Dünya Savaşı

Yaşanan 3. Dünya Savaşı ve Toplumsal Devrim

Öncelikle dünya çapında cereyan eden savaşın niteliği konusunda bir karar vermemiz gerekmektedir. Birincisi, bu, kendine özgü biçimde süregelen bir 3. bir dünya savaşıdır. İkincisi, diğer iki savaş gibi, dünyanın zenginlik kaynaklarının paylaşımı konusunda cereyan eden emperyalist-kapitalist bir paylaşım savaşıdır. Savaşın odak noktası, Afganistan, Irak ve Filistin başta olmak üzere Ortadoğu bölgesidir. Savaşın bir tarafında, Amerikan-İngiliz-İsrail ittifakı ve onların diğer önemsiz müttefikleri bulunmaktadır. Diğer tarafında ise, kocaman bir aysberg buzu vardır. Bu Aysberg buzunun görünen kısmı El Kaide ve radikal İslamdır. Bu katmanın altında, Irak, Afganistan, İran ve Suriye (ilk ikisi yıkılmış ve yerlerine ittifak yanlısı devletler kurulmuştur) başta olmak üzere derece derece diğer bir kısım islam devleti bulunmaktadır. Bu katmanın da altında, iyice görünmez bir biçimde, Rusya, Çin, Almanya ve Fransa devletleri yer almaktadır. Radikal İslam, Amerikan-İngiliz-İsrail ittifakına karşı açıktan değil, gizlice (özellikle de istihbarat örgütleri aracılığıyla) savaş veren devletlerin görünen mızrak ucudur, bu devletlerin gizli istihbarat örgütleri tarafından beslenmekte ve desteklenmektedir.

Amerikan-İngiliz-İsrail ittifakı, şu anda savaşın baskın ve üstün tarafıdır. Dolayısıyla, diğer taraf, üstün kuvvetlere karşı savaşı, “terör” adı verilen, dünya çapında gerilla savaşıyla sürdürmektedir. Bu gerilla savaşının en yoğun yaşandığı alan, Amerikan-İngiliz-İsrail işgali altındaki Afganistan, Irak ve Filistin’dir. Ne var ki, bu savaşı planlayanlar,  11 Eylül’de New York’da ve 7 Temmuz’da Londra’da olduğu gibi, gerilla savaşının mantığına uygun olarak, beklenmeyen bir anda, düşmanın can damarı hassas merkezlerine vur-kaç saldırılarıyla darbeler indirmekte ve savaşı savaş alanlarından tüm dünya sathına yayarak düşmanı fena halde taciz etmektedirler.

Savaşın ve gerilla savaşının kendine özgü bir mantığı vardır. Ahlakî ve insanî kaygılar savaşın mantığıyla asla bağdaşmaz. Savaşın tek mantığı düşmana zarar vermektir. Bu zarar verme işlemi sırasında sivil halkın, masum insanların, sabah erkenden işine gitmek zorunda olan işçilerin ölecek olması, savaşı ya da gerilla savaşını sürdürenleri hiç ilgilendirmez. Hatta sivil halkın terörize edilmesi de amaçlanan bir durumdur. Terörize olan halkın, kendi hükümetleri üzerinde baskı yapacağı hesap edilir. Bu anlamda “terör” hiç de kör değildir. Nereye vuracağını çok iyi bilir.

Toplumsal mücadele verenlerin, savaşın daha güçlü tarafını oluşturan Amerikan-İngiliz-İsrail ittifakına şiddetle karşı olmaları, direniş ya da gerilla taktikleri uygulayan tarafın, paylaşım savaşının diğer tarafı olduğunu unutmalarına yol açmamalıdır. Hele hele popüler kullanımıyla “terör” adı verilen gerilla savaşının “anti-emperyalizm” ya da “direniş” adına desteklenmesi, bizi, I. Dünya savaşında savaş bütçesine oy veren sosyalistlerden farksız bir konuma düşürür. Dahası, son olarak Londra’da gördüğümüz gibi, sabah sabah işine giden ve muhtemelen içlerinden bazıları savaş aleyhtarı gösterilerde yer almış emekçilerin hayatına kasteden bir saldırı, toplumsal devrim davasının temel kitlesini hedef aldığı için doğrudan doğruya karşı-devrimcidir.

Öte yandan, bu tür saldırıların, Amerikan-İngiliz-İsrail ittifakının, örneğin İran’ı işgal etmek ya da kendi kamuoyunu savaş yanlısı bir ruh hali içine sokmak için bizzat kendileri tarafından düzenlendiği türü komplo teorileri, bir paranoyanın ürünü olmanın ötesinde, büyük kapitalist devletlerin komploları ile başa çıkılamayacağı gibi teslimiyetçi bir fikri körükleyip, çaresizlik duygusunu yaygınlaştırmaktadır. Hiç olacak şey midir, örneğin bir Tony Blair’in, sırf İran’a saldırı bahanesi yaratmak ya da kendi çevresinde bir “ulusal birlik” yaratmak için (Irak’tan sonra artık bahaneye de pek gerek kalmamıştır üstelik) kendi kendini canevinden vurması. Üstelik Tony Blair bilmez mi, bugün saldırı karşısında “ulusal birlik” profili veren İngiliz toplumunun, yarın, “bizi irademizin dışında savaşa soktun, Londra’da işe giderken öldürülüyoruz, cephedeki askerler bile bizim kadar hayati tehlikeyle karşı karşıya değil, bizi korumak için hiçbir şey yapamıyorsun” diyeceğini, hatta belki de yarın öbür gün onun iktidarına son vereceğini. Bombalı eylemleri yapanlar, her şeyi çok iyi hesap etmişlerdir ve darbeyi çok isabetli vurmuşlardır. Gerilla savaşının mantığı açısından tam da on ikiden vurduklarına kuşku yoktur. Toplumsal mücadeleye, sınıf davasına, sömürülen, ezilen ve kandırılan insanların bir araya gelerek mücadele etmeleriyle bir şeyler yapılacağına inanan bizlerin mantığını ters düşse de, kendi savaşları açısından doğru bir mantık izlemektedirler.

Zaten bu yüzdendir ki, toplumsal devrim davasının takipçileri, bu paylaşım savaşının tamamen dışında kalmalı ve bu savaşın tüm taraflarına karşı topyekûn bir toplumsal devrim cephesi açmalıdırlar. Bu bağlamda, Irak, Afganistan gibi emperyalist işgal altındaki ülkelerde yürütülmekte olan direnişler de, toplumsal devrim hedefinden yoksun oldukları, milliyetçi bir perspektifle yürütüldükleri, dolayısıyla halkın seferberliğine değil, onu terörize eden yöntemlere dayandıklarından emperyalist savaşın bir parçasıdırlar. Bu son cümle, işgal altındaki ülkelerde, emperyalist savaşı toptan hedef alan bir direnişin ne gibi hedeflere sahip olması gerektiğinin de dolaylı bir ifadesidir.

Köxüz, 12 Temmuz 2005

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI