Üç Kitap, Üç Dönem

I.     Hüseyin Yavuz, İsyan Günleri-I,
Anı-roman, Biz Anadolu Kültür Yayınları, Haziran 2005

II.   Hilmi Köksal Alişanoğlu, Netekim 12 Eylül’de Geldiler,
Anı, Aykırı Yayıncılık, Mart 2005

III.  Ayşegül Devecioğlu, Kuş Diline Öykünen,

Roman, Ocak 2004, Metis Yayınları

– I –

Son zamanlarda yaygınlaşan anı türü, hemen yanıbaşındaki anı-romanlarla da destekleniyor. Bu anı-romanları, romanın değil de, anının (otobiyografi) bir alt türü olarak görmek daha doğru olur sanırım. Bana öyle geliyor ki, bazı yazarlar, kendi kişiliklerini fazlasıyla projektör altına alacak otobiyografi yazımına girişmek yerine, kişiliklerini biraz olsun gölgede bırakacak anı-roman türünü tercih ediyorlar.

Hüseyin Yavuz’un anı-romanı da, romanın baş ve neredeyse biricik kahramanı Selim Yavuz’un eylem, mücadele ve düşüncelerini aktarırken, Selim Yavuz’un “mükemmel” kişiliğini biraz olsun yazarın kişiliği ile özdeşleştirmekten uzak kalma çabasının ürünü müdür acaba? Eğer amaç buysa, yazarın başarılı olduğunu söylemek mümkün değil. DTCF Fikir Kulübü Başkanı Selim Yavuz ile, aynı dönemde, aynı görevde bulunmuş Hüseyin Yavuz, bir tek önisim dışında birbirlerine fazlasıyla benziyorlar. O zaman, en akla yatkın olasılık, Hüseyin Yavuz’un, otobiyografisini yazarken, kendini daha rahat ifade edebileceği üçüncü tekil şahıs anlatımını seçip, buna “anı-roman” adını vermiş olmasıdır.
Hüseyin Yavuz’un kitabı, roman olarak tam anlamıyla başarısız. Kitabın sanatsal değeri neredeyse sıfır noktasında. Anı olarak ise kitap, özellikle Karadeniz bölgesindeki köy çalışmalarını anlattığı bölümleriyle değer taşıyor. İlerde, 1968’lilerin köy çalışmalarını değerlendirecek birisi için önemli bir başvuru kaynağı.

Romanın kahramanı Selim Yavuz’a gelecek olursak. O yıllarda henüz yirmili yaşlarının başlarında olan Selim Yavuz, bir allâme-i cihan, bir derya. Bilmediği şey yok. Her soruya bir cevabı var. Üstelik herkesin “düzeyi”ne göre konuşmasını biliyor. Köylüleri rahatça ikna edebildiği gibi, profesörlerle laf yarıştırmasını, gereğinde onları yönlendirmesini becerebiliyor. Nerede, nasıl hareket edeceğini biliyor. Son derece akıllı, son derece becerikli, bütün “önder” niteliklerine sahip. Bir tek aşkta başarısız.

Hüseyin Yavuz’u tanırım. Benimle aşağı yukarı aynı zamanlarda Dil Tarih Coğrafya Fakültesi (DTCF) Fikir kulübüne katılmıştı. Kırmızı Aydınlık-Beyaz Aydınlık yarılmasının ardından benim Fikir Kulübü Başkanlığım sona erdikten sonra Fikir Kulübü Başkanı olmuştu. Benim tanıdığım kadarıyla, kitapta portresi çizilen Selim Yavuz gibi çok bilmiş birisi değildi. Sonradan o hale gelmiş olabilir. Kitap sayesinde yeniden düşündüm. Özellikle 1970’lerin başlarından itibaren biz devrimci gençler arasında, bir teorisyenlik hastalığı, bir “ben bilirimcilik” ukâlalığı, kendi dar çevresinden başka kimseyi beğenmeme kibri, “biz istersek her şeye devrim adına el koyarız” yağmacılığı, devrimci harekete yeni gelen sempatizanlara yukardan bakma ve küçümseme hafifliği, kamu adına namus bekçiliği gibi sendromlar gelişmeye başlamıştı. Hüseyin Yavuz da tam bu dönemi anlatmaktadır. Kitaptan, bu sendromların iyice klinik bir vakaya doğru evrildiğini öğreniyoruz.

Ne var ki, yazar, aradan bunca zaman geçtiği halde, bana böyle düşündürten bir takım olayları, bir ikisi dışında, eleştirel bir gözle değil de, adeta olması gereken doğru davranışlarmış gibi aktarmaktadır. Birkaç örnek vermek istiyorum.

“Ben Bilirimci Öğretmen” Tavrı

Fikir Kulübüne yeni yaklaşan sempatizanlara karşı gösterilen “öğretmen” tavrına ilişkin öylesine bol anlatım var ki. Ben sadece en sivrisini örnek vereceğim. Fikir Kulübü’ne yeni üye olmuş Aysel adlı bir kız öğrenci, Selim Yavuz’dan devrimci düşünceye ilişkin bir şeyler öğrenmek istemektedir:

“- Sınıfta bir arkadaş materyalist felsefe, maddeci yani paraya önem veren felsefe dedi… biraz açıklar mısın?
“- Senin arkadaşın demek ki, dedi Selim, çok ot birisiymiş, aslında bunu söylerken ottan özür dilemek gerekir…
“- Dünyada iki bakış açısı vardır, diye sürdürdü Selim, buna bağlı olarak da olayları iki yorumlayış biçimi vardır.
“- İdealist ve materyalist, diye araya girdi Aysel, kitabın başında okudum.

“- Evet doğru, bravo sana, dedi Selim…” (s.95)
Ve bundan sonra Selim, materyalizm üzerine bir buçuk sayfalık bir diskura girişir. Arada Aysel’in mütevazı katkılarını hep “bravo sana” diye takdir eder. “Ders” devam etmektedir.

“- Bir şey sorabilir miyim, dedi Aysel, bu üretim araçları mülkiyeti nedir daha doğrusu üretim araçları…
“- Bir üretim yapılmasına aracılık eden hemen her şey üretim aracıdır. Nedir bunlar? Toprak, atölye, fabrika, saban, traktör vb.
“- Anladım, dedi Aysel, teşekkür ederim.
“- Sen şimdi, dedi Nazmi Selim’e, işçinin konumunu da anlatman gerekir hem sadece ona değil masadakilere de bilenler bilgisini pekiştirir bilmeyenler öğrenir.” (s.97)
Ve Selim “derse” devam eder. Sonunda:
“- Şimdilik bu kadar yeter sanırım, dedi Selim, belki daha başından biraz fazla yüklendik.
“- Yooo! Hayır, diye itiraz etti Aysel, çok şey öğrendim, ayrıca çok güzel anlatıyorsun.
“- Buna sevindim, dedi Selim, her zaman bir sorun olduğunda çekinmeden sorabilirsin bana ya da arkadaşlarıma.” (s.98)
Selim her konuda bilgi sahibi, dolayısıyla her konuda ders vermeye muktedir. Bu dersler, okuyucunun sabrını taşıracak ölçüde tüm kitap boyunca sürüyor. Ne var ki, okuyucunun aksine, kitaptaki figüranlar, Selim’i derin bilgisinden dolayı, “müthişti”, “şahane”, “ne çok şey öğrendim”, “sağ ol, çok güzeldi” sözleriyle taltif ediyorlar.

Kuşkuculuk ve Tepeden Bakma

Harekete yeni katılan sempatizanlara karşı kuşkucu, tepeden bakan ve hor gören tavrını kitap boyunca sürdürüyor Selim Yavuz. Hüseyin Yavuz da bu tavrı eleştirisiz aktararak onaylamış oluyor. Küçük bir örnek. Avni adlı Fikir Kulübü üyesi, Selim’in sonradan aşık olacağı Hülya adlı kız öğrenciyi ve arkadaşı Nazan’ı Selim’e tanıştırmak istemektedir. Selim’in tepkisine bakalım:

“- Neci bu kızlar, dedi merakla Selim, Bizim üyemiz mi?
“- Hayır değil.
“- Bir sempatisi var mı bize? Yoksa serüven ya da aşk peşindeler mi? Tabii daha da kötüsü polis filan mı?
“- Polis olacağını sanmıyorum, ama öbürleri olabilir. Bize de sempati duyuyorlar.
“- İyi o zaman, dedi Selim, tanışmakla kaybedecek bir şeyimiz yok. Bakarsın iki militan kazanırız.
“- Getiriyorum.” (s. 228)
Fazla söze gerek var mı? Hareketle bağ kurmak ya da Fikir Kulübüyle tanışmak isteyen kız öğrenciler hakkında ilk düşünülen şeyler, “aşk arayıcısı”, “serüvenci” ya da “polis” olabilecekleri kötümserliğidir. Eğer bunlar söz konusu değilse, bu sefer tam ters yönde, hemen “militan” olabilecekleri iyimserliğine düşülür.

Ahlâk Anlayışı

Daha sonraki 1970 kuşağında iyice ayyuka çıkan “halkımızın namusu” anlayışının ’68 kuşağında filiz verdiğini Hüseyin Yavuz’un aşağıda aktaracağım satırları çok net bir şekilde ortaya koymaktadır. Fikir Kulübü üyelerinden Necla, Selim’i yanına çağırır, yukarı katta olay çıktığını söyler:

“- Ne, faşistler mi? (diye soruyor Selim)
“- Hayır, diyor kendisine çok yakışan bir tebessümle (Necla), olay çıkartan hiçbir ideolojiyle alakasız bir kız tanırsın hep mini etekli, her hafta bir erkek değiştiren meşhur esmer güzeli.
“- Tamam, tanıyorum ne olmuş ona?
“- Bizim arkadaşlar uyarmışlar, davranışlarında biraz daha dikkatli olmalısın diye diyor Necla. O da ortalığı birbirine kattı, biz ne biçim devrimciymişiz, ne biçim sosyalistmişiz, insanların bireysel yaşamına ne karışıyormuşuz, falan işte…
“Bu adı geçen filoloji öğrencisi bir general vali kızıydı. Kadına bakış açılarında devrimcilerin daha önce de belirtildiği gibi sınıfsal kökenlerinden gelen tutucu bir yan olduğu bir gerçekti. Ve bu yan, zaman zaman namus bekçiliğine kayabiliyordu, ama bu kızın davranışları o dönem üniversite değer yargılarını aşıyordu.” (s.377)
Burada çok önemli bir nokta var. Olaydan yıllar sonra yazar, yukarıdaki davranışı eleştirir gibi yaparken, kızın davranışlarının “üniversite değer yargılarını aştığını” ekleyerek tutumu yine de haklı çıkartma çabası içindedir. Unuttuğu nokta ise, birincisi, bu değer yargılarının, üniversite öğrencilerinin genel kitlesinden çok, özellikle 1965 yılından itibaren “halkımıza ters düşmeyelim” gibi tuhaf bir akıl tutulmasına kapılmış sola ve o yıllarda devrimci saflara akmaya başlamış olan taşra kökenli gençlere ait; ikincisi, devrimciliğin baş koşulunun egemen değer yargılarıyla mücadele olduğudur.

“Lumpen”lik

O zamanki devrimci öğrencilerin ağızlarına en fazla pelesenk ettikleri sözcüklerden biri de, Marksist terminolojinin gözde sözcüklerinden olan “lumpen” sözcüğüydü. Bir genci hizaya getirmenin en iyi yolu, onun “lumpen” (benimsemediğim için tırnak içinde yazıyorum bu terimi) davranışlara sahip olduğunu ihtar etmekti. Ne var ki, bu sözcüğün bu derece bol kullanılmasıyla doğru orantılı bir şekilde gerçekten “lumpen” denebilecek davranışlar da devrimci gençler arasında yaygınlaşmaktaydı. Bu, devrimci gençler üniversitenin tek hakim gücü haline geldikleri oranda, küstahlaşmayla ve yağmacılıkla elele giden bir davranış biçimiydi. Hüseyin Yavuz’un yine eleştirisiz aktardığı bir takım olaylarda bu davranışın izlerini açıkça görebiliyoruz.

Selim Yavuz, küvetli banyolarında yıkanabilmek için devrimcilerin mutlak hakimiyeti altında olan ODTÜ yurtlarına gider. Ve orada, hiçbir vicdani yükümlülük duymadan başka öğrencilerin giysilerini gasp etmeye girişir:
“Kahvaltının sonrasında yukarı yurt odalarına gidiyorlar. Yurt temsilcisi de yanlarında, ara sıra başvurdukları ‘devrim adına el koyma’ -bazen bunu biraz yumuşatmak için ‘kamulaştırma’ da diyorlar- yöntemiyle dolaplardan işlerine yarayan bazı giysilerden alacaklar. Bu el koymanın hedefi de Pakistanlılar genellikle onları pek sevmiyorlar, yurtlardaki çatışmalarda dirençleri çok zayıf polisle işbirliğine çok yatkınlar…

“Ustalıkla anahtar uydurdukları dolaplardan birinde başka zaman hiç dikkatini çekmeyecek olan çok şık ve pahalı bir süet deri koyu taba bir mont ve yine ona yakın renklerde bir kalite pantalon seçiyor Selim.” (s. 247)

Aynı gaspçı mantıkla Selim ve arkadaşları, Cemal Gürsel Parkı’ndaki kazları da avlayıp kendilerine içki ziyafeti çekebiliyorlar. (s. 257-262-264)

Hüseyin Yavuz’dan yine tek eleştiri yok bunları aktarırken. Neyse ki, içki ziyafetinin sonunda gittikleri Büyük Ankara Otelinin önünde “burjuvaziyle mücadele” adına kavga çıkartmalarını ve bir başka zamanda TİP binasını basmalarını biraz olsun eleştirebilmiş. Buna da şükür diyelim!

– II –

II. ve III. Bölümlerde ele alacağım iki kitabın yazarı da ’70 kuşağından. Alişanoğlu 1958, Devecioğlu ise 1956 doğumlu. Her iki yazar da, içtenlik, tevazu ve eleştirellik bakımından, ’68 kuşağından Hüseyin Yavuz’un oldukça ilerisindeler. Bu karşılaştırma, sanki yaşlandığı oranda parlaklığını da kaybetmeye başlayan ’68 kuşağı ile, orta yaşlara doğru ’68 kuşağının etkisinden kurtuldukça parlayan ’70 kuşağı arasındaki ilişkinin bugünkü tonunu da verir gibidir.

Eleştirel Olabilmek

Hilmi Köksal Alişanoğlu, baştan sona ironik bir anlatımı yeğlemiş. Bu ironi, ileride örneklerine değineceğim gibi, zaman zaman kabak tadı verse de, Alişanoğlu’nun içten anlatımına uygun düşmüş. Öte yandan Alişanoğlu, 1970’li yılları ve 12 Eylül sonrasını anlatırken, sorunları Devecioğlu kadar teorik bir derinlikte kavramasa ve hataların köklerine gereğince inemese de, görebildiği ölçüde eleştirel olabilmiş ve saptayabildiği hataları açık, net bir şekilde, lafı dolandırmadan ortaya koyabilmiş. Keza, Hüseyin Yavuz’dan farklı olarak, dört başı mamur, ideal kahramanlar yaratmak yerine, başta kendisi olmak üzere insanları zaaflarıyla birlikte, yani oldukları gibi ele almayı yeğlemiş. İşkenceye dayanmasına rağmen, korktuğu yerde korktuğunu, yıldığı yerde yıldığını açıkça ortaya koyma yürekliliğini göstermiş. Açlık grevlerinin “cılkını çıkardıklarını” söylemesi (s.18); hapishanede polis diye kuşkulandıkları arkadaşlarına elektrik işkencesi yapanlar için, “bunu yapanlar gerçekten devrimci olabilir miydi” (s.135) diye sorması; hapishanedeki gruplar arasında cereyan eden eylemcilik yarışına (s.140) değinmesi; hapishanede tutukluların kendi yaşamlarında kurdukları kollektif askeri disipline Hakan adlı arkadaşlarının “yeter, burası hapishane mi” diye isyan edişini (s.158) ironik bir dille anlatması, Alişanoğlu’nun eleştirelliğinin örneklerini oluşturmaktadır.

Ne var ki, Alişanoğlu’nun eleştirel olamadığı yerler de var. Bunlar, özellikle ataerkil değer yargıları söz konusu olduğunda ortaya çıkıyor. Örneğin bu kuşakta var olan homofobi, Alişanoğlu’nun eleştirisiz aktardığı bir anekdotta net bir şekilde görülmektedir. Tutuklular açlık grevinin ardından kabız olunca birisi, pamuğa zeytinyağı dökülerek hazırlanan bir fitil kullanmalarını önerir:

“Mükremin, ‘Ben kabızlığa razıyım’ dedi. ‘Bu yaştan sonra o biçimlerden olamam.’
“Çoğunluğun görüşü bu doğrultudaydı. Bir hafta kadar ıstırap çektik ama ‘o biçimlerden’ olmadık.” (s.145)
Alişanoğlu tarafından ikircimsiz benimsenen bir diğer ataerkil değer yargısı “delikanlılık”tır. Devrimcilikle “delikanlı”lığı özdeşleştiren şu cümle bunu açıkça ortaya koymaktadır:
“Vedalaştık. Birbirimize, koşullar ne olursa olsun, devrimci ve delikanlılık onurumuzu ayaklar altına aldırmama sözü vererek ayrıldık.” (s.218)
Diğer yandan, tahliye olduğunda ailesinin onun için bir koç kesmesini ve alnına koçun kanının sürülmesini sessizce kabul etmesini, üstelik bunları yıllar sonra da eleştirisiz aktarmasını, Alişanoğlu’nun gelenekler karşısında pek sağlam bir duruşu olmadığı şeklinde yorumlamak mümkün.

12 Eylül Gelince…

Alişanoğlu’nun kitabındaki en değerli nokta, hapishanelere ilişkin anlattıklarının 12 Eylül öncesi ile 12 Eylül sonrasının kesiştiği noktada yaşanmış olmasıdır. Daha önceden de bildiğimiz gibi, 12 Eylül öncesinde devrimci tutuklular, tüm zulme rağmen yüksek bir morale sahiptirler. Hatta bu yüksek moral, zaman zaman aşırı, örneğin, Alişanoğlu’nun anlattığı gibi, cezaevi görevlilerine “yüzbaşı, gel bakim buraya” diye seslenmek türünden (s.149) gereksiz davranışlara da yol açmıştır. Kanımca bu yüksek morale neden olan, devrimin gelip kapıya dayandığını düşünmek gibi etkenlerin yanısıra, açıkça dillendirilmese de içten içe “parlamenter bir demokrasi” ve “hukuk devleti” düzeninde yaşandığına olan inançtır. Genelde sol düşünce, parlamenter düzenle faşizm ya da askeri yönetim arasında son derece keskin bir ayrım görmektedir. Öyle olduğu içindir ki, 12 Eylül darbesi gerçekleşince, Davutpaşa Cezaevindeki tutuklular yoklama sırasında kurşuna dizileceklerini ciddi ciddi düşünmüşlerdir (s.192). Tabii ki, bunun ardından yelkenleri suya indirme de gelmiştir. O güne kadar sayımda ayağa kalkmaya karşı direnilmişken, 12 Eylül sabahı, kimse yeni bir uyarı yapmadan ayağa kalkmaya karar verilir. “Gel bakim buraya” diye çağrılan görevlilere “komutanım” diye hitap edilmeye başlanır. Gerçi bir süre sonra, 12 Eylül öncesiyle 12 Eylül sonrası ya da “parlamenter demokrasi” ile “askeri yönetim” arasında sanıldığı kadar kesin bir zıtlık olmadığını tutuklular da fark ederler, ama bunu sol hiçbir zaman teorik düzeyde gözden geçirmeyecektir. Alişanoğlu da, anlatımlarıyla bu gerçeği ortaya koymakla birlikte, böyle bir teorik analize teşebbüs etmemiş.

Gülünemiyesi Espriler

Başta da belirttiğim gibi, Alişanoğlu’nun ironik anlatımı hoş, ama her adım başı espri yapma hevesine kapılarak ister istemez espri düzeyini düşürmüş yer yer. Kötü ve iyi esprilerine birkaç örnek vermek istiyorum. Kötü esprilere iki örnek:

“Grev süresince yara daha da büyüdü. Uzun süre bir bebek gibi süt ve bisküviyle beslenmek zorunda kaldı. Neyse ki sorun sadece gastritten ibaretti. Ya bebek gibi beslerken bir de bezlemek zorunda kalsaydık!” (s.147)
“O gece filozofluğum üzerimdeydi. Mehmet’in her sorusuna Sokrates ve Konfüçyüsvari yanıtlar verdim. Her iki filozof da Davutpaşa temsilciliklerini bana vermişti sanki.” (s.160)
Gerçi Alişanoğlu’nun kitap boyunca okuyucuyu güldüren aşağıdaki gibi iyi esprileri de az değil:
“Her talebi reddetmeye o kadar alışmışlardı ki, birileri çıkıp, ‘tutukluluk halimin devamını istiyorum’ dese, ona da ‘Hayır’ diyeceklerdi.” (s.286)

Son Birkaç Nokta

Alişanoğlu’nun, “bir ulusun nasıl yoktan var edildiği”ni (s.307) anlatan Ş.S. Aydemir’in Tek Adam’ını, hapishanede okuduğu kitaplara birkaç yerde örnek vermesi, o dönem hapishanedeki gençlerin teorik kaynaklarının pek zengin olmadığını düşündürüyor. Öte yandan, kitabının sonunda arkadaşlık ve kardeşlikten söz ederken, “Başka hangi ülkede yaşanabilir bunun benzeri?” diye sormasına yol açan, kitapta yer yer rastladığımız “vatanseverlik” referansları, aslında başka ülkeleri ve insanlarını bilmemekten, tanımamaktan kaynaklanıyormuş gibi geldi bana.

– III –

Ayşegül Devecioğlu’nun romanı, Alişanoğlu’nun kitabının bittiği yerden başlıyor denebilir: 12 Eylül sonrasının, devrimci arayışların neredeyse dibe vurduğu kasvetli ortamı. Rejimde, Alişanoğlu’nun beklediği gibi, tutukluları topluca kurşuna dizecek ölçüde büyük bir zıtlık yok, ama esas zıtlık insan ruhlarını etkileyen, biçimlendiren ideolojik atmosferde. Ayşegül Devecioğlu’nun romanının büyük başarısı da, bu büyük atmosfer değişikliğini, sanatsal bir yaratıcılıklı, başarıyla verebilmesinde zaten.

Zaman… Zaman…

Devecioğlu’nun romanında başarıyla işlediği şey, zamanın o muazzam değişimidir. Ne olmuştu, nasıl böylesine büyük bir değişim geçirmişti zaman:

“En yiğit, en korkusuz insanlardı hepsinin gözünde silah taşıyanlar. Çorum, Maraş, Elazığ, Balgat… Sivas… Hatay… Faşistler ülkeyi kana boğmuştu. Alevi köylerinde, işçi mahallelerinde halk kendini korumak için silahlanmıştı. Faşistler okullara, grevdeki işyerlerine, mahallelere saldırdıklarında, kahveleri taradıklarında, Alevileri, devrimci, demokrat insanları öldürdüklerinde, herkes devrimcilerin buna karşılık vermesini beklemez miydi?

“Ne var ki Yavuz şimdi suçluymuş gibi konuşuyordu. Zihni, bitkinlik içinde bu küçücük ipucunun peşinden sürüklendi; kafasının içinde uğuldayıp duran düşüncelerin, zihninde oradan oraya akan imgelerin çok soluk izlerini sürerek…
“Zaman… Bu amansız sözcüğe ulaştığında belki saniyeler geçmişti, belki de dakikalar…
“Yavuz, yaşadığı zamandan bir aksilik, bir facia, bir tesadüf, hiç beklenmedik bir şey yüzünden kopmuştu…
“Uyandığında, sadece tuhaf, acıklı ve gülünçtü Yavuz. Onun zamanında haklı, doğru ve güzel olan şeyler, anlaşılmaz, yanlış ve çirkindi. Kahraman devrimciler, eli silahlı yiğitler sıradan katillere dönüşmüştü… Ne olmuştu zamana… Nereye gitmişti? Niye böyle düşmanca davranmıştı?
“Artık hiçbir mahkemede aklanamazdı Yavuz.” (s.65-67)

Kumsaldaki Şeytan Minaresi

Zaman içinde değişen aslında halkın ruh halinden başka bir şey değildi. Bunu güçlü metaforlarla çok güzel anlatıyor Devecioğlu:

“Sonra her şeyi var eden, besleyen, canlandıran şey, dev bir med-cezir dalgası gibi çekilmişti. Kumsalda yalnızca onlar kalmıştı. Güneşin altında kavrulan, çaresizce birilerinin toplayıp götürmesini bekleyen kabuklu deniz hayvanları gibiydiler şimdi; deniz ulaşamayacakları kadar uzaktaydı…

“Belirtiler görülmüştü halbuki. Vaktiyle kocaman memeleriyle onları emzirip, kollarıyla sarıp sarmalayan o devasa, akıl sır ermez yaratık, yaratılan ve yaratılacak her şeyin o yüzlerce, binlerce, milyonlarca kişilik kaynağı, etten ve kemikten ama dokunulmayan, ele avuca sığmayan o gizemli varlık, ani bir tehlike hisseden geyik sürüleri gibi, sadece içgüdüsel bir sezgiyle ortadan kayboluvermişti.

“Sanki birdenbire o tarihsel anda, tarihi yaratmak için ayağa kalkanlar, sokağa çıkanlar, esrarlı bir kaynaktan aldıkları mesajla, ortak bir duyumla bekledikleri şeyin gerçekleşmeyeceğini anlamışlardı.

“Kendileri güç hesaplarına, iktidar kavgalarına, fraksiyon çatışmalarına gömülmüşken o sıcak, sevecen soluğun kayboluverdiğini, bir zamanlar gürül gürül akan özsuyun çekildiğini, toprağın büzülüp, kuruduğunu hissetmişlerdi. Üşüyorlardı. Sonra birden sessizliğin farkına vardılar. Çocuksu, çiğ bir öfkeyle ihanete uğradıklarını, yalnız bırakıldıklarını haykırdıklarında, seslerini duyan kimse kalmamıştı… ibrahim… ‘Bizim kendileri için bir umut olmadığımızı hissettiler ve daha savaşamadan bozulmuş bir ordunun askerleri gibi, bayraklarını dürüp evlerine döndüler.’ (demişti)” (s.105-106)

Anlatımdan açıkça farkedileceği gibi, halk bozgunu daha 12 Eylül öncesinde farketmiş ve geri çekilmeye başlamıştı. Devrimcilerin bunu algılaması ise ancak 12 Eylül sonrasında mümkün olabilmişti.

Teorik Bir Saptamayı Roman Dilinde Anlatabilmek

Ayşegül Devecioğlu, devrimci hareketin, kitlelerin geri çekilmesine ve içine kapanmasına, dolayısıyla yenilgiye yol açan temel hatasını teorik bir açık görüşlülükle kavrıyor ve roman dilinde, ibrahim’in ağzından ortaya koyuyor:

“Güncel sorunları ve devrimci mücadelenin aldığı yeni biçimleri tartışmak üzere bir eve gittik. Sofra hazırlanmıştı, buyur ettiler. Gördüm ki bu sofraya konulanları, onlar hiçbir zaman yiyemez. ‘Bunları niye hazırladınız? Siz her zaman ne yiyorsanız ben de ondan yiyeceğim. Biz her zaman sofranızda ne varsa onu paylaşmadık mı?’ diye sordum. Ama iş, güce tapmaya dönmüş. Şimdi biz güçlüyüz ya. Başka politikacılara olduğu gibi, izzeti ikram bu kez bize.

“Arkadaşlar da bu durumu körüklüyor. Keleşlerle tamburalılarla yapılan korsanların anlamı ne olabilir; güç gösterisinden başka! O akşam arkadaşlara dedim ki, ‘Biz yıkmaya çalıştığımız şeyi kendi ellerimizle yeniden kuruyoruz. Bizim geleneksel soldan farkımız, halkın kendi kendini yönetmesi ve yığınların konumlarında köklü bir değişim öngörmek değil midir? Daha bir sene önce, 79 seçimlerinde boykot önerdiğimizde, bütün gruplar topluma kendilerini alternatif olarak sunarken, biz kitlelere, mücadele içinde oluşturdukları kendi örgütlenmelerini alternatif göstermedik mi?” (s.52)
“Biliyor musun neyin peşindeyim, demişti İbrahim, bir momentin… siyasi güç olma uğruna ilkelerden, ideallerden fedakârlık ettiğimizi hissettiğimiz o ânın.” (s.151)

Bana da, 12 Eylül öncesi solun, bugün de yenilememiş temel hatası bu gibi geliyor. Böyle bir saptamanın, bir romanda, roman diliyle bu kadar güzel, böylesine sarih ifade edilebileceğini hayal bile edemezdim.

Gün Zileli

Virgül, sayı:88, Ekim 2005

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI