Fransız Devrimi, Kıyaslama ve Benzetmeler

Alexis de Tocqueville, Eski Rejim ve Devrim,
çev: Turhan Ilgaz, İmge kitabevi, 2. baskı, Ağustos 2004

Fransız Devrimi, bugüne kadar, çok sayıda yazar, düşünür ve tarihçi tarafından, çeşitli yönleriyle incelenmiş, irdelenmiş, hatta didik didik edilmiştir. Ne var ki, bütün bu inceleme ve araştırmaların, zamanımızdan yaklaşık yüz elli yıl önce yayımlanmış, tarihçi ve siyaset bilimcisi Tocqueville’nin kitabının geniş bakışlılığına ve derinliğine ulaşabildiklerini sanmıyorum. Öyle ki, bu büyük eseri kapsamlı ve eksiksiz bir şekilde tanıtmak bile, bana, neredeyse bir kitabın boyutlarını bulurmuş gibi geliyor. Bu yüzden ben bu yazıda, böylesi kapsamlı bir tanıtma ve incelemeye girişmeyeceğim. Kitaba önsöz yazan tarihçi Mehmet Ali Kılıçbay, konunun üzerinde durduğundan, kitabın içeriğinden hareketle, Fransız Devrimi’nin bir “burjuva devrimi” olup olmadığı tartışmasına da girmeyeceğim. Burada, sadece, Kılıçbay’ın, Fransız Devrimi’nin “burjuva devrimi” olmadığı yargısına katıldığımı belirtmekle yetineyim. Ben bu yazıda, sadece, kitapta eski rejime ve Devrime ilişkin belirtilen çeşitli noktaların, daha sonraki devrimlerde ve günümüz toplumlarında gözlediğimiz kimi benzerliklerine dikkat çekmekle yetineceğim. Ama önce, kitabın bir başka özelliğine daha değinmeyi gerekli görüyorum.

Toplumsal bir İnceleme
Aynı zamanda edebi bir eser olabilir mi?

Evet olabilir. En azından Tocqueville’nin bunu başardığını söyleyebiliriz. Anlatımı bir edebiyat yapıtı tadındadır. Yazar, eski ve yeni toplumu, bu toplumlarda yer alan sınıfları, sınıfların kendilerini ifade ettikleri belgelere dayanarak ve müthiş bir gözlem gücüyle, sanki birer bireyi anlatırmış gibi karşımıza getirmektedir. Soyluluğu, bütün üstün yanları, zaafları ve çöküşüyle, öylesine güzel tasvir etmektedir ki, soylular sınıfı, gözünüzün önünde, soylu bir aile babası olarak, bütün duyguları, tereddütleri ve kişiliğiyle tecessüm etmektedir. Aynı şekilde, krallık çevresi, kraliyet memurları kesimi, aydınlar, çoğunlukla kodamanlar diye adlandırdığı burjuvazi de öyle. Bulunduğu sınıfsal konum nedeniyle, köylüler ve “avam” diye adlandırdığı yoksul halk kesimi için aynı başarıyı gösterebildiğini söyleyemeyeceğim ne yazık ki.

Tocqueville’nin başarısının, bence, yığınla belgeyi taramış olmasının ötesinde, iki sırrı vardır. Bunlardan biri, Devrim öncesindeki ve Devrim sırasındaki sınıfların her birine, diğer sınıfların gözünden bakabilme becerisini gösterebilmiş olmasıdır. Bir bakıyorsunuz, yazar, kral ve çevresinin yanına geçmiş, topluma ve sınıflara oradan bakıyor; biraz sonra bir de bakıyorsunuz, soyluların yanına geçmiş, diğerlerini oradan temaşa ediyor; sonra aynı şeyi halkın safına geçerek, aydınların safına geçerek, kilisenin safına geçerek, burjuvazinin safına geçerek yapıyor. Bu, muazzam bir empatiyi ve içgörüyü gerektiren, çok zor bir iştir. Bununla bağlantılı olarak, başarının ikinci önemli nedeni ise, yazarın, adeta kendi ruhuyla, yaşadığı dönemden altmış yıl önce gerçekleşmiş bir olayın ruhunu birleştirmeyi becerebilmesidir. Kral gibi, aristokrasi gibi, burjuvazi gibi, aydınlar gibi, daha az başarılı olmak üzere köylüler ve sıradan şehir halkı gibi düşünebilip, hissedebilmek, sanki o anı ve olayları bizzat yaşıyormuş gibi, etinde kemiğinde hissederek yazabilmek ve bizlere de aynen böyle duyurabilmek. Yaşamadığı bir dönemin sınıflarının ruhuna ve toplumsal atmosferine böylesine girebilmek, böylesine nüfuz edebilmek, aynı acıları onlarla birlikte duyabilmek, her acıyı ve mutluluğu kendi ruhuna soğurabilecek çok güçlü bir ruhsal yapıyı gerektirir gibi geliyor bana.

Tocqueville’yi okurken, sanki heyecanlı bir filme kendinizi kaptırmışçasına, yaptığı edebi, çoğu zaman ürkütücü, gizemli, heyecan verici betimlemelere kapılıp, onunla birlikte yürüyor, onunla birlikte gülüyor, onunla birlikte hayret ediyor, onunla birlikte acı çekiyor, şimdi vereceğimiz örnekte olduğu gibi, tarihsel karanlıkların ya da sislerin içinde yol alıyorsunuz (burada, elbette Turhan Ilgaz’ın başarılı çevirisinin hakkı da verilmelidir): “… hükümet (in)… eylem alanı devasa boyutlardaydı ama henüz burada çekingen adımlarla, karanlık ve bilinmez bir yerdeymişçesine yürüyordu. O zamanlar, bütün erklerin sınırlarını gizleyip bütün hakların çevresinde hüküm sürerek kulların girişimlerine yardım eden bu korkutucu karanlıklar, çoğu zaman da özgürlüğün savunulmasına yardımcı oluyorlardı.” (s.185) Toplumsal sınıfların konum ve tutumlarını, bir tiyatro sahnesindeymişçesine size seyrettirmesindeki şu beceriye ne demeli: “Halk yüz kırk yıldan beri toplumsal sorunların tartışıldığı sahneye çıkmamış olduğu için, onun artık bir daha orada boy gösterebileceğine de tümden inanılmaz olmuştu; onu onca duyarsız görmekten, sağırlığına hükmediliyordu; öyle ki, yazgısıyla ilgilenmeye başlanıldığında, onun karşısında, sanki orada değilmiş gibi onun hakkında konuşulmaya koyulundu. Sanki, söylenenler yalnızca onun üstünde konumlanmış kişiler tarafından işitilmek zorundaydı ve çekinilmesi gereken yegâne tehlike de söylenilenlerin o kişilerce iyi anlaşılmamasıydı.” (s.275)
Tocqueville’nin en büyük başarılarından biri, bugünkü akademisyenlerin çoğunun tersine, anlaşılmama değil, anlaşılma kaygı ve çabasıdır. Onu, benim gibi orta düzeyde eğitimi ve zekâsı olan herkesin rahatlıkla anlayabileceğini sanıyorum. Bugünkü, kendi aralarında özel ve soyut bir dil yaratıp, bu dil üzerinden kendi anlaşılmazlıklarını kendi kendilerine tartışan akademisyenlerin tam zıddıdır o. En karmaşık toplumsal durumları bile, mümkün olduğu kadar hayattan örneklerle ve anlaşılır kılmak için bütün yeteneğini kullandığı izlenimine kapılıyorsunuz onu okurken. Anlatımının sadeliğiyle, en karmaşık durumları bile anlaşılır hale getirmenin üstesinden gelmiş. Bugünkü akademisyenlerle onu karşılaştırdığımda, geçtiğimiz yüz elli yıl içinde,  diğer şeyler gibi, toplumsal bilimlerin de ilerleme değil, gerileme kaydettiği düşüncesine kapılmaktan kendimi alıkoyamadım.
Şimdi, doğrudan içeriğe girelim.

Merkeziyetçiliğin sürekliliği

Başta da belirttiğim gibi, bu yazıda, kitabın çeşitli konulardaki saptamalarını, daha sonraki devrimler ve bugünkü durumlarla kıyaslamayı amaçlıyorum. Başta, yazarın da üzerinde önemle durduğu merkeziyetçilik konusu geliyor.
“Merkezileştirmenin… hiçbir şekilde devrim kazanımı olmadığını savunuyorum. Bu, tam tersine, eski rejimin bir ürünüdür ve şunu da ekleyeceğim ki, eski rejimin siyasal yapılanışının Devrim’den sonra da yaşayabilmiş olan yegâne kısmıdır, çünkü bu Devrim’in yarattığı yeni toplumsal düzenle bağdaşabilen yegâne kısmıdır.” (s.91)
“Hemen hepsi de burjuva olan devlet memurları, kendilerine özgü zihniyetleriyle… daha o zamandan bir sınıf oluşturmaktadırlar. Bu, yeni toplumun, çoktan oluşmuş ve yaşamakta olan aristokrasisidir. Yalnızca, devrim alacağı yeri boşaltsın diye beklemektedir.” (s.128)

“Aldığı biçimlerden bir çoğunu Devrim’e eski rejim sağladı; Devrim bunlara yalnızca dehasının vahşetini ekledi.” (s.290)

“Merkeziyetçiliği yıkıntıların içinden çıkartıp restore ettiler; ve merkeziyetçilik bir yandan ayaklanırken, geçmişte onu sınırlayabilmiş olan her şey yıkılmış kaldığından, krallığı devirebilmiş bir ulusun bizatihi bağrından, birdenbire, krallarımızdan hiçbirinin kullanmamış olduğu ölçüde daha geniş, daha ayrıntılı, daha mutlak bir iktidarın çıktığı görüldü.” (s.309)

“Egemen düştü, ama eserinin içindeki en temel şey ayakta kaldı; hükümeti öldü, idare sistemi yaşamaya devam etti.” (s.309)

“Daha önce bir dolu ikinci erklere, düzenlemelere, sınıflara, mesleklere, aile ve bireylere dağıtılmış ve sanki bütün toplumsal bünyeye yayılmış olan bütün yetke ve etkime parsellerini kendi tekliği içine çekip yutan devasa bir merkezi iktidar görürsünüz. Roma imparatorluğunun yıkılışından beri yeryüzünde böylesi bir iktidar görülmemiştir. Bu yeni gücü devrim yarattı ya da daha doğrusu bu güç sanki kendiliğindenmişçesine devrimin yaptığı yıkımdan çıktı.” (s.57)
Söylenenler yeterince açık. Merkeziyetçiliğin devrimden mi, yoksa devrimin yenilgisinden mi çıktığı, ayrı ve uzun bir tartışmanın konusudur. Ben elbette ikinci teze yatkınım. Gerçi, Tocqueville de, son alıntının son cümlesinde, bu konuda tereddüte düşmüş olacak ki, “daha doğrusu bu güç… devrimin yaptığı yıkımdan çıktı” demektedir. Buna katılmak mümkündür.

Söylenenlerin ışığında, Sovyet devrimine ve Türk modernleşmesinin bir adımı sayılabilecek olan cumhuriyetin kuruluşuna bakalım. Aynı şekilde, Rus devriminin hemen ardından korkunç bir merkezi iktidar doğmamış mıdır? Ve bu merkezi iktidarın temelleri, daha çarlık Rusyası zamanında, çarlık bürokrasisi tarafından atılmamış mıdır? Bolşevikler, devraldıkları bu merkeziyetçi yapıyı, en son sınırına kadar geliştirmemişler midir? Keza, Türk modernleşme hareketi ve buna bağlı olarak merkeziyetçi devlet, bizzat Osmanlı sultanlarının katkılarıyla, daha 19. yüzyılda kazırlanmamış mıdır? Önce İttihatçılar, sonra Kemalist cumhuriyetçiler, bu merkeziyetçi yapıyı devralıp, modern bir ulus devletin merkeziyetçi siyasi yapısı olarak geliştirmemişler midir?

İdarenin Kesintisizliği

“Bunun nedeni, 89’dan beri, siyasal yapılanmaların yıkıntıları arasında idari yapılanmanın her zaman ayakta kalmış olmasıdır. Kişi olarak hükümdar ya da merkezi iktidarın aldığı biçimler değiştiriliyordu, ama işlerin günlük akışı ne sekteye uğruyor ne de etkileniyordu; herkes, özel olarak kendisini ilgilendiren küçük sorunlarda, aşinası olduğu kural ve usullere uymaya devam ediyordu.” (s.301)

“Her ihtilalde idarenin kafası koparılmış bile olsa, bedeni dokunulmamış ve canlı kalıyordu; aynı memuriyetler aynı memurlar tarafından ifa ediliyorlardı; bunlar kendi anlayış ve pratiklerini siyasal yasaların çeşitliliği boyunca taşımaktaydılar. Kral adına, ardından cumhuriyet adına, nihayet imparator adına yargılıyor ve idare ediyorlardı. Sonra, felek çemberine aynı deviri bir daha yaptırınca, aynı memurlar aynı şekilde, kral için, cumhuriyet için ve imparator için idare etmeye ve yargılamaya yeniden başlıyorlardı; çünkü efendinin adının onlar için ne önemi vardı ki? Onların görevi yurttaş olmaktan çok, iyi idareciler ve iyi yargıçlar olmaktı. Dolayısıyla ilk sarsıntı geçer geçmez, ülkede hiçbir şey yerinden oynamamış gibi görünüyordu.” (s.301-302)

Bu satırlar ışığında, Rus Devriminin ilk günlerinde, dış işleri memurlarının Troçki’ye anahtarları vermeyi reddeden kısa süren direnişlerinin ardından, bütün bakanlık kapılarının Bolşevik görevlilerine açılıp, eski idari yapının, bu sefer Bolşevikler için nasıl tıkır tıkır işlediğini hatırlayalım; Troçki’nin, ünlü kızıl ordusunu “kurarken”, başta Tukaçevski olmak üzere, eski çarlık ordusunun subaylarını nasıl istihdam ettiğini, daha doğrusu, aslında kızıl ordunun çarlık ordusunun biricik devamı olduğunu saptayalım (bugünkü Rus ordusunun kızıl ordunun biricik devamı olduğunu saptadığımız gibi); Lenin’in ilk işlerinden birinin, fabrikaların üretimlerini sürdürebilmelerini sağlamak için, bütün görevlilerin yerli yerinde kalmaları gerektiğini, sadece “işçi denetimi”ne (daha sonra o da kaldırıldı) tabi olmalarını istediğini hatırlayalım; Mao Zedung’un, Pekin’e girmeden önce yayımladığı tamimi hatırlayalım, o da, bütün devlet görevlilerinin işlerine devam etmelerini istiyordu, ettiler de. Keza, Türkiye cumhuriyeti ordusunun, Osmanlı ordusunun devamı, devlet mekanizmasının da, Anadoluda kalan kısmıyla ve istanbul’un alınışından sonra da bütünüyle, Osmanlı devlet çarkının devamı olduğunu, Kemalist siyasi kadroların İttihatçılardan, İttihatçı kadroların Osmanlı devlet çarkından devşirildiğini bir kere daha anımsayalım.

Özgürlük ve eski rejimler

“Eski rejimin bir kölelik ve bağımlılık dönemi olduğunu sanmak büyük bir hatadır. O dönemde günümüzden çok daha fazla özgürlük hüküm sürüyordu.” (s.196)

“Yukarda işaret ettiğim savunma imkânlarından çoğu, gerçekten de onun [avamın, G.Z.] erimi dışındaydı; bu imkanlardan yararlanabilmek için, insanın toplum içinde görünebilecek bir konuma ve kendisini duyurabilecek bir sese sahip olması gerekiyordu. Ama avamın dışında, Fransa’da, eğer yüreği elveriyorsa itaat etmemek için maraza çıkaramayacak ve daha da eğilerek direnemeyecek hiç kimse yoktu.” (s.194)

“Fransa bugün yaşadığımız sağır mekân haline henüz gelmemişti; tersine, siyasal özgürlük ortamı görünmemekle birlikte, fazlasıyla ses getiriyordu ve sesini yükseltmek, uzaktan işitilmiş olmak için yetiyordu.” (s.191)

“Böylece kısıtlanmış ve çarpıtılmışken bile, özgürlük yine de verimliydi. Merkezileşmenin, bütün kişilikleri gitgide daha çok eşitlemek, yumuşatmak ve renksizleştirmek üzere çalıştığı bir zamanda bile, çok sayıdaki tekil kişilerin doğuştan gelen orijinalliklerini, renklerini ve farklılıklarını özgürlük korudu, yüreklerindeki özsaygısını özgürlük besledi ve utkunun verdiği tadın, çoğu zaman her türlü tada üstün gelmesini yine özgürlük sağladı.” (s.196)

Bu satırları okuyan herkes, eminim ki, açıktan ya da gizlice, başka toplumların eski rejimlerine doğru zihni bir yolculuk yapacaktır. Çarlık Rusya’sında devrimciler, bazen idam edilip, öldürülmelerine rağmen, esasen Sibirya’ya sürgün ediliyorlardı. Bolşevik Rusya’da, özellikle Stalin döneminde ise topluca katledildiler. Basın özgürlüğü üzerindeki çarlık sansürüne rağmen bir çok yayın çıkıyor ve birçok şey yazılabiliyordu. Sovyet Rusya’da düşünce ve yazma özgürlüğü tamamen ortadan kaldırıldı. Çarlık Rusya’sında, birçok siyasi parti, türlü kısıtlamalara rağmen faaliyet gösterebiliyor, Bolşevik partisi Duma’da bir grup bile bulunduruyordu. Sovyetler Birliği’nde bu özgürlük de toptan ilga edildi. Osmanlılar döneminde, sansüre rağmen, çok sayıda yayın çıkabiliyor, birçok şey yazılıp çizilebiliyordu. Öyle ki, Abdülhamit bunlarla başa çıkabilmek için, baskıdan çok, satın alma yoluna gidiyordu. Cumhuriyet döneminde, cumhuriyetçi basının dışında basın ve yazma özgürlüğü büyük bir baskı altına alındı. Abdülhamit döneminde muhalifler, türlü baskılara ve sürgün cezalarına rağmen, devlet kademelerinde ve orduda barınabiliyor, faaliyetlerini istedikleri gibi sürdürüyorlardı. Cumhuriyet döneminde her türlü muhalefet büyük baskı altına alındı, şiddetle cezalandırıldı. Daha kapsamlı bir yazıda, başlı başına bir konu olarak ele almak doğru olacaktır ama, burada, Tocqueville’den farklı olarak, yeni rejimlerdeki bu durumun, devrimin değil, devrimin yenilgisinin ürünü olduğunu kısaca belirtmekten kendimi alamayacağım.

Devrimin yüce kalkışı ve  zelilce oturuşu

Bence bir edebiyat şaheseri olan ve sınıfsal konumu nedeniyle Devrime karşı olduğu halde Devrimi onun taraftarlarından çok daha güzel ve parlak tanımlayan yazarın şu satırlarını bir kere daha okuyalım:

“Eski rejimin sonlarına doğru bu iki tutku da [eşitlik ve özgürlük, G.Z.] aynı şekilde içtendir ve aynı şekilde canlı görünmektedir. Bunlar devrimin girişinde karşılaşırlar; o zaman birbirlerine karışıp bir an için ayrılmaz olurlar, bu temasla birbirlerini ısıtırlar ve nihayet bir kalemde Fransa’nın yüreğini tutuştururlar. Bu, 89’dur, hiç şüphesiz deneyimsizlik, ama aynı zamanda cömertlik, coşku, yiğitlik ve yücelik zamanıdır, onu yaşamış olanların ve bizim yitip gitmemizden çok daha sonra da insanların bakışlarını hayranlık ve saygıyla kendisine doğru çevireceği o ölümsüz andır. Böylece Fransızlar, özgürlük içinde eşit olabileceklerine inanacak kadar davalarından ve kendilerinden memnundular. Dolayısıyla her yerde demokratik kurumların ortasına özgür kurumlar yerleştirdiler. İnsanları kastlar, loncalar, sınıflar halinde bölen ve haklarını yaşam koşullarından da daha eşitsiz kılan o yıllanmış yasa düzenini yerle bir etmekle kalmadılar, ama, kendi kendisinin efendisi olma hakkını ulusun elinden almış ve her Fransızın yanıbaşına eğitmeni ve vasisi olsun diye ve gerektiğinde onu ezsin diye hükümeti yerleştirmiş olan öteki yasaları da, krallık erkinin daha yeni eserlerini de bir kalemde parçaladılar. Mutlak hükümetle birlikte merkeziyetçilik de düştü.

“Ama devrim’i başlatmış olan bu gözüpek kuşak, böyle girişimlere kalkışan her kuşağın başına geldiği gibi, dağıtıldığı ve bıktırıldığı zaman; bu türden olayların doğal akışı uyarınca anarşi ve halk diktatörlüğünün göbeğinde özgürlük aşkı yıldırılıp zayıflatıldığında ve de mahvolan ulus sanki elleriyle yoklarcasına efendisini aramaya başladığında, mutlak yönetimde yeniden doğmak ve temellenmek üzere, devrim’in hem sürdürücüsü hem de yıkıcısı olacak kişinin [Napolyon Bonaparte, G.Z.] dehasının güçlük çekmeden keşfettiği akıl almaz kolaylıklar buldu.” (s.308-309)

Bütün bu harika betimleme ve saptamalara rağmen, Tocqueville’nin çok temel bir noktada yanıldığını söyleyeceğim. O, devrime biraz uzaktan ve toptancı bakmakta ve dolayısıyla onun içinde, birbiriyle kıyasıya mücadele halinde olan iki unsuru ayırt edememektedir. Bu, ihtilalci halk ve Jakoben bürokrasi unsurlarıdır. Dolayısıyla, özgürlük aşığı Fransızları dağıtan ve bıktıran ve ardından da efendisini aramaya yönelten, 1789 ile 1794 arasındaki “anarşi ve halk diktatörlüğü” dönemi değil (bu dönemde halk iktidarı ile Jakoben iktidarı henüz içiçedir), “anarşi ve halk diktatörlüğü”nü ezip kendi diktatörlüğünü ilân eden Jakobenlerdir ve zaten terör dönemi, bu diktatörlüğün eseridir.
Bu önemli nokta bir yana, yazarın yukardaki satırlarını ve Napolyon Bonaparte saptamasını okuyunca, kimin aklına, kurucu bürokrasilerin eserini sürdüren Stalin, İsmet İnönü ya da Deng Siao Ping gelmez.

Peki, şu satırları okuduktan sonra, aklınıza kim gelecek bakalım:

“İhtilallerin içine her zaman ille de kötüden betere doğru giderken düşülmez. Çoğu zaman karşılaşılan şey, hiç yakınmadan ve sanki onları hissetmiyormuşçasına en bezdirici yasalara tahammül etmiş bir halkın, ağırlıkları biraz hafiflediği anda bunları şiddetle kaldırıp atmasıdır. Bir ihtilalin alaşağı ettiği rejim, hemen hemen her zaman o rejimi önceleyen rejimden daha iyidir ve deney, kötü bir yönetim için en tehlikeli anın, genellikle kendini yenilemeye başladığı an olduğunu öğretmektedir. Uzun süren bir baskı döneminden sonra tebaasını rahatlatmaya girişen bir hükümdarı ancak büyük bir dahi kurtarabilir. Kaçınılmazmış gibi sabırla katlanılan kötülük, ondan kurtulma fikri tasarlandığı anda tahammül edilmez görünür.” (s.269-270)

Benim aklıma Gorbaçov geldi!

Gün Zileli

Virgül, sayı:80, Ocak 2005

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI