Yön, Leninizm, Kemalizm, MDD’cilik ve Ulusalcılar

Bu yazı, Gökhan Atılgan’ın Yön-Devrim Hareketi (Tütsav, Aralık 2002) adlı kitabından yola çıkılarak yazıldı. Üzerinde durmak istediğim, üç ana nokta var. Birincisi, Yön hareketinin erken dönemindeki (1961-1965) temel tezlerinin Leninist tezlerle benzerlikleri ya da benzemezlikleri; ikincisi, Yön hareketiyle Kemalizmin ilişkileri; üçüncüsü ise, Yön ile MDD’cilik ve bugünkü ulusalcılar arasındaki ilişkiler ve Gökhan Atılgan’ın deyişiyle, “bugün, küreselleşmeye karşı ‘ulusal solcu’ bir model öneren siyasal akımların tezlerinde ve benimsedikleri stratejide Yön-Devrim hareketinin izleri”nin gerçekten “kolayca sezilebilmekte” (s.9) olup olmadığıdır.

Yön ve Leninizm

Lenin, iktidara, işçi devrimi ve sosyalizm söylemiyle gelmişti. Ne var ki, reelde oluşan rejim ve Sovyet sistemi, üretim araçlarını devletleştirerek hızlı bir kalkınma stratejini hedefleyen devletçi bir sistem olmaktan öteye gidemedi. Lenin, Rusya’nın geriliği koşullarını ileri sürerek, Alman devlet kapitalizmini örnek aldıklarını açıkladı. Ona göre, böylesi bir devletçilik ve sanayileşme, aynı zamanda işçi sınıfının gelişmesini de sağlayacaktı. Bence bu sonuncusu, artık iyice geri plana düşmüş işçi sınıfı söyleminin anılarına saygıdan öteye fazla bir anlam ifade etmiyordu. Olan, objektif olarak, Rusya’nın ilerlemeci aydınlarının iktidara gelerek, geri Rusya’yı, devasa bir hamleyle ileri bir sanayi ülkesi haline getirme girişimiydi. Bundan sonra da zaten sosyalizm, somut pratikte, hızlı kalkınmayı sağlayan devletçi sistemlerin adı oldu.
Bolşevikler başından beri bunu mu öngörmüşlerdi, yoksa olayların gelişmesi içinde mi böyle bir noktaya savrulmuşlardı, bugün hâlâ tartışma konusudur. Ancak bilinen gerçek, Lenin ve Troçki’nin, kapitalizmi geliştirmeye hizmet eden aşamacı evrim teorisine karşı çıkıp, doğrudan iktidarı alarak, kapitalizm aşamasını atlayan bir sosyalist devrim yoluyla ülkeyi devletçi gelişme yoluna soktuklarıdır. Lenin ve Troçki’nin sosyalist devrim teorisi, kısaca böyle bir şeydi ya da pratikte böyle bir şey oldu. Bundan sonra da, dünyanın çeşitli ülkelerinde, ya komünist elitler ya da küçük burjuva elitler eliyle, sosyalist devrimler yürürlüğe kondu.
Ne var ki, Lenin’in halefi Stalin, anlayış olarak, Lenin ve Troçki’dense Menşeviklere daha yakındı. O da Menşevikler gibi, “aşamaların” atlanamayacağını düşünüyordu. Bu yüzden, 1930’lardan itibaren, Lenin ve Troçki’nin sosyalist devrim tezinin yerine, Bolşeviklerin Ekim darbesi öncesindeki resmi tezlerini, burjuva demokratik devrim (emperyalizmin baskısı altındaki ülkelerde milli demokratik devrim) tezini koydu. Komünist partiler, Avrupa ülkelerinde, “Halk Cepheleri” adı altında, burjuvaziyle ittifaka sevk edilirken, üçüncü dünya ülkelerindeki komünist partiler ya da küçük burjuva radikal hareketler, “milli” burjuvaziyi izlemeye zorlandı. Lenin’in ve Troçki’nin sosyalist devrim ya da sürekli devrim tezleri rafa kaldırıldı. Hatta neredeyse sosyalizm sözcüğü bile. 1930 ve 1940’ların egemen söylemi demokrasi, 1950’lerin egemen söylemi barış oldu.
Stalinizm, Bolşevik gelenek içindeki en sağ eğilimi temsil eder. Nitekim, Stalin’den sonra iktidara gelen Kruşçev ve onu izleyen Sovyetler Birliği yöneticileri, rotayı yeniden bir miktar sola kırarak, en azından üçüncü dünya ülkelerinde kapitalist olmayan kalkınma yolu tezini geliştirdiler. Stalincilerin ya da o zamanki Maocuların “revizyonist” bir tez olduğu iddialarına rağmen, aslında bu tez, yeniden Leninizme dönme çabalarının bir ürünüdür. Çünkü bu tez, Stalinist aşamalar teorisinin tersine, Lenin ve Troçki’ye benzer bir şekilde, üçüncü dünya ülkelerine, kapitalist evrim yolunu değil, (Sovyetler Birliği’nin desteğiyle) kapitalizm aşamasını atlayarak bir süreç içinde devletçi sosyalizmi kurma yolunu gösteriyordu. Bu dönemde, sömürge ve yarı-sömürgelerdeki emperyalizm ve kapitalizm karşıtı kalkışmalar ve bu ülkelerde iktidara talip radikal elitlerin ortaya çıkışı da bunu teşvik ediyordu.

Doğan Avcıoğlu’nun fikri önderliğini yaptığı Yön hareketi, dünya çapında bir anti-emperyalist ve anti-kapitalist dalganın yükseldiği ve üçüncü dünya ülkeleri için temel paradigmanın kalkınma olduğu (Sovyet sanayileşmesi, kalkınmacı aydınların gözünü kamaştıran bir örnekti o sıralar), aynı zamanda 27 Mayıs darbesinin yarattığı elverişli koşullarda doğdu ve gelişti. Avcıoğlu’nun ve Yön hareketinin savunduğu tez, Sovyetler Birliği yönetici ve ideologlarının üçüncü dünya ülkeleri için ortaya attıkları kapitalist olmayan kalkınma yolu teziyle neredeyse tamamen örtüşüyordu. Yön bunu, kalkınma için yeni devletçilik yolu olarak adlandırmıştı. Yön, bu teze bağlı olarak, doğaldır ki, Sovyetler Birliği’ni en yakın müttefiki ve desteği olarak görüyordu.
Yön hareketinin erken döneminin temel söylemi, sanıldığının tersine, milli demokratik devrim ya da daha sonraki dönemlerde kendisinin de yöneldiği bir anti-emperyalizm değil, sosyalizmdi.  Gökhan Atılgan, bunun özgün nedenleri üzerinde uzun uzun durduğu için ben burada uzatmayacağım. Ancak burada üzerinde durmak istediğim nokta, Avcıoğlu’nun, dış ve iç kapitalizmi toptan hedef alan, kapitalist olmayan yoldan kalkınma ve sosyalizm tezinin, Menşeviklerin, Stalincilerin ve MDD’cilerin tezlerinden çok, Lenin ve Troçki’nin sürekli devrim tezine daha yakın düştüğüdür.  Sanırım, Gökhan Atılgan’ın şu satırları da benim bu görüşümü destekleyici niteliktedir:
“Bu ek, devletçiliğin ‘kapitalizmin alternatifi olan sosyal ve iktisadi sistem’ olduğu yönündeydi. Yön hareketinin söyleminde devletçilik, ülkedeki kapitalizmi ve onun sermaye lehine kurulu sınıf ilişkilerini tasfiye edecek bir sistem olarak anlamlandırılmıştı.” (s.91)
Nitekim, Gökhan Atılgan’ın da sık sık belirttiği gibi, erken dönem Yön, dış kapitalizmle iç kapitalizm arasında bir ayrım yapmayıp, toptan bir anti-kapitalist devletçi devrimi savunmasıyla  Leninist ve Troçkist sosyalist sürekli devrim tezlerine yakın düşmektedir (bu noktada, Mahir Çayan’ın, emperyalizm ile içteki kapitalizmin kaynaştığı tezi de hatırlanmalıdır). Keza, erken dönem Avcıoğlu, sınıf tahlillerinde de, Leninist bir radikalizme yakın düşmektedir: “Avcıoğlu’na göre, Türkiye’deki hakim sınıflar, milletlerarası kapitalizme yaslanan sanayi ve ticaret burjuvazisi ile onlarla ittifak halindeki kasaba eşrafı ve toprak ağalarıydı.” (Atılgan, s.131). Görüldüğü gibi, Avcıoğlu, sanayi ve ticaret burjuvazisini “milli” ya da “milli olmayan” diye ayırmamış , toptan hedef tahtasına koymuştur. Avcıoğlu’nun, emperyalizme bağımlılığı dışsal bir olay olarak değil de, içte derin kökleri olan bir sistem sorunu olarak ele alan şu satırları da, onun sosyalizme giden kapitalist olmayan yol tezinin kaynaklarını açıklamaktadır: “Dolar ve lira kesesini elinde tutan Sam amcanın suni yollardan da olsa kendine bağımlı kapitalizm yaratma çabası, iş adamı, yöneticisi, avukatı, profesörü ve yazarıyla ona bağlı geniş bir şebekenin doğmasına yol açmıştır. (Doğan Avcıoğlu, ‘Milliyetçilere Sesleniş’, Yön, sayı: 78, 1964)” (aktaran: Atılgan, s.192)
Avcıoğlu, bu kalkınma modeliyle işçi sınıfının gelişeceğini ileri sürerken de, Leninist tezlere bir hayli yakın düşmektedir: “Yeni devletçiliğin en önemli hedeflerinden biri olan sanayileşme, ‘sanayi medeniyetinin mahsulü olan’ işçi sınıfını geliştirecek, bu sınıfın teşkilatlanması ve şuurlanmasını mümkün kılacaktı Avcıoğlu’na göre, ‘böylece sosyalizmin inşasına geçiş için gerekli şartlar hazırlanmış olacaktı’ (Avcıoğlu, ‘Azgelişmiş ülkelerde Antiemperyalist Mücadele… Halkçı, Devletçi, Devrimci ve Milliyetçi kalkınma Yolu’, Yön, sayı: 111, 1965)” (Atılgan, s.93)
Avcıoğlu’nun, “Sosyalizm, tek kelimeyle, sosyal adalet içinde hızlı kalkınma metodudur… Bunun içindir ki, sosyalizm en büyük milliyetçiliktir.” (Avcıoğlu, ‘Yapıcı Milliyetçilik’, Yön, sayı: 4, 1962) (Aktaran: Atılgan, s.101) ya da “Üretim araçlarının topluma mal edilmesi ise milli birliği sağlamlaştırır ve eşit milletler arasında kardeşçe işbirliği şartlarını hazırlar (Avcıoğlu, ‘Millet Gerçeği ve Milliyetçilik’, Yön, sayı: 216, 1967)” (aktaran: Atılgan, s.110) milliyetçi söylemleri de, kanımca Bolşevizmden çok uzaklara düşmemektedir. Lenin de, “millet gerçeği”ne dikkat çekmiş ve sosyalizmle milletin çelişmediği yollu tezler ileri sürmüştür. Daha önemlisi, somut pratikte, iktidarı ele geçiren komünist elitler, ülkelerinde sıkı bir milliyetçiliğin, hatta Bulgaristan örneğinde görüldüğü gibi, ırkçılığın takipçileri olmuşlardır.
Avcıoğlu, örgütlenme tezleriyle de Leninizme bir hayli yakındır. Aşağıdaki şu satırlar, onun katıksız bir üçüncü dünya Leninisti olduğunu ortaya koymaktadır: “…halk güçlerinin asıl örgütü devrimci parti olacaktır… Devrimci parti, sömürücülerin değil, halk güçlerinin partisidir. Partinin kapıları sömürücülere kapalıdır. Devrimci parti, sağındaki partilere izin vermez. (Avcıoğlu, ‘Devrimi Bekleyen sorunlar’, Devrim, sayı: 2, 1970)” (aktaran: Atılgan, s.134)
Sonuç olarak, şu yargıya varabiliriz: Leninistler, nasıl Rusya’nın devletçi-ilerlemecileriyse, Yöncüler de Türkiye’nin devletçi-ilerlemecileriydiler.

Yön ve Kemalizm

Yön hareketi, Kemalist soy zincirinin devamı olmakla birlikte, klasik Kemalizmle önemli farklılıklar taşımakta ve esasen Kemalist üstyapı reformculuğunun eleştirisi temelinde bir iktisadi radikalizmi temsil etmektedir. Yöncülerin, Avcıoğlu’ndan sonra gelen en önemli adlarından olan Niyazi Berkes’in formüle ettiği fikirlere göre, Kemalistler, iktisadi yapıya dokunmayarak ve iktisadi alanda kapitalizm yolunu tutarak ülkenin geri kalmışlığına katkıda bulunmuşlardı: “…Kemalizmin eğitim alanındaki reformları köylünün içinde yaşadığı ekonomik koşullar değiştirilmediği için köylüyü aydınlanmaya düşman etmekten başka bir işe yaramamıştı. (Berkes, ‘Toprak Reformu’, Yön, sayı: 66, 1963)” (Atılgan, s.81); “Yön’e göre, Mustafa Kemal hareketinin en büyük eksiği ‘ekonomi politikasının yanlış seçilmesi’ idi. Kemalist kadrolar, kapitalist gelişme yolunu seçerek yanlış yola sapmışlardı’ (Avcıoğlu, Roger Garaudy’nin Sosyalizm ve İslamiyet kitabına Önsöz, Yön yayınları, 1965)” (Atılgan, s. 48)
Yön hareketi yeni bir iddiayla ortaya çıktığı için, mirasçısı olduğu Kemalizmi eleştirmek ve onun eksik bıraktıklarını gerçekleştireceği vaadini ileri sürmek zorundaydı. Dinamik ve iddialı bir hareketin olmazsa olmaz özelliğiydi bu. Aynı zamanda, Kemalizmle yetinmeyip, anti-kapitalist bir yola, sosyalizme yönelen bir hareket için de bir kaçınılmazlıktı: “Kurtuluş savaşından sonra girilen kapitalist yol, milleti kalkındırmak yerine yeniden sömürge haline getirmiş, zenginleştirmek yerine daha da fakirleştirmişti. Sosyalizm ise, ülkeyi kalkındıracak, milleti sosyal adalet içinde zenginleştirecek bir yoldu. (Avcıoğlu, ‘Yapıcı Milliyetçilik’, Yön, sayı: 4, 1962)” (Atılgan, s. 106)
Dikkat edilirse, Avcıoğlu ve Berkes, MDD’cilerin ve bugünkü ulusalcıların tersine, emperyalizmle bütünleşen gelişmeyi, 1950’den değil, Kurtuluş savaşının hemen sonrasından başlatmaktadırlar. Bu, onların, orijinal Kemalizmle önemli bir ihtilaf içinde olduklarının ve Kemalizmi aşmakta kararlı olduklarının açık göstergesidir. Ayrıca, Kemalizme, “emekçi sınıflarla bütünleşmeme” eleştirisini yöneltmeleri de, bugün Kemalist atmosferi soluyanlara oldukça sert ve ters gelecek bir eleştiridir: “Birinci kurtuluş savaşı, ‘sezgiye dayalı’ doğru ilkelere sahip olduğu halde emekçi sınıflarla bütünleşmeyip kuvvet dengesini giderek burjuvazi lehine çevirdiği için yolundan sapmıştı. (Avcıoğlu, ‘Kaynağa Dönüş’, Yön, sayı: 47, 1962; ‘Devletçilik Nasıl Dejenere Oldu?’, Yön, sayı: 47, 1962)” (Atılgan, s.117)
Yöncülerin, Kemalizme yönelttikleri eleştirilerden biri de, Kemalistlerin halkçılık ilkesini gereğince uygulamayıp, halkla birleşmek yerine, burjuvaziye teslim olmalarıdır. Bu, Yön’ün önceli olduğu belirtilen Kadrocuların yanından bile geçmeyi düşünmeyecekleri sertlikte bir sınıfsal eleştiridir: “Avcıoğlu açısından, Kemalist halkçılığın yolundan sapmasının iki nedeni vardı. Bunlardan birincisi, çalışanların iktidarını hedefleyen Kemalist kadroların, bu yolda ilerlerken Babıâli kadrosu ve Şişli burjuvazisi tarafından kuşatılmasıydı. Kendi sözleriyle: ‘Ankara Palas ve Karpiç, 1924 yılından itibaren Şişli burjuvazisiyle ve Babıâli kadrosuyla dolmuştur. Şişli, ihtilalci kadroya salonlarını açarak ve kızlarını vererek yakınlaşma ve durumunu sağlamlaştırma fırsatını kaçırmamıştır. Bu izdivaçlar, İş Bankası etrafından kümelenen bazı ihtilalcilerin iş hayatına atılmalarıyla pekleşmiştir. (Avcıoğlu, ‘Medrese Atatürkçülüğünden Gerçek Atatürkçülüğe’ Yön, sayı: 85, 1964)” (Atılgan, s. 139); “Kemalist kadrolar da olumlu ve önemli adımlar atmakla beraber, İzmir İktisat Kongresinden başlayarak izledikleri yanlış politikalar nedeniyle halkın çoğunluğunu karşılarına almışlar, halk tarafından ‘jandarma ve tahsildar baskısı’yla anılır olmuşlardı. (Avcıoğlu, ‘1965 Yılında Atatürkçülük’, Yön, sayı: 137, 1965)” (aktaran: Atılgan, s.212).
Yöncüler, İslamiyete karşı tutum ve Batıcılık noktalarında da klasik Kemalizmden ayrı bir yol izlemiş ve özellikle batıcılığa karşı, Niyazi Berkes’in kaleminden, oldukça sert eleştiriler yöneltmişlerdir. İslam ülkelerinde yeni tip bir üçüncü dünya devrimciliğinin yükseldiği koşullarda, Yöncülerin, Kemalizmin klasik dincilik karşıtlığından ayrılmaları ve Batıcılığı eleştirmeleri son derece anlaşılır bir şeydir. Yön’ün bu yönü, MDD’cilerin Kemalistten daha Kemalist ağız kalabalığı ile neredeyse kırk yıldır gölgede bırakılmıştır. Bu bakımdan, konuyu yeniden gün ışığına çıkartan ve belleklerimizi tazeleyen Gökhan Atılgan’a teşekkür borçluyuz: “Batılı Marksistler ve Arap sosyalistlerin emperyalizm ve kapitalizme karşı İslamla bağdaşabilir bir sosyalist kimlik oluşturma çabaları, Yöncüler tarafından da takip edildi.” (Atılgan, s.153); “Bazı Yön yazarları (Cahit Tanyol), tıpkı Arap sosyalistlerinin yaptığı gibi, İslamiyet ve sosyalizm arasında bir tezatlık olmadığını ayetlerle, hadislerle kanıtlamaya çalıştılar.” (Atılgan, s.154)

Hele hele, Niyazi Berkes’in Kemalist batıcılığa karşı zehir zemberek eleştirileri, en keskin Kemalist karşıtlarınca bugün bile aşılabilmiş değildir kanısındayım: “Niyazi Berkes, Batıcılığı ‘gericilik’ olarak tanımlarken, Batılılaşmanın geri kalmış toplumlardaki anlamı üzerinde yoğunlaşıyordu. Berkes’e göre (‘Batıcılık Gericiliktir’, Yön, s.108, 1965), yabancı ekonomiler, geri kalmış toplumlarda kendilerine araç olarak özel teşebbüsçü bir sınıf yaratıyor; bu sınıf aracılığıyla milli ekonominin değerlerini kendine çekmenin mekanizmasını oluşturuyordu. Yabancı ekonomi tarafından yaratılan bu çekirdek sınıf etrafında batılılaşmış bir ‘kast’ meydana geliyor; bu kast, Batının en gelişmiş toplumlarındaki kişiler gibi yaşıyordu. Toplumun geri kalan çoğunluğu ise bir çeşit ‘modern reâyâ’ olarak varlığını sürdürüyordu. Batılılaşmış kastın varlığını sürdürebilmesi ‘modern reâyâ’nın geri kalmışlığının devamına bağlıydı. Batılılaşmışlar, bu nedenle, toplumun geri kalmış yapısını milliyetçilik ya da muhafazakârlık sloganlarıyla kutsallaştırmaya yöneliyordu… Batılılaşmanın devamı toplumun ‘değişmemesine’ bağlıydı… Batıcılık ve Batılılaşma, Türkiye’yi kalkınma değişmesine değil yıkıma götürmüştü.” (özetleyen Atılgan, s.143); “Yöncüler batı karşısındaki bu pozisyonlarıyla ‘bir ikinci medeniyet yoktur. Medeniyet Avrupa medeniyetidir’ diyen Jön Türklerden ve medeniyete girmek isteyen her millet gibi Türk milletinin medenileşmesinin de ancak ‘garb’a girilmesine bağlı olduğunu söyleyen Mustafa Kemal’den ayrılıyorlardı.” (Atılgan, s.145)
Görüldüğü gibi, Kemalist kökenli Yöncüler, sosyalizme yönelen yeni devletçi bir atılıma girerken, Kemalizmin temel tezleriyle aralarına önemli bir mesafe koyuyor, klasik Kemalizmden bir hayli farklılaşıyorlardı. Sosyalizme giden yolda, araya bir “milli kapitalizm” aşaması koyarken, Kemalistlerin temel tezleriyle enikonu yakınlaşan Marksist kökenli MDD’cilerin tam tersine.

Yön, MDD’ciler ve Ulusalcılar

Türkiye solunun geçmişi üzerinde fikir yürütenler arasında -ben de dahil- genel kabul gören görüş şuydu: 1960 yılından sonraki solun yükselişinin ilk temsilcisi olarak görülen Yön hareketi, Kemalistti, daha sonra yükselen Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve onun içinden çıkan MDD hareketi, sol harekete daha Marksist ve sol bir içerik kazandırdılar. Yani, klasik ilerlemeci-Marksist tarih anlayışına uygun olarak, sol hareket, gittikçe daha sol ve devrimci bir gelişme gösterdi.
Şimdi bu görüşün değiştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Tam tersine, Yön, 1960’lı yılların görece en devrimci çıkışını temsil ediyordu. Bu yazıda TİP tartışmasına girmemekle birlikte, TİP’in, Yön’ün radikal çıkışının ardından, evrimci-Menşevik bir gerilemeyi temsil ettiğini belirteceğim. MDD ise, TİP’in sınıf çizgisini de reddeden, sağcı-Stalinist bir gerilemeydi. Evet, Yön’ün Kemalist kökenli, TİP’in genel anlamda Marksist kökenli, MDD’nin ise Marksist-Leninist kökenli olduğu doğrudur, ama eğer her şey kökenlerine göre değerlendirilecek olsaydı, Süleyman Demirel’in köylülüğün temsilcisi, Mehmet Ali Aybar’ın elitlerin temsilcisi olduğu sonucuna varmak kaçınılmaz olurdu. Esas önemli olan, dış kabuk değil, içeriktir.
İçeriğe baktığımız zaman gördüğümüz şudur: Yöncüler, iç ve dış kapitalizme karşı devlet sosyalizmini savunuyorlardı. Bu, Leninizme yakın bir tezdi. Stalin’in formüle ettiği MDD’cilik, iç kapitalizme karşı mücadeleyi iptal etti ve mücadeleyi, “dışardaki” emperyaliste karşı mücadele ile sınırladı. Buna rağmen, MDD’ciler, içerde de bir “işbirlikçi” kesimin varlığına işaret ediyor ve “emperyalizm ve işbirlikçileri”ne karşı mücadele ettiklerini söylüyorlardı. İçerdeki devlet, bu işbirlikçilerin kontrolünde olduğu ölçüde MDD’cilerin de hedefiydi. Bugünkü ulusalcılar ise, “işbirlikçilere” karşı mücadeleyi de ortadan kaldırıp, devleti bütünüyle müttefik ilan ettiler ve onu, “emperyalizmin yıkma çabalarına” karşı savunmaya giriştiler. Emperyalizmin dayanağı sınıfların ve onların devletinin “anti-emperyalizm” adına savunulması, fiiliyatta anti-emperyalist mücadelenin bile iptal edilmesiydi. Yani, kısacası, MDD’nin, Yön’ün tereddi etmiş biçimi (1970’lerdeki, yine Avcıoğlu’nun yönetimindeki Devrim hareketinin, aynı MDD’ciler gibi mücadeleyi salt anti-emperyalizmle sınırlayarak bu tereddi haline dahil olduğunu belirtelim ), bugünkü ulusalcılığın ise, MDD’nin tereddi etmiş şekli olduğunu söyleyebiliriz.
Yöncüler, Kemalizmin öz evladıydılar. Bu yüzden, babalarını ya da ailelerini eleştirmekte son derece cesurdular. MDD’ciler ve bugünkü ulusalcılar ise, Kemalist aileye sonradan dahil olmuş evlatlıklardır. Bu yüzden, velinimetlerine karşı son derece saygılı ve itaatkâr bir tutum içindedirler. Bir bakıma, evlatlıkların özelliği ya da kaderi gibi bir şeydir bu.

Birikim, sayı:187,
Kasım 2004

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI