Mağlupların Tarihinden: Şeyh Sait *

Cumhuriyet tarihine “Şeyh Sait ayaklanması” diye geçen olay, 13 Şubat 1925 günü, Ergani’nin Piran köyünde başladı. Şeyh Sait ve adamları köye konuk gelmişlerdi. Jandarma, Şeyh Sait’in bazı adamlarının cinayetten aranmakta olduğunu iddia ederek tutuklamaya kalkıştı. Bunun üzerine silahlı çatışma patlak verdi. Bu olaydan sonra Şeyh Sait ve ona katılan aşiretler, bölgedeki birçok kasabayı ele geçirdiler.

Bundan sonra, isyan karşısında başarısız olduğu ileri sürülen Fethi Okyar hükümeti düşürüldü ve Atatürk’ün de desteğiyle, sertlik yanlısı İsmet İnönü hükümeti kuruldu. Yeni hükümetin ilk işi, bütün özgürlükleri ortadan kaldıran ve basını baskı altına alan Takriri Sükun Kanununu çıkartmak oldu. Seferberlik ilân edildi ve terhis olmuş erat yeniden askere alındı. İsyanda “İngiliz parmağı” olduğu kuşkusunu el altından yayan hükümet, yine el altından Fransız Hükümetiyle anlaşarak, Fransa’nın denetimindeki Hatay’dan asker sevkiyatı sağladı. Bu tarihten on üç yıl sonra, isyan ettikleri gerekçesiyle büyük bir katliama uğrayacak olan Dersim’li Zazalardan oluşturulan milis güçleri de, isyana karşı bölgeye sevkedildi. Mezhep farklılıklarına karşı olduğunu ifade eden Cumhuriyet Hükümeti mezhep farklılıklarını yeri geldiğinde ustaca kullanmasını biliyordu.

İsyan, Nisan ayının başlarında bastırıldı. Şeyh Sait ve yanındakiler Varto’nun kuzeyindeki Çarburuh köprüsü cıvarında esir alındılar. Metin Toker’in anlattığına göre (Şeyh Sait ve İsyanı, Bilgi Yayınevi, 2. Basım, Temmuz 1994), Şeyh Sait’e kötü muamele yapılmadı. Şeyh Sait’in yakalandıktan sonra Diyarbakır’a getirilişini şöyle anlatıyor Toker:

“Şeyhler ve arkadaşları İçkale kapısına götürülmüşlerdi. Orada atlarından indirildiler. Yaya olarak, kendilerini bekleyen erkânın huzuruna iletildiler. Bir heyecan dalgası etrafı kaplamıştı. Şeyhlere iyi muamele edildi.
“Mürsel Paşa, Şeyh sait’e sordu:
” – Hoş geldiniz. Yolculuğunuz nasıl geçti? Yorulmadınız ya?
” Şeyh Sait şu cevabı verdi:
” – Sefer zahmettir.
“…
” – Hastalandığınızı duydum. Şimdi nasılsınız?
” – Hamdolsun, iyiceyim.
” – Yemek yemeğe başladınız mı?
” – Hayır. Henüz ürküyorum.
” – O halde tedavinize devam etsinler. Doktorlar bakıyorlar, değil mi?
” – Evet. Allah hepsinden razı olsun.” (Age, s.135-136)

Yeniden kurulan İstiklal Mahkemeleri tam yetkiyle donatılmıştı. Verilecek idam hükümleri, temyizsiz olarak ve Meclis’te onaylanmaksızı5n, anında yerine getirilecekti. İlk mahkemede, isyanı bir Kürt devleti kurmak amacıyla kışkırttıkları iddia edilen Seyit Abdülkadir ve diğer beş kişi idama mahkum edildiler ve dört gün sonra asıldılar. Asılanlardan Avukat Hacı Ahta, sehpada, “yaşasın Kürt mefkuresi! Yaşasın Kürdistan!” diye bağırdı (Age, s.149).
Şeyh Sait ve diğerlerinden oluşan çok daha kalabalık grubun yargılanmasına bu idamlardan sonra başlandı. Şeyh Sait, ısrarla, bir Kürt devleti kurma amacında olduklarını reddetti ve şeriatı geri getirmeyi hedeflediğinde diretti. Metin Toker, onun bu yolla idamdan kurtulmaya çalıştığını ileri sürmektedir.

Şeyh Sait, yargılama boyunca vakur bir tutum takındı. Sorgusu sırasında, “şeriatımız yolunda ölürsek dinsiz gitmeyiz” (s.151) dedi. Mahkeme başkanının, “Müslümanı Müslümana kırdırmak caiz midir” sorusuna, “Hazreti Ali itbaı, Hazreti Muaviye’nin itbaı kardeş değil miydi” karşılığını verdi (s.152).

28 Haziran’daki son celsede İstiklâl Mahkemesi, Şeyh Sait ve birçok şeyh de dahil olmak üzere 47 kişinin idamına karar verdi. İdamlar, 28 Haziran’ı 29 Haziran’a bağlayan gece, Diyarbakır’ın Siverek Kapısında gerçekleştirildi.
Şeyh Sait, hücresinde gazetecilerle görüştürüldü. Gazetecilerin soruları üzerine, iki karısı ve beşi kız olmak üzere on çocuğu olduğunu söyledi. Gazetecilerin isteği üzerine defterlerine Arapça harflerle, “Asıldığına hiç acıma. Zira, Allah ve din uğrunadır” diye yazdı (s.167).

İdama götürülürken, Mahkeme üyesi Ali Saip Bey ile Şeyh Sait arasında şu konuşmalar geçti:

” – Saip Bey, hani doğruyu söylersem beni kurtaracaktın?
” Gece yapılan konuşmalarda Şeyh Sait’in Ali Saip Beyi, kurtulduktan sonra, Hınıs’a kuzu yemeğe davet ettiği anlaşılıyordu. Saip Bey:
” – Ne yapalım Sait Efendi, seninle Hınıs’ta kuzu yiyemeyeceğiz, dedi.” (s.168)
Hınıs’ta kuzu yeneceğinin anlaşılmasından daha önemli nokta, İstiklâl Mahkemesi üyelerinin, aynı zamanda, duruşma aralarında bir polis sorgucusu gibi çalışıp, sanıkları, hayatlarının kurtarılması karşılığında itirafa teşvik etme türü görevleri de yerine getirdikleridir. Bu, bana, 1952 yılında Stalinist polis tarafından sürdürülen Çekoslovakya tasfiyelerinin sonucunda yapılan yargılamalarda, hükümetçe belirlenmiş sahte avukatların, sanıklara, eğer itirafta bulunurlarsa hayatlarının kurtulacağını telkin etmelerini hatırlattı. Galiplerin yöntemlerinin her yerde aynı olduğu anlaşılıyor. Devam edelim:

“Sait, mahzun, serzenişe devam etti:
” – Ben doğruyu söyledim. Cezamı hafifletmeliydin.
” Ali Saip Bey takıldı:
” – Şeyh Efendi, bundan daha hafif ceza olur mu?
” İdam yolunda bu, katı bir alay idi. Sait, acı bir gülüşle karşıladı bunu:
” – Bundan daha ağırını söyle bakalım, Saip Bey.
” Başını salladı:
” – Artık kuzu filan kalmadı. Ne olurdu, Edirne’de 101 sene verseydin.
” Pazarlığın bir şartının bu olduğu belliydi.” (s.168)

Ne olabilirdi bu pazarlık? Şeyh Sait, Ali Saip Bey’in, kendisini “isyana sevk eden amillerin ne olabileceği” sorusu üzerine, Sebilürreşat ve Tevhidiefkâr gazetelerinin adını vermiş, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın programını beğendiğini söylemiş ve aynı celsenin sonunda Savcı, Şeyh Sait’in ifadesinde geçen gazete ve yazarların yargılanmasını talep etmişti (s.160-161).

Metin Toker’in anlattığına göre, idamları görmek için toplanan kalabalığın arasında subaylar, eşleri ve kızları, önemli bir yekun tutuyordu ve özellikle bunlar, her idamda alkışlarla ortalığı velveleye veriyorlardı (s.169-170). O sırada, mahkeme üyesi Müfit Bey, idamı yaklaşan Şeyh Sait’e, “Sait Efendi, beni mi daha çok seversin, Saip’i mi” diye sordu. Şeyh Sait şöyle cevap verdi:

” – Saip Beyi, sonra seni. Seninle çok sevişmiştik. Reisten de Allah hoşnut olsun. Süreyya Beyi de severdim.” (s.169)

Verilen sözlere kanması ve ve cellatlarını bile sevebilmesi, Şeyh Sait’in, kendilerini asanlardan çok daha temiz ve büyük bir yüreğe sahip olduğunun kanıtı değil midir?

Gün Zileli

Postimlasız, sayı:1, Kasım-Aralık 2004

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI