Althusser Üzerine

Louis Althusser, Gelecek Uzun Sürer, çev: İsmet Birkan,
Can Yayınları, 2. baskı, 1998

Louis Althusser ismini daha 1960’lı yıllardan hatırlıyorum. 1968 yılının Kasım ayında çıkartmaya başladığımız Aydınlık Sosyalist Dergi’nin ilk sayılarından birinde, şimdi kimin çevirdiğini hatırlayamadığım bir makalesi yer almıştı. Sanırım, türkçede yayımlanan ilk Althusser çevirisi budur.

1960’lı ve 1970’li yılların ünlü Marksist filozofu L. Althusser, Sovyetler Birliği’nin dogmalaştırılmış sosyalizm anlayışının ve bu tür anlayışları el kitapları haline getiren Kuusinen gibi parti bürokratlarının reçetelerinin dışında yeni yollar arayan bizim kuşak için büyük önem taşıyan bir isimdi. Althusser’in kendisi de, dogmatik, hatta yer yer Sovyet ideologlarından da dogmatik öğeler taşısa da, bizlere, resmi ideolojinin dışında bir şeyler söyleyen ve Marx’ı yeni baştan ve devrimci bir şekilde yorumlayan yönüyle hitap ediyordu. Yıllar sonra geriye baktığımızda, bunun da bir yanılsama olduğunu düşünebiliriz belki, ama o yıllarda penceremizden içeri giren bir ışık huzmesini unutmamız ya da inkâr etmemiz daha büyük bir yanılsama olmaz mı?

12 Eylül darbesinin o karabasan günlerinde, 1980 Kasım’ında, Louis Althusser’in, karısını boğarak öldürdüğünü ve bir akıl hastanesine kapatıldığını öğrenmek, neredeyse içine girdiğimiz karanlık dünyayı sembolize eden bir haber etkisi yapmıştı üzerimizde. Yıllarca onun hakkında bir şey duymadık. Ta ki, gazeteler, 1990 yılı Ekim’inde, 72 yaşındayken bir kalp krizi sonucu öldüğünü yazıncaya kadar.

Gelecek Uzun Sürer, Althusser’in, yaklaşık üç yıl (kendi deyişiyle) “tımarhanede” kaldıktan sonra, 1985 yılında kaleme aldığı anılarının adı. Büyük, dayanılması güç bir acıyla yazıldığı her satırından hissedilen bu kitap, Althusser’in, “ah Hélène, Hélène’im benim!” (s.174) diye derinden gelen bir sevgiyle seslendiği artık ulaşılmaz olmuş karısına yaktığı bir ağıt olduğu gibi, felsefi çalışmaya kurgulanmış bir beynin, karısını öldürme eyleminin derindeki psikolojik kaynaklarını, bir bilmeceyi çözmeye çalışır gibi, vicdan azabıyla karışık bir telaşla bulmaya kalkışmasıdır da bir anlamda. Daha da önemlisi, kitap, “cezai müeyyidesi olmadığı” gerekçesiyle mahkemeye çıkarılmayan Althusser’in, okuyucusuna, bir şekilde ondan haberdar olan insanlara karşı duyduğu büyük sorumlulukla, adeta kendi kendine kurduğu bir mahkemedir: bu mahkemede yargılanan, Althusser’in kendisinden başkası değildir. Öte yandan, kitap bunlarla kısıtlı değil. Kitapta, Althusser’in, kendi psikolojik durumuyla bağlantılı olarak değindiği, doğrudan felsefi olmayan, daha güncel ya da siyasi nitelikli düşüncelerini, Fransız Komünist Partisi’yle ilişkilerini, felsefesine, düşüncesine ve tavır alışlarına temel olan karakterinin belirleyici öğelerini de bulabiliyoruz.

Ana temalara girmeden önce, ben de kısa bir özgeçmiş özetlemesi yapmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. 16 Ekim 1918’de, Cezayir’de doğan L. Althusser’in çocukluğu ve ilk gençliği, orman bekçisi olan büyükbabasının yanında olduğu zamanlar doğayla ve özgürlükle kucak kucağa, savaşta ölen nişanlısının yerine onun kardeşiyle evlenmiş nevrotik bir kadın olan annesiyle, çalıştığı bankada yükselmekten başka gözü pek bir şey görmeyen kaba saba bir adam olan babasının yanındayken de özgürlüğü kısıtlanmış, arkadaşsız bırakılmış bir şekilde geçmiş; ondan sonraki hayatı da, özgürlük ve tutsaklık, cesaret ve korku, sevmek ve nefret etmek arasında salınıp durmuştur.

Koyu Katolik bir eğitimle ve aile ideolojisiyle büyüyen ve şekillenen Althusser, 2. Dünya savaşında, Fransız ordusunda yedek subay olarak görevliyken Almanlara esir düştü (yazıda bu esaret öyküsüne uzunca yer vereceğim). 1948 yılında, 30 yaşındayken, daha sonra karısı olacak, kendisinden sekiz yaş büyük Hélène Rytmann’la tanıştı ve bu ilişki, Althusser’in başka kadınlarla gelgeç ilişkileri de olmasına rağmen, 1980 yılındaki trajik olaya kadar devam etti. Yirmi yaşından itibaren psikolojik nedenlerle defalarca kliniğe yattı. 1950’li yıllarda komünizmi benimsedi ve Fransız Komünist Partisi üyesi oldu. Aynı yıllarda, Paris’teki Ecole Normale’de felsefe doçenti oldu ve lojmanında yaşadığı bu okulda otuz iki yıl görev yaptı. En önemli felsefi yapıtlarını 1960’lı ve 1970’li yıllarda verdi. Marx İçin ve Kapital’i Okumak adlı yapıtlarıyla dünya çapında tanındı. Ortodoks, klasik Marksistler onu hiçbir zaman benimsemediler ve görmezlikten gelmeyi tercih ettiler. O, en büyük teveccühü, ortodoksiye karşı çıkan çevrelerde, 68 hareketinin açtığı yeni çığırda buldu. Ne var ki, kendi felsefesi ve düşünceleri de ortodoksinin önemli izlerini taşıyordu ve FKP’den açıkça kopmaya hiçbir zaman cesaret edemedi. Bu tavrının temelinde yatan psikolojik temellere ve karakter özelliklerine de bu yazıda değinmeye çalışacağım.

Anne Figürü

Althusser’in kendi ruhsal derinliklerine inerken yazdıkları, adeta bir psikanalizcinin koltuğunda uyuklayan bir hastanın yarı bilinçli yarı bilinçsiz sayıklamalarından farksızdır. Üstüne üstlük, bu “sayıklamalarda”, ömründe en çok sevdiği insanı öldürmüş olmanın ağır vicdan azabının yol açtığı, “suçu”nun ruhsal nedenlerini açıklamaya yönelik bir telaşın rolü de enikonu sezilmektedir. Belki de bu telaştır, Althusser’in tatmin edici bir açıklamaya, bir sonuca varmasını engelleyen.

Althusser, bu konuya ilişkin akıl yürütmelerinde, oldukça dağınık bir şekilde, hatta felsefi titizliğinden beklenmeyecek bir savruklukla, anne figürüne ağırlık veren saptamalarda bulunmaktadır. Burada özetleyecek olursak: annesi, onun bilincinin derinliklerinde, kurban edilen ve yara gibi kanayan anne imgesi olarak var olmuştu (s.46); annesinin babası tarafından tecavüze uğradığını düşünmektedir, dolayısıyla annesi de, delikanlılığa adımını atan genç Althusser’i, cinsel dürtülerini açığa vurarak “kirletmiş”, hadım etmişti (s.60); oysa Althusser, annesini “hadım edilmekten”, tecavüzden, eşya ya da parasının çalınmasından korumaya çalışmıştı, ne var ki, annesinin bu korkularını denetleme çabası içinde kendisi onlarca defa hadım edilmişti (s.151); annesinin, cinsel organına el koyduğunu, onu kendisinden çaldığını düşünüyordu, bu yüzden sevmeye yeteneksiz hissediyordu kendini (s.151); 29 yaşına dek hiçbir kadınla ilişkisi olmayan Althusser, bunu da annesinin saflık isteğine bağlamaktadır (s.66).

Althusser’in şu satırları, onun aileden ve aile ideolojisinden gerçekten nefret ettiğini, tutsaklığı aileye tercih ettiğini göstermesi bakımından ilginçtir:
“Tutsaklık deneyimimin bana öğrettiği başka bir şey de, artık ana babayla birlikte ve aile yuvasının, sınıfın ve derslerin (hiç dışı olmayan) evreninde yaşamıyor olmaktan duyduğum haz ve rahatlıktı… evet, devletin en korkunç, en dehşetli ve en ezici ideolojik aygıtı olan ailenin boyunduruğu altında değildim.” (s.115)
Althusser’in aile konusundaki saptaması doğrudur, ama hayatımızın en yıkıcı, en dramatik olaylarının temelinde illâ aile ideolojisi ya da “hadım eden ana” figürü aramak doğru mudur? Kaldı ki, böyle bir cinsel organ “boşluğu” hissetmiş, kafaca belli ölçüde “hadım” edilmiş olduğunu kabul etsek bile, Althusser fizik olarak hadım değildir.  Hélène ile otuz yıllık beraberliği sırasında başka pek çok kadın arkadaşı olması da bunu göstermektedir. Bu noktada, her şeyi cinselliğe ve ana-baba figürlerine bağlayan psikanaliz modalarına fazlaca ödün veren bir entellektüel abartmacılığı var gibi geldi bana.

Öte yandan, Althusser’in, “el koyan” bir kadın gibi gösterme yönündeki bütün çabalarına rağmen, anlattığı başka şeylerden çıkarttığımıza göre (örneğin oğlunun başına gelen trajediye en ufak bir ilgi bile göstermemesi), aslında annesi, tam tersine, kendisiyle fazla meşgul, fazla ben-merkezci ve dolayısıyla çocuklarının geleceği ya da kaderiyle fazla ilgili olmayan bir kadındır. Hele hele “el koyan” bir anneye hiç benzememektedir, çocuklarına aşırı düşkün bir annenin özelliklerine pek rastlanmamaktadır onda. Bu kadıncağızın korku ve endişeleri bile, çocuklarına “el koyma”ya değil, kendi bütünlüğüne yönelik şeylerdir. Çocuklarına ilişkin tutumlarında ise, sadece dönemin Victoryan ahlâkının bilinen özelliklerini buluyoruz, ne daha azını, ne de daha fazlasını.

Ben, Althusser’in anlattıklarının bütününden yola çıkarak, “el koyma” yerine, “anne boşluğu” denen bir kompleksten söz edeceğim. Althusser’de yansıyan, özlenen ve istenen annenin olmayışı, böylesi bir sevginin yerinde kocaman bir boşluk bulmasıdır. Bütün bireysel hayatı, bir anlamda, bu anne boşluğunu doldurma çabasıdır. Birlikte olduğu ilk kadın bu anne boşluğunu dolduracak ve bir daha da orayı hiç terk etmeyecektir, ta ki, bizzat Althusser tarafından öldürülene kadar: Hélène Rytmann.

Anne Boşluğu ve
Hélène Rytmann

L. Althusser’in, belki kendisi de tam bilincinde olmadan yazdığı şu satırlar, Hélène Rytmann’la “anne boşluğu”nu doldurduğunun itirafı gibidir:

“… burada somutlaşan da sevilen varlığın, Hélène’in yitirilişiydi ve bu yitiriş de iyice başlangıçta yer alan bir başkasına, annenin yitirilişine yeniden etkinlik kazandırıyordu.” (s.297)

Hélène’le ilk seviştiğinde, otuz yaşındadır, o ana kadar hiçbir kadını öpmemiştir. İlk sevişmelerinin ardından, “Hélène gittikten sonra içimde bir daha kapanmayacak derin bir korku uçurumu açıldı.” (s.136) Bu “korku uçurumu”, bence, birbirine bağlı iki nedenden meydana gelmiştir: birincisi, “anne” ile ensestin yol açtığı suçluluk duygusu; ikincisi ise, annenin yerine konan kadını kaybetme korkusu. Yukardaki can alıcı satırların dışında, Althusser, kitabının genelinde, bilinçli ya da bilinçsiz, annesinin üzerindeki etkisini abartarak, Hélène’in üzerindeki etki ve rolünü küçültmeye çalışmaktadır. Oysa, annesinin üzerindeki etkisi ya da hakimiyeti güçlü olmadığı içindir ki, Hélène’in etkisi güçlü olmuştur [“Dostlarımın kimilerine şaşırtıcı gelecek ama, hiçbir zaman Hélène’in beni ‘ele geçirmeye’ ya da bana ‘el koymaya’ ya da bana hadım edici bir anne gibi davranmaya kalkıştığı duygusuna kapılmadım.” (s.159)]

Bundan sonra, annesinin yerine koyduğu, kendisinden sekiz yaş büyük Hélène Rytmann’ı çevresine kabul ettirmek için çabalar: “…’kutsal görev’…Hélène’i, büyük çoğunluğu eski ‘öğrencilerim’ olan dostlarımın arasına kabul ettirmekti. Bu hiç de kolay olmadı; yaş farkı, üniversite dünyasına duyduğu tiksinti, çabucak ortaya çıkan mizaç ve karakter sorunları bu konuda bana hiç yardımcı olmadı.” (s.180)

Althusser, Hélène’in yanı sıra başka kadınlar da “yedekler”. Bunu şöyle açıklıyor: “Hélène’in yanısıra elimin altında hep birkaç yedek kadın bulundurduysam, Hélène beni bıraktığı ya da öldüğü takdirde hayatta bir an bile yalnız kalmayacağımdan emin olmak içindi.” (s. 117) Bence bu açıklama gerçeği ifade etmiyor. Althusser’in kadın “yedeklemesi”nin nedeni, Hélène’i kaybetme korkusu değil, zina yaptığı “anne”nin karşılayamadığı cinsel tatmini, onun yerini hiçbir zaman almayacaklarından emin olduğu kadınlarda arama isteğidir. Nitekim, bu tür ilişkiler, “anne”nin açık onayını gerektirmektedir: “Hélène’in yanı sıra kendime bir ‘yedek kadın parkı’ oluşturma ve bu işe girişmek için de onun açık onayını isteme ihtiyacını hep duydum.” (s.154); “Yeni hanım arkadaşlarımı olabildiğince çabuk tanımasını istiyordum; hiçbir zaman tanımadığım iyi bir anneden beklenebilecek onayı ondan koparmak için yapıyordum bunu.” (s.169)

Mesele sadece onay da değildir. “Oğlan çocuk”, “başarılarıyla” “anne”nin takdirini kazanmayı da amaçlamaktadır: “Plajlarda kız peşinde koşuyor, çabucak tavladıklarımı Hélène’e getirip onun da başarıma hayran olmasını ve onaylamasını istiyordum.” (s.170); yalnız “kız tavlayarak” değil, fantastik eylemlerle de “anne”nin övgüsünü hak etmek istiyordu: “Brötanya’da tam bir ay boyunca özel bir spora kendimi vermiştim: dükkânlardan öteberi çalmak! Bunu, doğal olarak, büyük bir kolaylıkla yapıyor, her defasında da hırsızlığımın gittikçe çoğalan ve zenginleşen ürünlerini gururla Hélène’e gösteriyor ve şaşmaz yöntemlerimi ayrıntılarıyla ona açıklıyordum.” (s.170)

“Anne boşluğu”nu Hélène’le dolduran Althusser, başka kadınlarla ilişkiye girdiğinde, doğal olarak, onların kendisine “el koyması”ndan korkuyor. Çünkü bu “el koyma”, Hélène’in yerinden edilmesiyle sonuçlanabilecek bir tehlikeyi içermektedir. Althusser, bunu, kitabının kimi yerlerinde, yanlış bir biçimde, “el koymayla” “annenin iğdiş ediciliği”ni bir araya getirerek açıklamaktadır: ” ‘Ele geçirilmek’ istendiğim fikri… bende bunaltıya varan aşırı bir tiksinme ve korku uyandırıyordu. Özellikle kadınların bu gibi girişimlerinden korkuyordum. Belli ki, bana bu tür iğdiş edici saldırılarda bulunmaktan hiç kaçınmamış annemin… ruhumda açtığı yaralarla bağlantılı bir tutumdu bu.” (s.159)

Oysa “el konma” korkusunun öbür yüzü, Hélène’i kaybetme, dolayısıyla “anne boşluğu” duygusuna yeniden düşmekti. Althusser, yukardaki satırlarla çelişir biçimde, bunu doğru olarak şöyle açıklıyor: “… hanım dostlar… kendilerine çizdiğim sınırları aştıkları ve böylelikle … Hélène’in ayrılmasını sağlayarak beni Hélène’siz bırakma tehlikesini yarattıklarında, bu izlenim hemen içime yerleşiyordu… Doğal olarak, ‘dayanılmaz bir el koyma’ olarak algıladığım önerileri şiddetle reddediyor, hemen hasta düşerek duygularımı da açıkça gösteriyordum. (s.159)

Hélène’i (“anne”yi) kaybetme korkusu sadece “el konma”yla kısıtlı değildir. Bir de, doğrudan onun tarafından terkedilme korkusu vardır: “…Hélène… suratı mermere ya da kâğıda kesmiş, kapıyı çarparak çekip gidiyor; ben ise, çoğu kez hiç suçum olmadığı halde onun tarafından terkedilmenin, bazen günlerce sürebilecek bir ayrılığın dayanılmaz kaygı ve korkusu içinde peşinden koşuyordum.” (s.153-154); “Zaten hayatım hep terkedilmek, özellikle Hélène tarafından terkedilmek korkusu içinde geçmişti. Ama böyle evin içinde ve yanımdayken beni ‘bırakması’ hepsinden dayanılmaz geliyordu bana.” (s.273)
Bu terketme, doğrudan ölümle de olabilirdi. Anlaşıldığı kadarıyla, ölüm ya da intihar, Hélène’in Althusser’e karşı kullandığı önemli bir silahtı: “Kendini öldürmekten başka çıkış yolu görmediğini açıkça bildirdi. Hiç gizlemeden intiharı için gerekli ilaçları topluyor, görebileceğim yerlere koyuyordu.” (s.273); İntihar saplantısı, ölüm için yardım istemeye kadar varabiliyor: “Derken bir gün, benim kendisini öldürüvermemi isteyerek, hepsinin üstüne tüy dikti.” (273); Ve Althusser, biraz da ağır vicdan azabının sonucunda, “anne”nin öldürülmesi eylemini, onun “isteği”ni yerine getirme fantazisine kadar vardırıyor: “Hélène’in öldürülmesi olayı ‘araya adam koyarak intihar’ olamaz mıydı?” (s.289)
Gelinen bu son noktada, cinayet üzerine çeşitli varsayımlar ileri sürülebilir ya da varsayımlardan birkaçının bir arada geçerli olabileceği de iddia edilebilir. Benim varsayımım şudur: birincisi, Hélène, annesi gibi nevrotik, yaşlı ve artık kendisine karşı ilgisiz bir kadın haline geldiği, anne boşluğu yeniden ortaya çıktığı için öldürdü onu; ikincisi, Hélène’in onu terketme tehditlerinin gerçeğe dönüştüğü ya da dönüşeceği sanrısına kapıldı, onu öldürerek kendisini terketmesini önlemeye çalıştı; üçüncüsü, Hélène’in intihar kurmacasını, hatta talebini gerçeğe dönüştürerek bir kere daha onun takdirini kazanmaya çalıştı. Belki de bunların hepsi birden söz konusudur.

Sanırım, psikanalizcilerin, sınırları ruhbiliminin silahlarıyla tahkim edilmiş topraklarında fazlasıyla ilerledim ve önemli bir sınır ihlalinde bulundum. Geri dönsem iyi olacak!

Esaret Yaşamı

Artık genç Althusser’le birlikte, II. Dünya Savaşı ortamına girebiliriz. Öyle korkunç savaş manzaralarıyla karşılaşacağınızı sanmayın. Özellikle Nazilerle diğer burjuva devletleri arasındaki savaş, neredeyse bir danışıklı dövüş izlenimi vermektedir. Althusser’in lisedeki öğretmenlerinden biri olan Hours Baba’nın söylediği gibi: “Fransız burjuvazisi… Fransa’ya ihanet edecek; göstermelik bir savaştan sonra Nazilere teslim olacak”tı (s.323); “General Lebleu’nün emri böyleydi. Bizi Almanlara teslim etmeyi öngören iyi düşünülmüş bir plan gereğiydi bu; temel ilkesi de şuydu: askerlerin güney Fransa’ya gitmelerindense tutsak olarak Almanya’ya gitmeleri daha iyi, siyasal bakımdan daha güvenlikliydi…” (s.335)

Bana çok yakınlarda gerçekleşen bir olayı, Irak’ın işgalini hatırlattı Althusser’in bu anlatımları. Kanımca, aynı Fransız ordusu gibi, Irak ordusu da göstermelik bir “direniş” gösterdi Amerikan işgalcilerine karşı. Saddam’ın o anlı şanlı “muhafız birlikleri”, neredeyse doğru dürüst hiçbir direniş göstermeden dağılıverdiler. Ve Amerika’ya karşı gerçek direniş, Irak ordusunun dağılmasından sonra, hatta belki de bu ordunun dağılması sayesinde başladı. Zaten, aslına bakılacak olursa, burjuvazinin, ulus devletlerin orduları, dışardan gelecek saldırıya karşı “yurdu” savunmaktan çok, halktan gelecek saldırıya karşı iktidarı savunmaya göre eğitilmiş, konuşlandırılmış değil midir?

“Almanlar sepetli motosikletleriyle geldiler, bize yenilgimizi bildirdiler, nazikçe iki güne kalmaz serbest bırakılacağımızı söylediler ve kaçacak olursak yakınlarımız üzerinde misilleme yapılacağı, çünkü kollarının uzun olduğu konusunda bizi -sırf iyilik olsun diye- uyardılar. Kimilerimiz uyarıya kulak asmayıp hiç utanmadan kirişi kırdılar. Zaten bunun için bir sivil giysiyle birkaç frank paradan başka bir şey gerekmiyordu.” (s.335); “Kimi arkadaşlar vagonun döşeme tahtalarını kırarak açtıkları delikten dingillerin üzerine süzülüp kaçtılar; ama bazıları da ‘bizi kurşuna dizdireceksiniz’ diye buna karşı çıkıyor, bir süre yola devam ettikten sonra gece karanlığında çalıların arasına atlıyorlardı.” (s.336); “Bir başkasında ise özgürlüğe kavuşmak için vagondan atlayıp istasyonun arkasındaki küçük köyün içinde kaybolmak yeterliydi. Ama işin içinde kaçak sayılmak korkusu ve her şeyi kurallara göre yapmak için verilmiş söz vardı.” (s.335)

Çoğumuz, şu ya da bu şekilde hapse girmiş ya da gözaltına alınmışızdır. İçinizde böylesi bir laçkalıkla, insanın elini kolunu sallayarak kaçabileceği koşullarla karşılaşanınız oldu mu allahaşkına? Ben, mücadelenin ilk aşamalarında, henüz ortalık fazla sertleşmediği zamanlarda bile güvenlik tertibatlarının bu denli laçka olduğu bir durum görmedim. Bence bundan çıkarılacak en önemli sonuç, sınıf savaşıyla (iç savaşla), ulusal savaşlar arasında, acımasızlık açısından önemli bir fark olduğudur. Ulusal ordular arasındaki savaşlar, eninde sonunda eşit sayılabilecek güçler arasında cereyan ettiğinden, her ordu, kendisinin yapacağı zulmün aynısını kısa zamanda karşı taraftan göreceğini bildiğinden, ordular birbirlerine görece “centilmence” davranmak gereğini hissetmektedirler. Ama aynı ordular, ülkelerinin içinde bastırdıkları isyan güçlerine asla aynı hoşgörüyü göstermezler. Çünkü bastırdıkları bu güçlerin misilleme yapma şans ve olanakları son derece kısıtlıdır, onların hukukunu araştıracak ve hesap soracak bir devletleri yoktur, uluslararası hukuk bile, siyasi iltica hakkının ötesinde, onları koruyan hükümlere sahip değildir.

Öte yandan, Almanların laçkalığının başta gelen sebebi, o savaş koşullarında, istihdam edebileceklerinden fazla esiri boşu boşuna beslemenin zorluklarından kaçınmak olabilir. Her ne hal ise, ortada, artık danışıklı dövüşü bile aşan komik bir manzara vardır: Fransız Genel Kurmayı, askerlerini Almanlara teslim etmek, daha doğrusu onların başına yıkmak, Almanlar da, başlarını öte tarafa çevirip Fransız askerlerinin kaçması için ellerinden geleni artlarına koymamaktadırlar.

Althusser gibi, bütün olanaklara rağmen kaçmayı göze alamayan esir askerlerin kampı da, bir tatil kampından farksızdır: Kampta, “Kadın kılığında erkek aktörlerle oynanan bulvar komedilerini seyredebilmek için Almanlar da herkes gibi kuyruğa girmek zorunda kaldılar… Ama kampa bir kez bir kadın da geldi. Çok güzel bir Fransız şarkıcıydı bu ve herkesin aklını başından aldı.” (s.344). Sürgünlerin tıkıldığı kamplar ise tersine korkunç işkence merkezleridir: “Madam Lesèvre bizi çok sıcak karşıladı. Uzun boylu, çektikleri yüzünden bir deri bir kemik kalmış, hayalete dönmüş, bitkin bir kadındı; gülümseyemiyordu bile. Yavaş yavaş, Direniş’in coşturucu anılarını ve sürgünlüğün ‘ürkünç’ karabasanlarını dile getirmek için uygun sözcükler arayarak konuşuyordu. Sürgünleri tıktıkları toplama kampları gerçekten de benim tanıdığım tutsak kamplarına, hatta Hélène’le Georges’un yaşadıkları Direniş koşullarına hiç mi hiç benzemiyordu.” (s.127-128)

Evet, Althusser’in tutsak kaldığı asker tutsaklar kampıyla, Almanların Yahudiler ve siyasiler için kurdukları toplama kampları arasında en ufak bir benzerlik yoktur. Yukarda gördüğümüz gibi, aynı NAZİ’lerin kurduğu kamplardan birinde baskı, işkence ve ölüm, diğerinde ise müzik, eğlence ve Almanları bile kuyruğa girmek zorunda bırakacak bir “eşitlik” vardır. Bu kamplardan birincisi, ancak Stalin’in çalışma kampları ile kıyaslanabilir. İkincisinin yanına ise, bugünün en “insani” cezaevleri bile yaklaşamaz. NAZİ’lerin bu şizofrenik bölünmeleri nereden kaynaklanmaktadır? Yukarda da değindiğim gibi, bir yanda, ne de olsa kendileri gibi bir devletin, kendi askerlerine tıpatıp benzeyen askerleri vardır. Diğer yanda ise, ırksal ve sınıfsal düşmanları. NAZİ’ler, “kendilerinden” olanlara “insanca”, düşman bellediklerine ise, akla sığmayacak ölçüde zalimce davranmaktadırlar, hepsi bu: “İşkenceciler de çocuklarını sever.”
Bu tutsaklık bahsinde, Althusser’in temel karakter özelliklerini ortaya koyan öğeler de vardır. Örneğin Althusser: “… ilk ve son yıllar çok da aç kaldık, ama, nasıl diyeyim, gene de kendimi orada güvenlikte ve tutsaklık sayesinde her türlü tehlikeden korunmuş hissediyordum.” (s.119) derken, riskten kaçınan ve ömrü boyunca sıcak, güvenlikli (ana rahmi, esir kampı, Hélène, Üniversite ve lojmanı, Fransız Komünist Partisi vb.) yerler arayan karakterini ortaya koymuş olmaktadır.

Keza, esir kampından kaçma konusundaki projesini ve bu projeyi yürürlüğe koymamasının gerekçelerini ortaya koyarken de, kendi karakterine ilişkin çok önemli ipuçları vermektedir: “Şöyle bir çözüm tasarladık: enselenmemek için üç haftalık sürenin geçmesini beklemek, kontrol önlemlerinin yürürlüğe girmesine neden olmamak için o üç hafta içinde kaçmaya kalkmamak yetecekti. Bu, bir koşulla mümkündü: söz konusu üç hafta boyunca, resmen kaçak sayılmakla birlikte, kampın içinde beklemek. Bunun için, kampta bir delik bulup saklanmak ve beklemek yeterliydi, tabii güvenli bir delik.” (s.345)

En güvenli “delik” ana rahmidir. Althusser’de, ana boşluğu duygusu kadar güçlü bir duygu da ana rahmi duygusudur. Bütün ömrü boyunca, böyle bir sıcaklığı, güvenliği aramıştır. Asla yürürlüğe konmayacak kaçış projesi de böylesi bir “güvenli delik” arayışına dayanmaktadır ki, bu güvenli delik, Althusser’in belirttiği gibi, o koşullarda esir kampından başkası olamazdı. “Felsefi deyişle”, “çemberden onun içinde kalarak” (346) çıkma projesi, aslına bakılırsa, çemberden hiç çıkmama projesidir ki, zaten Althusser de, hayatının bundan sonraki safhalarında çemberlerden (özellikle de Fransız Komünist Partisi çemberinden, buna ilerde değineceğim) çıkmaya hiç teşebbüs etmemiştir.

Tutsak kampından kampın içinde kalarak çıkma tuhaf ve “dahiyane” projesini icad eden Althusser, bunu uygulamaya koymamasını, karakterinin bir başka özelliğini açığa vuran şu satırlarla açıklamaktadır: “Tasarımı iyice olgunlaştırdım, ama hiç uygulamaya koymaya kalkmadım; çözümü bulmuş olmaktan duyduğum gurur yetiyordu; kendimi kanıtladığıma göre eyleme geçmeye gerek yoktu.” (s.120)

Bu satırları okuyunca insanın, “işte Althusser!” diye haykırası geliyor. Burada söyledikleri, onun hayatına, filozofluğuna, hatta felsefesine damgasını vuran mantığın ta kendisidir. Her şey onun kafasının içinde olup bitmektedir. Önemli olan, kafanın içinde çözümü bulmaktır, çözüm pratiğe geçmese de olur. Belki bütün filozoflarda küçük ya da silik izlerine rastlanabilecek, düşünceye aşırı önem verme, pratiği ise hepten küçümseme sendromu, sanırım Althusser’de, onun “sıcak ana rahmi” ve güvenlik duygusuyla da birleşerek iyice aşırı bir noktaya varmıştır. Bu satırları yazarken, teoriyi dondurup pratiğe aşırı ağırlık veren dar-pratikçi geleneksel çizgiyi onaylamış duruma düşmek istemediğimi belirtmeye bilmem gerek var mı?

Hitler-Stalin Paktı

“Güvenli delik” kompleksi, düşünsel planda Althusser’in, var olan, bilinen “güvenli delik”lerden çıkmasını önlemekte, dolayısıyla eski, bilinen, “güvenlikli” yargıları tekrarlamasına yol açmaktadır. Böylece, 1939 yılındaki, savaşın başlamasını hızlandıran ve birçok komünist militanın intihar etmesine yol açan Hitler-Stalin paktını da, bilinen Stalinist gerekçelerle savunmaya girişmektedir:
“İşte bu koşullarda, Hitler’in Polonya’ya saldırması artık gün meselesiyken ve Pilsudski’nin faşist Polonya’sı Kızılordu’nun Wehrmacht’la karşılaşmak üzere topraklarından geçmesine izin vermezken, SSCB bu apaçık durum ve batılı ‘müttefiklerin’ ödlekliği karşısında ister istemez Hitler’in Reich’ıyla uzlaşma aramak zorunda kaldı.” (s.211); “SSCB, Polonya’nın bütününü Hitler’in işgaline bırakamazdı. Alman saldırısı durumunda kendini savunabilecek bir konumda bulunmak için, sınırlarını olabildiğince ileri taşımak durumundaydı.” (s.211); “Birçok militan gibi Hélène de, Hitler’in tehditleri ve batı demokrasilerinin açık siyasal ‘ödlekliği’ karşısında, SSCB’nin başka türlü davranamayacağını anlamıştı. Başka ne yapabilirdi ki? Yapabilirdi demek cüretini gösterenler lütfen bunun ne olduğunu söylemek cesaretini de göstersinler.” (s.212)

Hitler-Stalin paktının yanlışlığını anlamak için, Sovyetler Birliği’nin ve Komintern’in 1930’lu yıllar boyunca faşizm konusunda izlediği yanlış ve yalpalayan siyasetlerinin her aşamasını gözden geçirmek gerekir.

Birinci aşama, 1930-34 dönemidir. Bu dönemde, Sovyetler Birliği ve Komintern, sosyal demokrasiye karşı sekter bir siyaset izleyerek Hitler’in iktidara gelmesine ve iyice yerleşmesine hizmet etmiştir. Bununla, sosyal-demokratlarla ittifak siyaseti izlenmeliydi demek istemiyorum. Demek istediğim, faşizm yükselir ve iktidara gelirken, eski, “sınıfa karşı sınıf” siyasetini, sosyal demokrasiye karşı sekter bir şekilde uygulamanın yanlışlığıdır. Kanımca, burjuvazinin şu ya da bu kesimine karşı şu ya da bu kesimiyle ittifak yapmak, toptan ve her dönemde yanlıştır. Ama bu, belli dönemlerde, burjuvazinin farklı kesimlerine karşı farklı siyaset izlenmesini önleyen bir toptancılığa yol açmamalıdır. Nitekim o somut durumda yapılması gereken, faşizmi tecrit etmeye yönelik bir siyaset izlemek ve sosyal demokrasiyi hedef tahtasına koymaktan geçici olarak vazgeçmekti. Dahası, Komintern’in “sokağa çıkmama” siyasetinin tersine, her yerde işçilerin kendiliğinden kurduğu “faşizme karşı aktif savunma” sokak gruplarının desteklenmesi gerekirdi.

İkinci aşama, 1934-39 dönemidir. Bu dönemde SSCB ve Komintern, siyasetini yüz seksen derece değiştirmiş ve faşizme karşı “en geniş birleşik cephe” taktiğine geçmiş, Avrupa ülkelerindeki bütün komünistlere “halk cephesi” kurmaları talimatını vermiştir. Stalin, sosyal demokrasiyi hedef almaktan vazgeçmekle, hatta ittifak yapabilmek için onun ayağının altına kırmızı halı döşemekle kalmamış, bu “halk cephesi”nde, “faşist olmayan” en reaksiyoner burjuva kesimleriyle birleşmeyi hedeflemiştir. Bu strateji, ilk ürününü İspanya İç Savaşında vermiş ve “halk cephesi”, devrime girişen işçi ve köylüleri, reaksiyoner burjuvazinin ve toprak ağalarının istekleri doğrultusunda bastırarak devrimle birlikte faşizme karşı mücadelenin de yenilgiye uğramasına yol açmıştır. “Batı demokrasileri” adı verilen Avrupa’nın diğer kapitalist ülkelerinde de reaksiyoner burjuva kesimlerinin faşizme karşı “halk cephesi” adı altında desteklenmesi, burjuvazilerin Hitler ve Mussolini ile uzlaşmalarından ve Hitler’i SSCB’nin üzerine saldırtma siyasetlerini fütursuzca uygulamalarından başka bir sonuç vermemiştir.

Üçüncü aşama, 1939-40 dönemidir. Bu aşamada Stalin, desteklediği burjuva devletlerinin NAZİ Almanya’sını SSCB’nin üzerine saldırtma politikasını görerek siyasetini bir kere daha yüz seksen derece değiştirmiştir. Bu kez, “batı demokrasileri” bırakılmış, faşizmle ittifaka gidilmiştir. Hitler-Stalin paktı bu ittifakın sonucunda  imzalanmıştır. Bunun sonucu, Hitler’in, paktın imzalanmasından bir gün sonra Çekoslovakya ve Polonya’ya saldırarak savaşı başlatmasıdır. Paktın gizli bir maddesine göre, Polonya, Almanya ve SSCB arasında paylaşılarak ortadan kaldırılmıştır. Polonya’yı bombalayan Alman uçaklarına yol gösterici sinyaller SSCB tarafından verilmiş, işgal, iki ordunun tam bir işbirliği ile gerçekleşmiştir. Bu ittifakın sonucunda Sovyet gazeteleri Hitler faşizmine övgüler düzmeye başlamış, Hitler’in işgali altına giren ülkelerdeki komünist partilerine işgalci Nazi ve faşist güçleriyle ittifak yapmaları, onların tanıyacağı “legal haklardan” yararlanmaları talimatı verilmiştir. Hitler-Stalin paktı, Stalinistlerin savunmaya çalıştığı gibi, Hitler’in SSCB’ye saldırısını geciktirip, Kızılorduya zaman kazandırmamış, tersine Hitler’in doğuya yönelik saldırısını son derece kolaylaştırmış, hatta zaman olarak da yakınlaştırmıştır.

Dördüncü aşama, 1940-45 dönemidir. Bu dönemde, Hitler’in, batılı ülkeleri hakladıktan sonra SSCB’ne saldırması üzerine, Althusser’in de Kruşçev’i yankılayarak belirttiği gibi, bu saldırıya bir süre inanmayan Stalin, yeniden yüz seksen derecelik bir dönüşle faşizmi baş düşman ve “batı demokrasilerini” de müttefik ilân etmiştir. Böylece, I. Dünya Savaşı gibi bir emperyalist paylaşım savaşı olan II. Dünya Savaşı, bir demokrasi ve yurt savunması savaşı olarak kutsanmış, galip emperyalist ülkeler konusunda büyük illüzyonlar yaratılmış, böylece sosyal-yurtseverliğin yolu tutulmuştur.

Görüldüğü gibi, Stalin’in on beş yıl boyunca izlediği bütün strateji ve taktikler yanlıştır ve büyük felaketlere yol açmıştır. Özetlersek, sosyal- demokrasiye karşı sekter siyaset ve işçileri faşistlere karşı sokak savaşlarından çekmek faşizmin zaferini kolaylaştırmış; “faşizme karşı birleşik cephe” ya da “halk cephesi” taktiği, İspanya’da faşizmin zaferine yol açtığı gibi, reaksiyoner burjuva devletlerinin faşizmle uzlaşmasını kolaylaştırmış; faşizmle ittifak siyaseti, Mihver güçlerinin önünü açarak, savaşı çıkartmalarını kolaylaştırmış, hatta daha sonra SSCB’ne saldırıyı da teşvik etmiş; II. dünya emperyalist paylaşım savaşının demokrasi ve yurt savunması olarak ele alınması, bilinçleri bulandırmış, emperyalist ve reaksiyoner burjuvazilerin dünya hakimiyeti planlarına hizmet etmiştir.

Bunları söylemek o kadar mı büyük cesaret gerektiriyor acaba? Bize bugün kolay geliyor ama, galiba Fransız Komünist Partisi gibi hegemonik bir gücün içindeyseniz, onun “sıcaklığını” (ya da soğukluğunu) terk etmek niyetinde değilseniz, bu hiç de kolay bir iş olmasa gerek.

Fransız Komünist Partisi’nde
Bir Yalnız Adam

Okul ve Parti, daha önce de belirttiğim gibi, onun için “sıcak ana rahmi”ydi: “Okul ne mi oldu? Çabucak, hatta daha başlangıçta, gerçek bir ana kucağı, bir ‘koza’ oldu benim için; orada, sıcacık yuvamda, dışarıya karşı korunmuş ve rahattım… Okul da analık ortamının, rahim sıvısının yerini tutan bir şey olmuştu benim için.” (s.179); “Ve bu böyle tam otuz iki yıl sürdü! Dünyadan el etek çekip manastıra kapanmış (eskiden kurduğum düş) gibi, koruma altında geçen otuz iki uzun yıl! Hélène de … sonunda … burada, benimle birlikteydi işte.” (179-180)

Parti de bir korunaktı Althusser için, ona karşı mücadele ederken bile bir korunak: “… ama parti üyesi kaldığımdan, kavgam, dediğim gibi, partinin koruması altında cereyan ediyordu.” (s.223); “… ancak mutlak korunmuşluk ortamı içinde savaşım verebilme özelliğim…” (s.182); bazen de partiye karşı Marx’ın korumasına ihtiyaç duyuyordu: “Komünist partisinin resmen esin aldığı kurucu ata Marx’ın yetkesine dayanıyor olmak, partinin kararlarını ‘temellendirmeye’ yarayan resmi Marx yorumuna, dolayısıyla Partinin etkin politikasına karşı bana parti içinde az bulunur bir güç sağlıyor, orada saldırıya uğramamı son derece güçleştiriyordu.” (s.243); “Marx’a da uyguladığım, babanın kendi kendisi olmak için nasıl düşünmesi gerektiğini onun yerine düşünüvermek girişimi doğrusu benim için biçilmiş kaftandı.” (s.243)

Ne var ki, partinin korunması altında bulunmakla, “1968’den sonra önüne gelene ‘partinin işçi sınıfına ihanet ettiğini'” söyleyen ve Althusser’e “neden hâlâ partide kaldığı”nı soran (s.132) Hélène’in koruyuculuğu arasında önemli bir çelişme vardı. Üstüne üstlük, Parti,  direniş sırasında Gestapo’ya hizmet ettiği suçlamasıyla Hélène’le ilişkisini çoktan kesmişti ve onu mahalle komitelerinde bile barındırmamak için her yola başvurmaktaydı: “Hélène’e çok ağır suçlamalar yöneltildi. Komite, duruma uygun tüm gerekçeleri sıralayarak, Hélène’in mahalle örgütünden çıkarılmasını öngören bir karar kaleme aldı… Sıra oylamaya gelince… bütün eller havaya kalktı; kendi elimin de kalktığını şaşkınlık ve utançla gördüm. Zaten çoktandır biliyordum, ödleğin biriydim.” (s.220-221); “Paris’in göbeğinde bir ‘Moskova duruşması’ yaşamıştık. Sonraları sık sık düşündüm ki, o zaman Paris’te değil de Moskova’da olsaydık, sonuç mutlaka ensemize sıkılan birer kurşun olurdu.” (s.222)

Hélène’in komiteden atılması için, partinin isteği doğrultusunda ödlekçe oy kullanan Althusser, sıra, yine partinin isteğiyle, “bir ajandan” ayrılması gerektiği talimatına gelince, ona uymama yolunu seçmiş ve her şeyi göze alarak Hélène’i tercih etmiştir. Çünkü, ne de olsa, “ana”-okul-parti çemberlerinin en iç halkasını oluşturmaktaydı Hélène. Eğer bu noktada da ödleklik gösterseydi, yaşamı zindan olur ve partide kalmasının da anlamı kalmazdı. Althusser, sonuna kadar, Hélène ile birlikte olmak ve partide kalmak arasındaki dengeyi koruyabilmiştir.

Bununla birlikte, dünyanın en bürokratik komünist partilerinden biri olan FKP’de kalmak, bir başka tür dengesizliğe yol açmış, Althusser, FKP ile devrimci fikirleri savunma dengesini koruyamayıp, aşağıda da göreceğimiz gibi, zaman zaman FKP’den de tutucu fikirler ileri sürebilmiş, ama çoğunlukla FKP’nin dümen suyunda gitmenin getirdiği yönelimleri benimsemiş ve savunmuştur.

Proletarya Diktatörlüğü mü?!

Örneğin, yüz elli yıldır üzerine onca şey söylenen, “sosyalizmin kurulduğu” ilân edilen kimi ülkelerde uygulandığı var sayılan proletarya diktatörlüğü üzerine, onca olumsuz deneyden ve çözümsüz tartışmadan sonra, sanki meseleyi temelden halletmişçesine öyle taze suya tirit, kerameti kendinden menkul şeyler söylemektedir ki, insan hayretler içinde kalmaktadır: “İnsanlığın bir gün komünizmi, Marx’ın bu ereksel düşünü yaşayıp yaşayamayacağını bilmiyorum. Bildiğim, sosyalizmin, Marx’ın söz ettiği bu zorlamalı geçiş aşamasının … “bok” olduğudur! … Sosyalizm, geçilmesi çok tehlikeli olan pek geniş bir nehir. Az sonra kıyıda bütün halkın binebileceği kocaman bir kayığımız olacak: siyasal ve sendikal örgütler. Ancak, burgaçları geçmek için iyi bir ‘dümenci’ gerek: devrimcilerin elindeki devlet gücü. Koca teknenin içinde, bütün ücretli kürekçilerin (ücret ve özel kâr henüz kalkmamış) üzerinde proletaryanın sınıfsal egemenliği hüküm sürmeli, yoksa gemi alabora olur: proletarya diktatörlüğü! Koca tekne suya indirilir; bütün yolculuk boyunca kürekçiler göz altında tutulacak, kendilerinden koşulsuz bir baş-eğme istenecek, kusuru görülen anında görevden alınıp yerine başkası getirilecek, hatta cezalandırılacaktır. Ama bu geniş bok nehri bir kez geçildi mi, karşı kıyıda sonsuza dek kumsal, güneş ve taze bahar rüzgârı!” (s.245)

Güzel bir masal, ama inanması güç! Althusser’in ileri sürdüğü “çözüm”lerin hepsi, zaten çözümsüzlüğün ana kaynaklarını oluşturuyor. “İyi bir dümenci” gerekiyormuş, o da “devrimcilerin elindeki devlet gücü”ymüş. Evet ama, onca deney, devrimcilerle devlet gücünün bir doku uyuşmazlığı içinde olduğunu, devlet gücünün her seferinde devrimcileri dışlayıp -hatta ezip- yerlerine eyyamcıları ve bürokratları getirdiğini göstermedi mi? “Ücretli kürekçilerin” üzerinde “proletaryanın sınıfsal egemenliği hüküm” sürmeliymiş. Evet ama, zaten bugüne kadar yapılamayan şey de bu değil midir? Tam tersine, her seferinde “ücretli kürekçiler”, proletaryayı hükümleri altına aldıkları için “proletarya diktatörlüğü” denen şey de fos çıkmamış mıdır? Hem de hakimiyetin bu el değiştirmesi, “devrimcilerin elinde” olduğu farz edilen “devlet gücü”nün zoruyla olmamış mıdır? Doğrusu Althusser’in bu söyledikleri, doktorun, muayeneden sonra hastasına, “sağlıklı olursanız hiçbir şeyiniz kalmaz” demesine benzemektedir.

Keza Althusser, Sovyetler Birliği konusundaki tevatürleri de, kendinden beklenmeyecek bir hafiflikle ileri sürebiliyor: “Ve burada işçi sınıfı o kadar güçlü ki kendini saydırmasını biliyor; örneğin polis asla fabrikalara giremiyor.” (s.208-209)

Normal durumlarda dışardan bir polis gücünün fabrikaya girmesine gerek yoktu, çünkü polis, fabrika yönetimi, sendika temsilcisi vb. kılığında zaten fabrikanın içindeydi, kaldı ki, doğrudan NKVD veya KGB üyelerinin de fabrikada gerekli raporları tuttuğundan hiç şüphemiz olmasın. Öte yandan, Sovyetler Birliği’nin başlangıç dönemlerinde, işçiler kanunsuz da olsa henüz greve gidebiliyorken, polis ve kızılordu fabrikalara defalarca girmiş, işçileri tutuklamış ya da öldürmüş, savaş komünizmi döneminde işçiler, fabrikalara konuşlanmış askeri birliklerin zoru altında çalıştırılmıştı.
Althusser’in beni şaşırtan, biraz da üzen bir tutumu da, FKP’nin solcu öğrenciler için kullandığı “goşist” terimini, hiç sorgulamadan benimsemesi ve sakınımsızca kullanmasıdır. Hele hele “goşist” diye aşağılamaya çalıştığı öğrencileri  suçladığı şu satırlar: “Goşist öğrenciler… akla gelebilecek her türlü taşkınlığı yaptılar (gitar eşliğinde ortalık yerde sevişiyorlardı).” (s.367)

Althusser’in, bu satırları yazarken bir Vatikan görevlisinden farkı yoktur. Üstelik, yukardaki satırları yazarken, kitabının 170-171. sayfalarında anlattığı gibi, plajda arkadaşının karısıyla, Hélène’in gözü önünde çırılçıplak kovalamaca oynadığını unutan bir “Vatikan görevlisi”.

Her şeye rağmen Althusser’in kitabını yazarkenki samimiyeti ve dürüstlüğü, önünde saygıyla eğilmemizi gerektirecek ölçüde olağanüstüdür. Onun bu yönünden de çok şey öğrenmemiz gerekiyor.

Birikim, sayı: 192, Nisan 2005

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI