Tersinden mi, Düzünden mi?

Hayatın beni şaşırtmadığı tek yönü, sürekli şaşırtıyor olmasıdır. Hayat, yine yapacağını yaptı ve türkçe konuşan, yazan ve okuyan ahali içinden en esaslı düşünürünü, beklenenin ya da sanılanın tersine, “mektepli”ler değil, “alaylı”lar arasından çıkardı. Demir Küçükaydın’dan ve son kitabından söz ediyorum : “Ve nihayet, biz akademik bir gelenekten gelmiyoruz. Taşralı ve az gelişmiş bir Türkiye’de, daha taşralı ve daha az gelişmiş, neredeyse otodidakt olarak yetişmiş bir militanız. Otodidaktlara has dar görüşlülükler, çarpıklıklar, taşralılıktan gelen ufuk darlıkları vs. hepsi bizde fazlasıyla bulunuyor.” (s. 15) Yine de ben, “otodidakt”lığın Küçükaydın’ın önemli avantajlarından biri olduğunu düşünüyorum.
Solun, düşünme ve düşünce geliştirme yeteneğinin neredeyse tamamen dumura uğradığı günümüz koşullarında, Demir Küçükaydın’ın kitabında ortaya atılan yeni düşünceler, canlı tahliller, yerinde saptamalar ve heyecan veren tarihi anlatımlar, başucunda ölümünü beklediğiniz hastanızın aniden canlanıp size neşeyle hitap etmesi gibi bir etki yapıyor insanın üzerinde. Marksizmin temeldeki yetersizliklerini cesaret ve samimiyetle ele alan bu tür yaklaşımlar, Marksizm için hayat öpücüğü değerindedir. Marksizmi ölüm döşeğine düşüren, duvarın çökmesi değil, cesur ve eleştirel düşünme ruhunun çökmüş olmasıdır. İşte Küçükaydın, bu yazının ortalarından itibaren değineceğim tüm eksik ve hatalarına rağmen, bu cesur ve eleştirel düşünme ruhunu canlandırmış ve örnek olmuştur. Düşünmeyi bıraktığı için bir zamanlar düşünmek ve fikir geliştirmek diye bir şey olduğunu da unutmuş, yani erken yaşta bunamış ’68 kuşağının da bu ruhtan yararlanmasını diliyorum.

Saptamalar

Demir Küçükaydın’ın kitabını okuduktan sonra, onun aynı zamanda esaslı bir üstyapı teorisyeni olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Üstyapı teorisyeni olmak kolay iş değildir. Çünkü üstyapı esasen ideolojiyle ilgilidir ve ideolojiler de türlü türlü ideolojilerin cizvit rahipleri tarafından sıkı sıkıya kilit altında tutulurlar. O paslı kilitleri açıp içeri dalmak ve küflenmiş dogmaları gün ışığına çıkartmak yürek ister. İşte Küçükaydın, bu yürekliliği göstermiştir. Hem de, kahramanca bir iş yapıyormuş gibi değil de, arkadaşlar arasında dört kol pişti oynuyormuş gibi bir rahatlıkla. Ah, bir de okuyucusunun zekâsına güvense ve o kadar didaktik olmasaydı.
Marksizmin, aydınlanmanın çocuğu olduğunu ve onun doğum lekelerini taşıdığını belirten Küçükaydın, aydınlanmanın ve burjuva ideolojisinin kalıntılarına karşı “kutsal bir cihad” açmanın zorunluluğuna (s.100) dikkat çektikten sonra, saptayabildiği ölçüde bu işe girişmektedir. Küçükaydın’ın katkı değerindeki en önemli saptaması, Marksizmden farklı olarak, dini herhangi bir üstyapı kurumu olarak değil, üstyapının kendisi olarak görmesi ve sonuçta ulusun da burjuvazinin dini olduğunu belirtmesidir: “Marks… aydınlanmanın bu din anlayışını, hiçbir eleştiri süzgecinden geçirmeden, tarihin ve toplumun, yani olguların mihenk taşına vurmadan sosyolojik bir kavram olarak kabullenir ve onu sadece düşünce, ideoloji, bilinç biçimi olarak tanımlar.” (s.114); “Tarihteki gerçek toplumda, dinin dışında ne ahlâk, ne ideoloji, ne politika, ne devlet… vardır. Din tümüyle üstyapıyı oluşturur. Burjuvazi kendi dinini üstyapı yapabilmek için dini, bir düşünceye, ahlakın, ideolojinin yanı sıra bir bilinç biçimine indirger ve onu bu indirgenmiş haliyle kendi dininin bir bileşeni, bir savunucusu yapmış olur.” (s.115); “Modern kapitalist toplumda kendini inanç olarak tanımlayan din de bütünüyle üstyapıyı oluşturan modern toplumun dini olan ulusçuluğun bir bileşenidir.” (s.91); “Yani özel, politik, ekonomik ayrımı veya dinin özel olduğu, politiğin ulusala göre belirlendiği, ekonominin kâra göre belirleneceği bütün bu ayrımın kendisi dindir, kapitalizmin dinidir. Dolayısıyla bu ayrımın kendisi de, yani kapitalizmin dini de, bu üstyapının ta kendisidir. Bu ayrımın dışında da bir üstyapı yoktur.” (s.92). Dolayısıyla: “ulusçuluk modern toplumun dinidir.” (s.96)
Sonra Lenin’in ve “ulusların kaderlerini tayin hakkı”nın eleştirisine geçer: “Lenin… en büyük hurafenin, modern toplumun dini olan ulus olduğunu, politik, ekonomik ve özelin ayrılmasının bir din olduğunu ve politik olanın ulus denen ne olduğu belirsiz şeye göre tanımlanmasının, dinin tümüyle üstyapı iken, sadece özele ilişkin ve düşünceler olarak tanımlanmasının en büyük hurafe olduğunu görmemekte, ulusçuluğun bir din olduğunu görmediği için ulusçuluğa karşı bir militan materyalizm savunması önermemektedir. Yani böylece sosyalistler modern toplumun dininin militan ve radikal savunucuları haline gelmektedir.” (s.116); “Sosyalistler modern toplumun dininin bilinçsiz savunucuları oldukları için ona karşı bir program koyamadılar ve sonunda onun en gerici biçimi tarafından ele geçirildiler. Bu ele geçiriliş, ‘ulusların kendi kaderini tayin hakkı’ ilkesi aracılığıyla oldu.” (s.164); “Marksizm… en radikal olduğu noktada bile, kendini a-nasyonalist olarak değil, enter-nasyonalist olarak tanımladı.” (s.162)
“Hiçbir ulusçuluk insanlığa bir çağrı değildir. Bunun neresi insani ve akli olabilir” (s.107) diye yazdıktan sonra, E. Gellner’i yankılayarak “uluslar olduğu için ulusçular değil, ulusçular olduğu için uluslar vardır” diyen Küçükaydın, ulus ve ulus-devlet konusunda şu radikal saptama ve önerileri yapıyor: “Ulusal devletleri yok etmeyi hedefleyen bir hareket gerekmektedir.” (s.184); “bütün ulusal sınırların ve devletlerin reddi”ni savunan “bir programa sahip” olmak gerekir (s.169); “İslamiyet nasıl soy ve kan kardeşliğine karşı savaş içinde, soy ve kan kardeşi aşiretleri yok ederek, parçalayarak oluştuysa, işçi sınıfının dini de [Burada “din” sözcüğü, üstyapı ile özdeş anlamda kullanılıyor. G.Z.] ulus kardeşliğine karşı savaş içinde, ulusları yok ederek, parçalayarak oluşabilir.” (s.184); “Ulusları parçalayalım. O ulusların putları olan bayrakları yakalım…” (s.186)
Bunların dışında, Küçükaydın’ın 5. bölümde ele aldığı otantik aleviliğin, komünün uygarlığa karşı direnişinin üstyapısı olduğuna ilişkin saptaması ve o dönemleri ele alırkenki derinliği gerçekten müthiş. Şahsen ben çok yararlandım.

Aydınlanma

Ne var ki, nasıl Marksizm Aydınlanmanın doğum lekelerini taşımışsa, Küçükaydın da eski Marksizm-Leninizmin doğum lekelerini taşımaktadır. Bu yüzden, yer yer söyledikleri, yukarda alıntıladığımız cesur saptama ve önerileri nakzeder niteliktedir. Şimdi bunları görelim ve Küçükaydın’ın bu doğum lekelerinin eleştirisine geçelim.
Küçükaydın’a göre Aydınlanma, burjuvazinin devrimci dönemini, pozitivizm ise, (“ilerici-gerici” kavram çiftini kabul etmediğim için tırnak içinde yazmama izin verin) “gerici” dönemini temsil etmektedir (s.71); pozitivizm, Aydınlanmanın rasyonalizmine karşıdır (s.286); “burjuvazinin, devrimci döneminde ulusu dil, din, etni, soy ile tanımlamadığını, devrimci barutunu yitirdikten sonra, ondokuzuncu yüzyılın ortalarından sonra gerici, ulusu dile, dine, etniye göre tanımlayan bir ulusçuluğun ortaya çıktığını görürsünüz.” (s.288); Küçükaydın’a göre, burjuvazinin “devrimci” döneminde ulus yurttaşlıkla tanımlanmaktadır (s.154); Fransız devrimi, Fransız ulusunun köklerini Frank krallığının tarihinde değil, devrimde buluyordu. (s.143); Amerikan ulusu, aynı soydan İngilizlere karşı savaş içinde kurulmuştu. (s.154)
Öncelikle “burjuvazinin devrimci dönemi” ya da sonradan “devrimci barutunu tükettiği” (bu bile, kullanıla kullanıma aşınmış, Stalin’den kalıntı bir nitelemedir) fikrinin yeniden irdelenmesi gerekir. Bu, gerçeğin kendisi değil, burjuvaziye üretici güçleri geliştirme misyonu biçen ilerlemeci Marksizmin bir yaratımıdır. Gerçekte yoktur böyle bir şey. Tarihi sonradan kafasına göre yaratmayıp büyük bir iç gözlemle yazmış Alexis de Tocqueville türünden ciddi tarihçilerin de belirttiği gibi, burjuvazi başından beri devrime ayak diremiş, öte yandan, devrimden sadece iktidarı ele geçirmek için yararlanmış ve iktidarı ele geçirir geçirmez de yaptığı ilk iş devrimi bastırmak olmuştur. Haydi, diyelim ki, iktidarı bütünüyle ele geçirdiği 1794 yılına kadar devrimciydi. Evet ama, o zaman bu “devrimciliğin” 19. yüzyılın ortalarına kadar sürmüş olması mümkün değildir. Nitekim, 19. yüzyılın açılış kurdelası Napolyon’un kılıcıyla kesilmiştir.
Öte yandan, Aydınlanma ve pozitivizm ayrımı da sahte ve gerçek dışıdır. Bu da, burjuvazide devrimcilik vehmeden Marksizmin, onun karşı-devrimciliğinin ayan beyan ortaya çıkmasından sonra, zevahiri kurtarmak için, bu devrimci olmama durumunu birilerinin sırtına yıkma çabasının ürünüdür. Oysa pozitivizmin özel olarak Aydınlanmayla çatışmak ya da özel olarak devrime karşı olmak gibi bir durumu yoktur. Aydınlanma ve burjuvazi devrime ne kadar karşıysa o da onların temsilcisi ve mirasçısı olarak o kadar karşıdır. Bu yüzden, burjuvazinin “devrimci barutunu tüketmesi” laf-ü güzaftır. Ortada barut marut yoktur. Sadece emekçi kitlelerini kandırmak için kullanılan kuru sıkı vardır. Burjuvazi sahici barutunu sadece ezilenlere ve sömürülenlere karşı kullanmıştır.
Ulusun “yurttaşlık”la tanımlanması ne sadece Fransa’ya özgüdür, ne de “burjuvazinin devrimci dönemi”ne. Çok fazla örnek vermeye ya da çok uzağa gitmeye gerek yok. Bugün de en saldırgan ulusçuluğun temsilcisi Amerika’da ulus yurttaşlıkla tanımlanmaktadır. Herhangi bir soy ya da din tanımı yoktur. Ama bu, Amerikan ulusçuluğunun bugünkü bilinen durumunu engellememektedir. Demek ki, mesele tanımlarda değil, fiiliyattadır. Kaldı ki, yurttaşa dayanan Fransız ulusçuluğu, aynı zamanda, bugün insanlığın başına belâ olan üniter devletin de mucididir. Türkiye’nin de kendine model aldığı üniter devlet, ulusal baskıyı en katıksız uygulayan devlet biçimidir.
Fransız devrimi ile Fransız burjuvazisini özdeşleştirmek büyük bir hatadır, ama hadi burada bunun üzerinde fazla durmayalım. Fransız burjuvazisinin, kendisine tarih olarak Frank krallarını almaması son derece anlaşılır bir şeydir. Çünkü, o sırada burjuvaziyle Frank krallığı arasında yoğun bir iktidar kavgası yaşanıyordu. Nitekim, Atatürk de aynı şeyi yapmıştır. Yeni Türk ulusu oluşturulurken Osmanlı’nın Türk tarihine temel yapılmaması, yine benzeri bir iktidar mücadelesinden kaynaklanmaktadır.
Amerikan ulusunun, aynı soydan gelen İngilizlere karşı savaşılarak kurulması, sadece ulusun değil, ırk, soy, vb.’nin de bir palavradan ibaret olduğunu gösteren bir kanıttır. İktidar söz konusu oldu mu, ortada ne soy, ne ırk, ne din, ne dil birliği, ne de ulus diye bir şey kalmaktadır. Amerika’ya kadar gitmeye gerek yok. Türk ulusu da, silahlanmış köylülere karşı bir iç savaşla, kimi Kuvayi Seyyare, kimi bağımsız köylü ve eşkiya çeteleri, kimileri Anzavur isyancıları safında çarpışan, kimileri de asker kaçağı olarak dağlarda başıboş dolaşan, hem “soydaşımız”, hem de  “efendimiz”  köylülerin ve Anadolu’da yaşayan Rum, Ermeni, vb. kökenli köylü ve kasabalı ahalinin  cesetlerinin üzerinde yükselmiştir. Ulus denen şey, milliyetçi iktidar elitlerinin iktidar mücadelesinde kendilerine dayanak yaptıkları şekilsiz bir kitledir. Esas olan, ulus değil, iktidardır. Her iktidar eliti, şartlar gerektirdiği zaman ulusu falan bir yana bırakır ve derhal ulusu ezen dış “düşmanla” birleşir.

Ulus ve Ulusçuluk

Küçükaydın’ın bazı yanlış fikirleri, yukarda da belirttiğimiz gibi, eskinin kalıntısıdır. Ama bazıları da, kendi ürettiği yeni fikirlerdir. Örneğin kitap boyunca ısrarla üzerinde durduğu, ulusun tanımı fikri böyledir: “Bunun ilk koşulu da, dil, din, etni gibi ayrılıklar karşısında devletin nötral olması, yani ulusun, politik olanın bunlara göre tanımlanmamasıdır.” (s.57); “Ulus, dilsiz, dinsiz, ırksız, tarihsiz, etnisiz, soysuz olmalı ve yurttaşlık haklarıyla tanınmalıdır.” (s.285); “Ulusun bunlar olmadan olamayacağı bizzat ulusçuluğun gerici döneminin bir uydurmasıdır ve gerici bir ideolojidir.” (s.294)
Bunlarla bağlantılı olarak, Küçükaydın, birçok ulusçuluk türü ileri sürüyor: “gerici ulusçuluk” (s.56); “demokratik… ulusçulu”k (s.64); “devrimci… ulusçulu”k (s.163); “devrimci ve demokratik ulusçulu”k (s.167); “demokratik ve cumhuriyetçi… ulusçulu”k (s.289)
Bu noktada, Küçükaydın’ın değil, ulusçuların ulus tanımının daha doğru olduğunu düşünüyorum. Ulusu, dil, din, etni, vb.’na göre tanımlamamak, onu tanımlamamakla aşağı yukarı aynı şeydir. Bir orduyu, askersiz, subaysız, silahsız, kışlasız, hiyerarşisiz tanımlamak nasıl mümkün değilse, öyle. Küçükaydın, Marx’ın “devlet olmayan devlet” tanımına benzer bir şekilde, “ulus olmayan ulus” tanımı peşindedir. Böyle bir tanım yapılabilse bile, fiiliyatta, söylenmeyen özellikler yine ön plana geçecektir. Yani, dil, din, ırk, soy, tarih türü öğeler bu sefer kendilerini gayri resmi olarak dayatacaklardır. Devlet olmayan devletin mümkün olmadığı nasıl görüldüyse, ulus olmayan ulus projesi de pratikte işlemeyecektir.
Sırf tanımlara, resmi metin ya da protokollere takılıp kalacak olursak, örneğin, T.C. Anayasasında tüm yurttaşların eşit olduğu yazılıdır, ama fiiliyat bunun tam tersidir. Denecektir ki, bunun yazılmış olması yine de bir kazanımdır. Öyle midir acaba? Bence, tersine, bu tür tanımlar ve protokoller, gerçeği gizlemekten başka bir işlev görmemektedir. Zaten öyle olmasaydı, yazılı, resmi metinler haline getirilmezlerdi.
Öte yandan, bu tür tanımların peşinde koşmak, ulusun ulusçularca yaratıldığı önermesini nakzetmeye hizmet eder. Küçükaydın’ın tanımladığı gibi bir ulus tanımının kabul edildiğini ve bunun fiiliyatta da uygulandığını farzedelim. Bundan, ulusun ulusçulardan bağımsız olarak da var olabildiği ya da ulusçu “olmayanların” da (aslında ne tür bir ulus yaratmaya çalışırsa çalışsın, buna kalkışan kişi otomatikman ulusçudur) ulusu yaratabilecekleri sonucu çıkmaz mı? Böylece, Küçükaydın’ın kendisinin de hararetle savunduğu, ulusun yıkılması ve parçalanması fikrinden cayılmış olunmuyor mu?
“Gerici ulusçuluk”tan söz etmek, “sömürücü kapitalizm”den, “ırkçı faşizm”den, “bürokratik bürokratizm”den bahsetmek kadar yanlıştır. Yani bu ekler gereksizdir, çünkü bu nitelikler ana kavramın içeriğinde zaten vardır. “Gerici” deyiminin yanlışlığını bir yana bırakalım ya da bunu “reaksiyoner” anlamında alalım, o zaman ortaya ya “bacaklı eşekler” gibi bir totoloji çıkar ya da bu ulusçuluğun “ilerici” türleri de olduğu ister istemez akla gelir ki, zaten Küçükaydın da bunları ileri sürmekte ve “Saptamalar” başlığı altında özetlediğimiz görüşlerini ve verdiğimiz alıntıları kendi eliyle geçersiz kılmaktadır.
Diğer yandan, “devrimci ulusçuluk” da çok çelişkili bir kavramdır ve bu iki sözcük birbirini kesinlikle dışlar. Devrimin amacı ulusçuluğu yıkmak, ulusçuluğun her çeşidinin amacı da devrimciliği mezarına gömmektir. Demir gibi sağlam mantığı olan birisinin bu ikisini bir araya getirmesi, bana, bu kitabı, birbiriyle tamamen zıt düşünen iki ayrı insanın yazmış olabileceğini düşündürtecek kadar büyük bir tersliktir.

Demokratik Cumhuriyet

Küçükaydın, yukarda tanımı verilen “ulus olmayan ulus”un politik formu olarak demokratik cumhuriyeti görmekte ve önermektedir: “…ulusun tanımından her türlü ırk, soy, kan, dil, dinin dışlandığı, bunların politik bir anlamının olmadığı ve hepsinin eşit olduğu bir Demokratik Cumhuriyet…” (s.51); “Devletin dil, din, soy karşısında tamamen tarafsızlığını, devletin dini nasıl olmuyorsa, dili soyu, etnisi de olamayacağını… yani demokratik bir devlet yapısını savunacak yerde…” (s.289); “Devlet bütün dillere, etnilere, tarihlere, soylara eşit davranmalı, bu eşitliği kollamakla yükümlü olmalıdır. Devlet insanların herhangi bir din, dil, etni, soy, inanç, dinden oldukları için bir eşitsizliğe uğramasını engellemekle yükümlü olmalıdır.” (s.59); “Devletin görevi zaten bu politik eşitliği sağlamaktır.” (s.61); “Demokratik Cumhuriyetin işçi hareketinin programından kaybolması ve bundan Ulusların Kaderini Tayin Hakkına geçiş…” (s.157); “devrimci demokrasinin sloganı… komünlerin özgür birliği olarak Demokratik Cumhuriyettir.” (s.180); Küçükaydın, herhalde İsviçre’yi bu “demokratik cumhuriyet”in yaşayan örneklerinden biri olarak görüyor olacak ki, “tıpkı İsviçre’de olduğu gibi, isteyen ayrılır” (s.55) demektedir; keza, Küçükaydın, yukarda değindiğimiz ulusçuluk türlerine benzer bir şekilde “devrimci demokrasi” (s.59) türünden söz etmektedir.
Tabii burada, devlet konusunda Küçükaydın’la aramızda çok temel bir ayrılık olduğundan, tartışmanın kısırlaşması ve her iki tarafın da bu konudaki kendi doğrularını papağan gibi tekrarlaması olasılığı yüksek. Bu durumu göz önüne alarak ben, devlet konusundaki kendi doğrularımı söylemekten mümkün olduğunca imtina etmeye çalışacak, sadece Küçükaydın’a bazı noktaları hatırlatmakla yetineceğim.
Devlet, modern zamanın dini olan ulusun siyasi formu olduğuna göre, tarafsız olması için onu zorlayan ne gibi nedenler olabilir? Devlet, tarafsızlığı sağlayacak bir hakem midir, yoksa taraflılığın bekçisi mi? Küçükaydın, politik eşitlikten söz ediyor. Oysa politikanın kendisi doğrudan doğruya bir eşitsizliktir. Devlet sınıfsal bir varlık olarak politikanın örgütlenmiş biçimidir. Görevi de eşitliği sağlamak değil, eşitsizliğe bekçilik etmektir. Hem sınıfsal olarak, hem de diğer bütün açılardan. Devletin eşitliği sağlamasını talep etmek, hırsızı evde bekçi bırakmaktan farksızdır. Kaldı ki, devletin sınıfı olduğu gibi dini de, ulusu da vardır ve işlevi de bunları kollamaktır.
Demokratik cumhuriyetle, ulusların kaderlerini tayin hakkını çelişen şeyler gibi ele almak doğru değildir. Tersine, demokratik cumhuriyet, UKTH’nın siyasi formudur ve programdan falan da kaldırılmış değildir. Çin devrimi, 1920’lerde, Stalin’in bu demokratik cumhuriyet programı yüzünden yenilgiye uğramıştır; daha da önemlisi, 1936 İspanya devriminin yenilgiye uğratılması, Komintern’in demokratik cumhuriyet programının ürünüdür. İspanyol işçi ve köylülerinin komünleri, bayraklarının üzerinde tam da “demokratik cumhuriyeti kurtarma” sloganı yazılı Negricilerle Stalinistlerin ittifakıyla ezilmiştir. Elbette bunları burada enine boyuna tartışma olanağımız yok.
Demokratik cumhuriyet, UKTH ile çelişmez, ama özgür komünler birliği ile çelişir, hatta bunlar birbirinin tam zıddı ve alternatifidir.  Demokratik cumhuriyet merkezi veya değil (ki, çoğunlukla üniter ve merkezi yapıya yakın düşer) bir devlet formudur. Özgür komünler birliği ise aşağıdan yukarı örgütlenen emekçi kitlelerin bu devlet formuna karşı çıkardıkları alternatiftir. Demokratik cumhuriyet, ulusu ve devleti pekiştirir. Özgür komünler birliği (federasyonu demek daha doğrudur) ulusu ve devleti parçalar. Ulusun devlete ihtiyacı vardır, ama özgür komünlerin ne ulusa, ne de devlete ihtiyacı vardır.
İsviçre örneği de pek sağlıklı ve ikna edici bir örnek değildir. Küçükaydın, İsviçre’de sanki böyle bir şey olmuş gibi, “isteyen ayrılır” diyor. Ama örneği yok. Örnek olmadan buna nasıl emin olabiliriz bu kadar? Kaldı ki, bırak fiilen ayrılmayı, bugüne kadar bunu isteyen de olmamıştır. Sanırım Küçükaydın, İsviçre’nin yasalarından ya da kanton sisteminden vb. hareketle bu sonuca varıyor. Evet ama, bunlar hep formel şeyler. Bir kanton gerçekten oylama yaparak ayrılmaya karar versin de (böyle bir şey olacağı da yok ya) o zaman görelim bakalım neler olacağını. Bugün İsviçre devleti için somut pratikte söyleyebileceğimiz tek bir şey var: merkeziyetçi, son derece sıkı örgütlü, ülkede yaşayan her bireyin sıkı sıkıya kontrol altında tutulduğu bir polis devleti. Kanton görüntüleri işin sadece cilasıdır.
“Devrimci demokrasi” üzerine de bir şeyler söyleyeyim. Bence “devrimci demokrasi”den söz etmek “feminist erkek egemenliği”nden, “sosyalist kapitalizm”den, “enternasyonalist milliyetçilik”ten, “anarşist devletçilik”ten, “demokratik faşizm”den söz etmek kadar abestir. Bunlar, birbirini dışlayan kavramlardır. Demir’in de kitabında belirttiği gibi (s.187), demokrasi, nihayetinde bir burjuva diktatörlüğüdür. Devrimin amacı burjuva diktatörlüğünü yıkmak olduğuna göre, devrimin demokratik, demokrasinin de devrimci olması mümkün değildir.

Laiklik

Küçükaydın, demokratik cumhuriyet konusundaki yanılgısını laiklik konusunda da tekrarlıyor: “tutarlı bir laisizmi savunan bir devrimci…” (s.40); “Benzer şekilde tutarlı bir laik olarak da, devletin inanç alanına müdahalesine karşı çıkarsınız, devletin görevinin sadece herhangi bir dinin baskı altına alınmasını engellemek olduğunu savunursunuz.” (s.59); “…gerçek bir laikliği değil, içi dışına çevrilmiş bir kemalizmi savunmak olduğunu daha önce görmüştük.” (s.278); “Türkiye’de devletin laik olmadığı, genel olarak sünni islamı, sünni islam içinde de kendi özel yorumunu kayırdığı ve desteklediği açıktır.” (s.58); “Resmi bir devlet dini vardır Türkiye’de.” (s.282); “devletin dine karışmamasını, yani inanca ait olana hiç karışmamasını savunacak yerde…” (s.289)
Burada da Küçükaydın, karşımıza, kitabındaki temel saptamalarla çelişen bir şekilde, laikliğin inanca karışmamak olduğuna inanan bir demokrat görüntüsünde çıkmaktadır. Oysa tersine, laiklik, devletin dine müdahalesinden başka bir şey değildir. Kısacası laiklik, kadim dinin dünyevi dinin iktidar alanından kovulması, denetim altına alınması ve dünyevi dinin iktidarının bileşeni haline getirilip devletin ideolojik aygıtı olarak kullanılmasıdır. Kemalizm, laikliğin de, ulusçuluğun da başarıyla uygulanmasının örneğidir. Bu anlamda, laikliği ve ulusçuluğu savunanlar, onunla politik arenada ne kadar çatışırlarsa çatışsınlar, tersinden değil, düzünden Kemalisttirler. Tutarlı laiklik, devletin “inanç alanına” (bunu tırnak içinde yazıyorum, çünkü aslında inanç alanı diye bir şey yoktur, sadece üstyapı olarak din, çağdaş din ve onun bileşeni haline getirilmiş kadim din vardır) müdahalesinden başka bir şey değildir. Tutarlı laik olunmasını talep etmek, devletin “inanç alanına” en katı bir şekilde müdahalesini, ulus dininin her yere egemen olmasını, kadim dinin devletin emrinde azami ölçüde kullanılmasını, inananların ve inanmayanların devletin baskısına uğramasını savunmaktan başka bir şey değildir. Bu anlamda, Türkiye’de laik devletin sünni olması son derece doğaldır. Bütün laik devletler, denetimleri altında tuttukları ana din ya da mezheplerin de temsilcileridir aynı zamanda. Fransız laik devleti katolik, Alman laik devleti protestan, Rus laik devleti ortodoks, İran laik devleti (bütün dinsel görüntüsüne rağmen o da laiktir, çünkü orada da devleti din değil, dini devlet yönlendirmektedir) şii, Suriye laik devleti alevidir. Devletin dine karışmamasını ya da dinler karşısında tarafsız, hatta eşitliği koruyucu olmasını talep etmek, cezaevlerinin tutuklulara, polisin zanlılara karışmamasını talep etmek kadar geçersizdir. Gerçek inanç özgürlüğünü ve insanların dinin ve devletin baskısından kurtulmasını sağlayacak devrimci talep, devletle birlikte laikliğin de ortadan kaldırılmasıdır.

Bitirirken, Demir Küçükaydın’ın Öcalan’la ilgili beklentileri konusunda da bir iki şey söylemek istiyorum.
Bir zamanlar “Merhaba Dünya” adlı, baş rolünü Peter Sellers’in oynadığı çok güzel bir film seyretmiştim. Peter Sellers, zengin bir konakta büyüyüp kırk yaşlarına gelmiş, konağın bahçıvanlığını yapan bir yetimdir. O yaşına kadar konaktan hiç çıkmamış, yalnızca televizyon seyretmiş ve bahçıvanlık yapmıştır. Dünya hakkındaki bilgisi, bahçıvanlıktan ve televizyonda seyrettiklerinden ibarettir. Günün birinde konağın sahibi ölür, konak satılır ve Peter Sellers’e de yol verilir. Sellers şaşkın bir şekilde sokaklarda dolaşmaya başlar, karşısına çıkan bir siyah kadına aç olduğunu söyler. Çünkü o güne kadar yemeğini hep konaktaki bir siyah kadın vermiştir. Bir takım olağanüstü tesadüflerin sonucunda, Amerika Başkanının karısı Sellers’i Beyaz Saray’da misafir etmeye başlar. O sırada Amerika büyük bir ekonomik kriz, dolayısıyla Başkan da sıkıntı içindedir. Başkan, danışmanlarıyla ne gibi ekonomik önlemler alınacağını konuşurken, Sellers araya girip, bahçıvanlık üzerine alâkasız şeyler söyler. Başkan ve danışmanları şaşkınlıkla onu dinlerler. Ancak bir süre sonra, aslında Sellers’in ekonomik kriz üzerine imalı şeyler söylemekte olduğu kanısına kapılıp, onun ağzından çıkan her şeyi kaydeder, bunlar üzerine uzun yorumlar yapar ve yorumlarını uygulamaya geçirirler. Örneğin Sellers, “toprağı iyice havalandırıp, kökleri rahatlatmalı” der. Bunun üzerine başkan ve danışmanları, ücretleri arttırıp, halkı rahatlatmaya çalışırlar, vb…
Demir Küçükaydın’ın Abdullah Öcalan karşısındaki tutumunu da, Başkan’ın Sellers karşısındaki tutumuna benzetiyorum. Abdullah Öcalan, Demir Küçükaydın’ın yoğunlaştığı konularla hiç alâkası olmayan ve öz olarak da onun kafasındakilerle hiç uyuşmayan şeyler söyleyip yazmakta, ama Küçükaydın bunları kendisince yorumlayıp, Öcalan’da olmadık derin düşünceler vehmetmektedir. Ne var ki, Peter Sellers o filmde nasıl bir bahçıvandan başka bir şey değilse, Öcalan da reelpolitika yapan bir politikacıdan başka bir şey değildir. Onu en iyi anlayacak olan, Küçükaydın gibi devrimci bir düşünür değil, meslekten yetişme herhangi bir politikacı olabilir ancak.

Gün Zileli,
Köxüz, 25 Eylül 2005

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI