinin, serflerinin istekleri karşısında sergilediği lütufkârlıktan pek de farklı değil. Bu lütufkârlık, otantik ilginçlikleri biraz merak, biraz da gizlenmeye çalışılan alaycı bir dudak büküşüyle izlemekle el ele gidiyor. Aynı, eski sömürgelerini ziyaret ettiğinde, İngiltere kraliçesinin, karşısında otantik Afrika dansları yapan eski tebalarını seyrederkenki haline benzer bir hal. Bir seferinde böylesi bir mülti-kültürel festivali izleme olanağı bulmuştum İngiltere’de. Bir ata bindirilmiş duvaklı gelin, çoğunluğu İngiliz olan seyircilerin önünden geçiriliyordu. İşte anadoludan otantik bir düğün töreni manzarası! İngilizlerin, bu manzarayı ilgiyle, hatta takdirle izlerken, içlerinden de, “şu dünyada hâlâ ne ilkel halklar var” diye geçirdiklerinden hiç kuşkum yok.

Bunları söylerken, eski zaman kemalistleri gibi, batı standartları dışındaki her şeyi reddettiğim sanılmasın. Tam tersine, tüm halkların otantik değerlerinin önemini biliyorum, hatta bunların canlandırılmasından da yanayım. Söylemek istediğim, çok-kültürlülük olayının, batılılar tarafından, buralara göç etmiş halkları kendi gettolarına tıkmak ve orada kendi hallerinden memnun olmalarını sağlamak için kullanılmak istendiği; öte yandan, bizim kendi gettomuzun yönlendirici güçlerinin de, aynı çok-kültürlülük söylemini, bir tür getto içi milliyetçilik için kullanmaktan hoşlandıklarıdır.

Gerçek çok kültürlülük ise bunun tam zıddıdır. Yani tüm gettoların, tüm getto kültürlerinin parçalanması ve birbirine karışmasıdır. Basitçe söyleyecek olursam, Türkçe yayın yapan bir radyoda, Türkçe ve Kürtçe şarkı ve türkülerin yanısıra, İspanyol, İngiliz, Bulgar, Japon vb. müziğini de duyabilmektir. Türkünün yanında, caz, tango, klasik vb. de dinleyebilmektir. Çok kültürlülük, kültürlerin kendi içlerine gömülmesiyle değil, birbirleriyle karışmasıyla hayata geçebilir.

Gün Zileli
Köxüz, Aralık 2005

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI