Bir de bakmışsınız…

1. 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başlarında, eski imparatorluk devletleri ve Afrika’daki sömürge formu, emperyalist-kapitalizmin sermaye ihracı ihtiyacı açısından kısıtlayıcı olmaya başladı. Sermaye ihracı için en iyisi, dünya kapitalizmiyle işbirliği yapacak yerli burjuvazilerin oluşturulmasıydı. Bunun en iyi formu ise, siyasi bağımsızlığa (ama ekonomik bağımlılığa) sahip ulus-devletti. Üstelik, gerek eski imparatorluk devletlerinde, gerekse sömürgelerde, ulus-devleti talep eden burjuvaziler ortaya çıkmış, kendi halklarını “ulus” adı altında yeniden örgütlemeye başlamışlardı. Böylece, bir yandan yerel halkların ve burjuvazilerin, diğer yandan dünya kapitalizminin yardımıyla imparatorluklar (Çarlık Rusyası, Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan, Prusya vb.) çöktü ve parçalandı, yeni ulus-devletler oluştu. Diğer yandan, sömürgeler tasfiye edilip yerlerine yeni ulus-devletler kuruldu.

2. Ne var ki, bu ulus-devlet formu, sermaye ihracına elverişli olmakla birlikte, bir yandan kısmen emperyalizmi de tehdit ediyordu. Birincisi, ulusal kurtuluş savaşları, Çin ve Vietnam’da olduğu gibi, ulus-devlet kurmakla yetinmeyip sosyalist devlet formuna yöneliyordu. Öte yandan, yerel burjuvaziler ve ulus-devletler, Saddam örneğinde olduğu gibi, palazlandıkları herhangi bir noktada, bölgesel çıkarlar bazında, emperyalizmle rekabete ve çatışmaya girebiliyordu. Bu yüzden, dünya kapitalizmi, ulus-devletleri daha çok denetim altında tutmanın yollarını aramaya başladı. Burada kullandığı en önemli silah, ulus-devletlerin içindeki gayri-memnun etnisitelerle ittifak yapmak ve ulus-devletlere, etnisitelerin talepleri doğrultusunda daha az merkeziyetçi, hatta federal bir yapı kazandırmaktı.

3. ABD, bir dünya devleti ve dünya kapitalizminin şu andaki başı olarak, Ortadoğu gibi hayati çıkarların olduğu bir bölgede, Irak gibi isyankâr ulus-devletleri doğrudan silahlı müdahaleyle denetim altına alma, 2. maddede söz konusu edilen daha az merkeziyetçi ve kendi denetimine daha açık bir devlet oluşturma deneyine girişti. Bu deneyim aynı zamanda ABD’nin doğrudan doğruya bu bölgeye yerleşmesini de sağlayacaktı.

4. Ne var ki, F. Engels’in de belirttiği gibi, tarihteki birçok girişim amaçladıkları sonucun tam tersi sonuçlar elde ederdi. Bu sefer de öyle oldu. Gerçi Irak müdahalesiyle ABD, bölgeye silahlı güçleriyle yerleşti, hatta Irak Baas devletinden daha az merkeziyetçi ve daha federatif bir devlet yapısının oluşmasına yardımcı oldu ama, son seçimlerde kendi doğrudan işbirlikçilerini başa getiremedi. Çelebi, seçimlerde hiçbir varlık gösteremedi. Allavi’nin partisi sadece % 10 cıvarında oy alabildi. Öte yandan, Irak’ın en kalabalık etnisitesi olan Şiiler, yeni federal yapı iktidarının en önemli unsuru olarak ortaya çıktılar. ABD ile ittifaka giden Kürtler ise iktidarın ikinci ortağı oldular. Sonuca baktığımız zaman, iktidarın esası ABD’nin işbirlikçilerinin (Allavi) ya da müttefiklerinin (Kürtler) değil, ABD’ye düşman olan ve ülkedeki ABD işgalinin bir an önce sona ermesini isteyen, İran’ın müttefiki Şiilerin eline geçmiş oldu. Daha da açık belirtirsek, ABD, kendi elleriyle, düşmanı İran’ın yanıbaşında ikinci bir İran daha yaratmış oldu.

5. Bu da gösteriyor ki, bildiğimiz, yüz yıllık ulus-devlet formunun yerine konmak istenen federatif etnisite devleti formu, emperyalist-kapitalizm için o kadar da elverişli bir şey değildir. Bu, hem etnisitelerin, ulustan daha gerçek bir yapıya sahip olması, dolayısıyla her an denetimden çıkabilmesi açısından böyledir, hem de federal yapının yolu bir kez açıldığında, bunun nerede duracağının bilinmemesi açısından böyledir. Bir de bakmışsınız, federal devleti de alttan gelen bir özgür komünler federasyonu zorlayıvermiş.

Köxüz, 19 Nisan 2005

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI