Peter Marshall’dan Hareketle Söylenebilecekler…

SSCB KOMÜNİST PARTİSİ’NE,

TİTREYİN BÜROKRATLAR STOP ULUSLARARASI İŞÇİ KONSEYLERİNİN GÜCÜ SİZİ KISA SÜRE İÇİNDE YOK EDECEK STOP SON BÜROKRAT SON KAPİTALİSTİN BAĞIRSAKLARIYLA ASILMADIKÇA İNSANLIK MUTLU OLMAYACAK STOP YAŞASIN KRONŞTAD DENİZCİLERİNİN VE MAKNOVŞÇİNA’NIN TROÇKİ VE LENİN’E KARŞI MÜCADELESİ STOP YAŞASIN 1956 BUDAPEŞTE KONSEYCİ AYAKLANMASI STOP KAHROLSUN DEVLET

17 Mayıs 1968

Sorbonne ve Nanterre
Üniversiteleri
İşgal Komitesi

P. Marshall, Anarşizmin Tarihi, s. 754
Peter Marshall, Anarşizmin Tarihi, Çev: Yavuz Alogan,
İmge Yayınevi, Şubat 2003, 976 sayfa.
Peter Marshall’ın, Batıdaki bilinen adıyla Demanding the Impossible adlı geniş kapsamlı anarşizm tarihi çalışmasının türkçede yayımlanması, hem genelde Türk kültürüne, hem de özel olarak anarşizme önemli bir katkıdır. Daha öncekilerle birlikte bu kitap, anarşizmi merak eden ve öğrenmek isteyen nice kuşağın başucu kitabı hizmetini görecektir. Bu yüzden, böylesi kapsamlı çalışmaları türkçeye kazandıran Alev Türker, Işık Ergüden, Beril Eyüboğlu, Emine Özkaya, Yavuz Alogan ve diğer çevirmenlere teşekkür borçluyuz.
Peter Marshall, sanırım dar bir anarşizm patikasına kapanıp kalmamak kaygısıyla, çalışmasına, anarşizmin kökenlerini oluşturan ilk düşünürlerin ve hareketlerin yanısıra, liberter düşünürleri ve liberter sosyalistleri de katmış, hatta liberterizmle komşu olan özgürlükçü patikalara bile uzanmış. Konunun tüm kapsamıyla anlaşılması açısından, anarşizme komşu akım ve düşüncelere de yer vermek yararlı olmakla birlikte, bu kapsam genişliği, zaman zaman, anarşizmle bir araya getirilmesi pek mümkün olmayan “anarko-kapitalizm” türü, bizzat Marshall’ın da teslim ettiği üzre, “anarşist değil sağcı liberter” (s. 773) akımları anarşizmin içinde göstermek gibi sakıncalı bir noktaya kadar gidebilmiş.
Ne var ki, ben bu yazıda, bu kapsamlı çalışmanın zaafları üzerinde durmak niyetinde değilim. Niyetim, yüzlerce yıldır akıp duran koca bir nehrin öyküsünü son derece canlı ve titiz bir biçimde aktaran Marshall’dan okuduklarımdan hareketle, anarşizmin zaafları ve handikapları üzerine birkaç laf etmektir.
Şu noktayı tespit etmek gerekir: anarşizm, toplumsal devrimi hedefleyen akımlar içinde, doğruya en yakın noktayı temsil etmektedir. Yüz elli yıllık toplumsal mücadeleler içinde, Marksizmin politik devrim ve proletarya diktatörlüğü temel önermelerinin yanlış olduğu ortaya çıkmış, anarşizmin, proletarya diktatörlüğü denen şeyin bir bürokratlar diktatörlüğüne dönüşeceği öngörüsü ise doğrulanmıştır.
Bununla birlikte, anarşizmin üstesinden gelemediği ve kendini kanıtlayamadığı çok önemli temel noktalar da söz konusudur. Nedir bunlar? Bunlar, birbiriyle bağlantılı olarak, güç ve örgütlenme sorunlarıdır.
Anarşizmin, iktidarı, baştan, net bir şekilde reddetmesi, onun reel dünyada, iktidar ile yakından bağlantılı olan güç ilişkilerinden dışlanmasına yol açmıştır. Keza, anarşizmin, örgütsel hiyerarşiyi kararlılıkla reddetmesi, her an hiyerarşiyi doğurma tehlikesini barındıran örgütlenme ile anarşizm arasında bir türlü kapatılamayan bir uzaklığa neden olmuştur. Üstelik, iktidar ile örgütlenme arasında da çok sıkı bağlantılar olduğu açıktır.
Biraz açalım. 1917, 1936, 1956, 1968 gibi, görece kısa süren devrimci ayağa kalkışlar hariç, anarşizm, somut dünyada önemli bir güç odağı olamamıştır. Burada özel olarak anarşistlerin güç odağı olmasından söz etmiyorum. Zaten, düşünce ve yapısı gereği, anarşistlerin böyle bir güç odağı olma istekleri de yok doğal olarak. Güç odağı olmak derken, örneğin, 1917’deki kısa ömürlü işçi-köylü-asker Sovyetlerini, 1936’daki İspanyol köy komünlerini ve fabrikalardaki işçi yönetimini, 1956 Macar ayaklanması sırasındaki işçi konseylerini, 1968’deki, aşağıdan oluşturulan öğrenci ve işçi konseylerini kastediyorum. Bu öz-örgütlenmeler ve bu kitle gücü, ya iktidara devrim adına hakim olan yeni bürokratlarca, ya falanjistlerle Stalinistlerin ortak çabasıyla, ya Sovyet tanklarınca ya da devrimin tehdit ettiği burjuva güçlerince ezilmiş ve yok edilmişlerdir. Bundan sonraki süreçlerde de, ayakta kalanlar, sadece reel dünyanın iktidar yasalarına şu da bu ölçüde uyum sağlayan güçler olmuştur.
Daha da kötüsü, devrimin kısa süreli canlanışı sırasında ayağa kalkan, öz-örgütlenmelere girişen ve yeni bir toplumsal düzen umuduyla canını dişine takan kitlelerin, bu dönem geçtikten sonra, reel dünyanın iktidarlarına tabi hale gelmeleri, hatta onları tercih etmeleridir. Bir örnek vermek gerekirse, 1917 devriminin kitleleri ayağa kaldıran heyecanlı günleri geçtikten sonra, kitleler kendi içlerine kapanırken, aynı zamanda pasif bir şekilde de olsa Bolşevikleri desteklemeyi tercih etmişler, ayaklanan Kronstadt bahriyelilerini yalnız bırakmışlardır. Dahası, anarşistlerin bir kısmı bile, somut güç ve iktidar ilişkilerinden etkilenerek Bolşeviklerin safına geçmiş, “Bolşevik-anarşist” olarak anılmışlardır. Çin’de, 1921 yılına kadar devrimci ana akım anarşizmdi. Mao zedung bile önceleri genç bir anarşistti (s. 718). Ne var ki, Bolşeviklerin reel dünyada kapitalizme meydan okuyan bir devlet gücü olarak ortaya çıkıp her türlü baskıya göğüs gerebilmeleri, birçok anarşistin komünist saflara geçmesine yol açmıştır. Bu olay, neredeyse dünyanın her tarafında tekrarlanmıştır. Marshall’ın kitabının gözümüze soktuğu noktalardan biri de budur.
Bolşeviklerin direnci, güç ilişkileri bağlamında öylesi büyük bir etki yapmıştır ki, örneğin 1968 devriminde, ortalıkta anarşizmin kendisinden çok hayaleti dolaşmıştır. Yani anarşist fikirler devrimle birlikte yeniden canlanmış, ama “devrim”in somut ve resmi temsilcisi olarak ortalıkta sadece Marksist formlu devletler bulunduğundan, o zamanın anarşist eğilimli devrimcilerinin çoğu kendini bir tür Marksist olarak tanımlama zorunluğunu duymuştur. Bunun illâ bilinçli bir taktik olarak yapıldığını söylemek istemiyorum. Ama, güç ilişkilerinde bir tarihi dönem boyunca hakim olan form (örneğin Marksizm ya da Marksizm-Leninizm) o dönemin devrimcilerine damgasını vurmaktadır. Örneğin şahsen de yakından tanıdığım Deniz Gezmiş, davranış ve düşünce tarzıyla, doğrudan eylemciliğiyle vb. tipik bir anarşistti. 1936 İspanya’sında yaşasaydı, Durruti ve Ascaso’yla birlikte anılırdı adı, eminim. Ama idam sehpasını, “yaşasın Marksizm-Leninizm” diyerek tekmeledi.

Dilemma şuradadır: Güç olmak için yola çıkmak, büyük bir ihtimalle iktidar olmakla noktalanır. İktidar olmak, anarşist olmaktan vazgeçmekle aynı şeydir. Öte yandan, güç olmadığınız takdirde sizi kimse kaale almaz, ciddiye almaz, adam yerine koymaz. Dahası, güç ve güçlü olmadığınız takdirde, evrim dönemlerinde geniş kitleleri etkilemeniz ve onların kendi özçıkarları çerçevesinde bir araya gelmelerini teşvik etmeniz büyük zorluklarla karşılaşır. Onlar da, sizin güzel fikirlerinize hak vere vere gider oylarını kullanırlar ve burjuva partilerine güç vermeye devam ederler. Şu uyduruk dediğimiz Irak seçimleri bile bunu göstermedi mi? Geniş kitleler, işgal var falan demeyip, her türlü “yurtseverce” ve “ahlaki” kaygıyı bir yana bırakıp, sırf güç odaklarından birinde yer almak için, ölümü göze alarak seçim sandıklarına koşmadılar mı?
Buna bağlı olarak ikinci dilemma da şudur: Güç olmak örgütlenmeden geçer. Hem de öyle ufak tefek, yerel örgütlenmelerden değil. Ülke çapında, hatta artık dünya çapında örgütlenmelerden. Örgütlenmenin çapı büyüdükçe, bu çapa uygun bir yönetim sorunu çıkar ortaya. Yönetim demek hiyararşi demektir (anarşistlerde bu gizli bir hiyerarşi şeklinde tecelli eder ki, daha da tehlikelidir). Öte yandan, kitlelerin özörgütlenmesini savunan anarşistlerin, bu örgütlenmenin hiyerarşi doğurmayacağını kanıtlamak gibi bir görevleri de vardır. Kısa devrim dönemleri hariç, ne böyle örgütlenmeler gerçekleştirilebilmiş, ne de olabildiği kadarında hiyerarşinin gizli ya da açık bir şekilde ortaya çıkması önlenebilmiştir.
O halde?
Böyle kısa bir yazıda, böylesine devasa sorunlara çözüm bulacağım gibi bir iddiam olamaz elbette. Öyle bir iddiam olsa da bu, iddiadan öte fazla bir anlam taşımaz. Yine de aşağıdaki şu noktaların tartışılmasında fayda olduğunu düşünüyorum:

1. Evrim dönemlerinde, sadece anarşistleri değil, hangi ideolojide olursa olsun bütün devrimci güçleri, bütün devrimci kitleleri bir araya getiren, büyük çeşitliliğe, hatta karmaşıklığa sahip (kesinlikle Marksist-Leninist örgütlerin monolitikliğinden uzak, hatta onların tam tersi) federatif tipte bir öz-örgütlenme olabilir mi ve bu örgütlenme ülke ve dünya siyasetinde kendi çapı oranında bir rol oynayabilir mi?

2. Böyle bir örgütlenmenin olabilmesi, bu yazıda giremeyeceğimiz ölçüde sayısız unsuru bir araya getirmenin yanısıra, ister istemez bir federatif yapının, emredici değil, ama koordinasyonu sağlayan bir merkezini de gerektirecektir. Böyle bir merkez olacaksa, bunun rotasyona dayanması ve azami altı aylık dönemlerde görev yaptıktan sonra bütünüyle değişmesi zorunludur. Böyle bir örgütlenmeye gitmek gerekir mi? Yoksa bugüne kadar olduğu gibi, gizli hiyerarşilere sırt dayayanların statükosunu sürdürmek ve kendimizden memnun olmak daha mı iyidir?
Yani?

Bireylikler, sayı:1, Mart-Nisan 2005

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI