Romansı Anılar, Anımsı Romanlar, Has Anılar

Nihat Behram, Miras, Everest Yayınları, Haziran 2004

Hıfzı topuz,
Devrim Yılları, Remzi Kitabevi, Temmuz 2004

Bülent Habora, Başmusahip Sokağı Anıları, Yar Yayınları, Ağustos 2004

Orhan Suda, Bir Ömrün Kıyılarında, Alkım, Eylül 2004

Bazı kitaplar romansı anı, bazıları anımsı roman, bazıları da has anıdır. Ben burada, son aylarda yayımlanan, Nihat Behram’ın anımsı romanı, Hıfzı Topuz’un anımsı romanı (gerçi kendi anıları değildir bunlar, “genç” cumhuriyetin anılarıdır daha çok ya da Atatürk hakkındaki, söylenceye dayanan anılardır) ve Bülent Habora ile Orhan Suda’nın anı kitapları üzerinde duracağım,

Nihat Behram’ın kitabı önce bir roman havasında başlıyor. İlerleyen sayfalarda, okuduklarımızın, yazarın aile tarihi olduğunu anlıyoruz. Ne var ki, Nihat Behram, aile tarihine paralel olarak, bence metne yediremediği siyah dizilmiş bölümlerle bir yakın tarih anlatımına da girişmiş. Ben burada, bu yakın tarih anlatımındaki kimi satırlarla ilgileneceğim daha çok.

Yakın tarihe ilişkin anlatımlarda, yazar Kars kökenli olduğundan, 20. Yüzyılın başlarındaki Ermeni-Türk çatışmaları önemli bir yer tutmuş. Bence oldukça yanlı bir tarih anlatımı söz konusu. Türklerden yana bir anlatım demek istiyorum. Gerçi yazar, 1915 Ermeni tehcirini de kınayan satırlara yer vermiş ama, Ermenilerin Türk köylerine yaptıkları baskınlar ve katliamlar sayfaları kapladığından, sonuçta, Ermeni aleyhtarı ve Türk yanlısı bir tarih anlatımı çıkmış ortaya. Siyah dizilen yakın tarih anlatımlarında, Nihat Behram, Kemalist tarih yazımının fazlasıyla etkisinde kaldığını gösteren satırlara yer vermiş:

“1950’de DP’yle yönetimi ele geçiren emperyalizmin işbirlikçileri, despotizm, yalan ve talanla genç cumhuriyetin bütün kazanımlarını karartmıştı.” (s.63)
Bence yanlış. Yani “emperyalizmin işbirlikçileri” iktidarı 1950’de ele geçirmiş değildir. Bu, çok önceden, hatta diyebilirim ki, cumhuriyetin kurulup yeni egemenlerin devleti ele geçirmesiyle gerçekleşmiş bir olaydır. Yani “genç cumhuriyet” daha kuruluş aşamasında -hatta cumhuriyetin, emperyalistlerle işbirliği neticesi kurulduğu bile söylenebilir- yabancı sermayeye kapıları ardına kadar açmış, kapıdan “kovulan” batılı kapitalistleri bacadan içeri almıştır. DP olayı, “genç” cumhuriyetle başlayan sürecin doğal sonucudur.
“Yurtseverlerin tepkisiyle sarsılan DP, sahneden indirilmişti.” (s.63)
Yurtsever” sözcüğünü olumlu anlamda kullanan elbette sadece Nihat Behram değil. Bu, neredeyse bütün solun -Kürt solu da dahil- paylaştığı büyük bir yanlıştır. “Yurtsever”in batı dillerindeki karşılığı patriottur ve bu deyim, sadece sağcı-milliyetçileri tanımlamak için kullanılır. Yani birisinin herhangi bir tutumu için, “patriyotik” dediğiniz an, bu, şovenist, ırkçı, ayrımcı bir tutum anlamına gelir. Yani batı dillerinde, en azından sol kesimde, “yurtseverlik” hiçbir olumlu anlam taşımaz. Bizde ya da bizim solda neden böyle olmuştur? Bunun birinci nedeni, bizim solun gerçekten patriyotik, yani milliyetçi yönelimler taşımasıdır. İkinci nedeni ise, sağın, devletin ve sıradan halkın “vatan haini” suçlamalarına karşı popülist bir savunma refleksi gösterme ihtiyacı duyulmuş olmasıdır. Her ne hal ise, söylemek istediğim şudur ki, patriyotizm ya da yurtseverlik, ırkçılığı, milliyetçiliği vb. reddeden ve ulusal farkları ve sınırları kaldırmayı hedefleyen “enternasyonalist” (bunu tırnak içinde kullanıyorum, enternasyonalizmde bile ulusu kabul eden sakat bir yan vardır) bir akıma ya da görüşe yakışmaz.
“Din softaları ya da yobazlar.” (s.64)
“Şeriatçı diktacılar, özgürlükleri olmadığı demagojisini türban sloganıyla yutturmaya çalışıyordu..” (s.225)
Bunlar da buram buram Kemalizm kokan nitelemelerdir.
Kemalist etkiler konusundaki örnekler daha da çoğaltılabilir [Anadoludaki harekete “halk hareketi” payesi vermek gibi (s.118)] ama uzatmamak için bu konuyu burada kesiyorum.

Nihat Behram’ın yakın tarih anlatımlarında dikkati çeken bir diğer nokta, Lenin ya da Bolşevik hayranlığıdır. Elbette isteyen istediği tarihi şahsiyete ya da harekete hayran olabilir, ancak tarihi gerçekleri çarpıtmamak ya da en azından daha objektif olmaya çalışmak koşuluyla. Tersi, hamasi destanlar yazmaya götürür.

“Lenin, emperyalizmin insanlığa kader diye dayattığı köleliği değiştirmeye, halkların zincirlerini kırmaya çalışıyordu.” (s.118)
“Yazık ki Lenin’siz günleriydi dünyanın. Öksüz bir dünyaydı.” (s.204)
“Yumruğunu kaldıracak kişiden yoksundu insanlık. Lenin yoktu, Che yoktu, bilgi yoktu, coşku yoktu.” (s.224)
Devrimin coşkusunu esas bastıranın Lenin olduğunu söyleyeceğim. Devlet ve devrim’de anarşizan görüşler ileri sürdükten sonra, iktidara gelir gelmez tüm özgürlükleri fesheden; iktidara gelmesine yardımcı olan sol-sosyalist devrimcileri kanun dışı ilân eden;  binlerce masum insanı Çeka birliklerinin yargısız infazına terk eden; fabrikalarda işçi denetimine son verip tek kişi yönetimini ilân eden; Sovyetleri içi boş bir kabuk haline getiren; Alman devlet kapitalizmini örnek alıp her türlü kitle inisyatifini bastıran; Taylor sistemini yürürlüğe koyup fabrikaları hapishanelerden farksız hale getiren; hizip yasağını koyup parti içi hayatı öldüren; batılı kapitalistlerin Sovyetler Birliği’ni tanıması karşılığında batıdaki işçi grevlerine ve doğudaki ayaklanmalara sırt çeviren; Kronstadt ayaklanmasının bastırılması emrini veren; sol komünistleri Komintern’den atan; anarşistleri hapse tıkan; dolayısıyla dünya çapında devrim coşkusuna darbe indiren, Lenin’den başkası değildi.

Nihat Behram’ın en büyük hatası, tarihi olayları, oldukça eskimiş ve eprimiş, gerçekliği hayli kuşkulu Kemalist ve Stalinist tarihçilerden okuduklarıyla aktarmaya çalışmasıdır:

“Hitler’in ajanları Reischstag’ı yakmış, yakanların komünistler olduğunu söyleyip, Bulgar komünist önder Dimitrov’u Almanya’da tutuklamışlardı.” (s.188)

Hepimizin yıllar yılı yuttuğu bu masalı, Nihat Behram’ın günümüzde biraz olsun irdelemeden bir kere daha ileri sürmesini, en azından özensizlik olarak niteleyeceğim. Artık 1960’larda ya da 1970’lerde değiliz. Stalinist yalanlar uzun süreden beri irdeleniyor ve didik didik ediliyor.

Reichtag’ı yakan, Van der Luppe adında, hem de en hasından bir komünisttir. Faşistler onu Komintern ajanı, Stalinistler de Hitler ajanı olarak göstermeye çalışmışlardır. Oysa Van der Luppe, sol komünist bir işçidir. Hiçbir tarafın ajanı değildir. Böyle olduğu içindir ki, Stalinistlerin ajanı Dimitrof kurtulurken, Van der Luppe, faşistler tarafından idam edilmiştir.

Bu ve buna benzer ideolojik ve tarihsel hatalar bir yana, Nihat Behram’ın romansı anıları, genelde de başarısız. Romantik ve duygusal bir şiirsellik çabası anıları da boğmuş.

Hıfzı Topuz’un anımsı romanı da bence başarısız. Her şeyden önce, roman kahramanları, etli canlı insanlar olmaktan çok, Hıfzı Topuz’un Kemalist diskurlarını ortaya sürmek ya da “genç” cumhuriyete ilişkin anıları aktarmak için kullandığı birer kukladan ibaret.

Hele gazeteci sevgilisi Samim Rıza’yı ziyarete gelip uzun süre Türkiye’de kalan Fransız gazeteci Colette, oldukça komik bir kukla. Zavallı colette, Hıfzı Topuz’un kendine biçtiği role uygun olarak, konuları açmak üzere sorular sorma görevini yerine getirmeye çalışırken, zaman zaman oldukça ebleh bir profil veriyor. Birkaç örnek vereyim.
Colette, Atatürk’ün açıklamaları karşısında şöyle diyor:

“Ekselans… ne kadar tatlı anlattınız. Ne kadar içten ve duygusaldı. İşte sizden tam bu tür sözler beklerdim. Sizin için bir de diktatör derler, böyle bir insan hiç diktatör olur mu?” (s.118)
Samim Rıza, sevgilisi Colette’yi ikide bir karşısına alıp, ders verir gibi anlatıyor da anlatıyor. Colette’nin ise bir ana okulu öğrencisinden farkı yok. Samim Rıza, Bakû Kurultayından söz edince, hemen soruveriyor:
“- Bakû’da toplanan bu kurultay neydi? Onu da anlatsana.” (s.129)
Yani, Hıfzı Topuz’a, “okurlara anlatsana” demek istiyor Colette.
Colette’nin aptalca soruları kitap boyunca dur durak bilmeden devam ediyor:
“- Mustafa Suphi ve arkadaşları şimdi neredeler?”
“- Ne yazık ki onların sonu çok acıklı oldu. Hepsi Karadenizin sularında boğuldular.” (s.129)
Sonuçta, Hıfzı Topuz’un, gerçek roman kahramanlarından yoksun bu anımsı romanı da, diğer tarihi parodileri gibi başarısız.

Cağaloğlu’nun çilekeş emektarlarından, yayıncı Bülent Habora, anılarını, kendisinden beklenecek bir dinamizmle, okuyucuyla yazar arasındaki perdeleri kaldıran bir samimiyetle kaleme almış. Çağrışımlara dayanan bir anlatım tarzıyla, zaman içinde ileri geri sıçrayışlarla, kaotik bir anlatım tarzı var Habora’nın. Kitabı okuduktan sonra düşündüm. Demek ki, herkes yaşadığını yaşadığı tarzda yazıyor. Habora’nın, gazetecilikten, sinema yazarlığına, yayıncılıktan tiyatroculuğa vb. uzanan, olay ve maceralarla dolu hayatı, belki de ancak böylesi kaotik bir anlatımla yansıtılabilirdi. Habora’nın kitabında, yazarlardan, gazetecilere, politikacılardan sinema oyuncularına, akademisyenlerden ressamlara kadar yüzlerce isim yer alıyor. Habora, yazarlık özentisini aşmanın rahatlığıyla, okuyucuyla biri bir konuşur gibi yazmış. Hatta bu konuda biraz fazla ileri gitmiş. “Yengen oldu”, “Niyazi oluyordum” türü deyişler, yer yer samimiyet sınıfını aşıp laubaliliğe varabiliyor. Habora, çoğunlukla Cağaloğlu’nda geçen çok sayıda ilginç -bazen de ilginç olmayan- ve komik bir dolu olaya, anekdota yer vermiş kitabında. Bu olayları çağrışım tarzında aktarırken, ne yazık ki, tekrarlara düşmekten kurtulamamış. Eğer dönüp kitabını bir kere daha gözden geçirseydi, en azından üvey babasının AP iktidarı döneminde Sağlık Bakanlığı müsteşarı olduğuhu -saymadım ama- en az on kere tekrarlama hatasını düzeltebilirdi gibi geliyor bana.

Habero’nın tatlı dili, okutan, dinamik anlatımı, samimiyeti, ideolojik konulardaki sığlığını affettiremiyor elbette. Bu noktada, Habora’nın, ciddi ideolojik konularda derin düşünmeyi engelleyen gazeteci yanı ön plana geçivermiş.
1960’ın “ihtilal” olduğunun kanıtı olarak, 1960’dan sonra sol yayınların çoğalmasını göstermesi (s.16-17); N.Behram’ın yaptığı hataya düşerek, biraz şaka yollu da olsa, kendisini “fanatik yurtsever” olarak tanımlaması (s.295); “askerlerimizin” başına Amerikalılar tarafından çuval geçirilmesi karşısında patriyotik bir infiale kapılması (s.131); Kemalistlerin “yobaz” söylemine, “pasif homoseksüel yobaz katiller sürüsü” sözleriyle katkıda bulunması (s.145); “Atatürkçü ayaklarına yatmak”la, “Amerikan mandacılığı” arasında önemli tezatlar keşfetmesi (s.166); eski Bulgaristan başkanı Todor Jivkov’da olmayacak hikmetler vehmetmesi [sadece bir örnek: “Adam gibi adam olan Devlet Başkanı’yla yemek yemek şansım vardı, o da Zaireli yüzünden gitti” (s.279)] vb. bu gazeteci yüzeyselliğinin birkaç örneği sadece.
Öte yandan, elli yıllık deneyimli bir yazar ve yayıncının, kamusal bir olay olan kitapta, birilerine, okuyucunun hiçbir şey anlamayacağı özel mesajlar yollaması anlaşılır gibi değil:

“Bu kitabı okurlarsa eğer, ne demek istediğimi anlayan anlar. Daha fazla açıklama yapmak istemiyorum.” (s.292)
Bütün hatalarına rağmen, Habora’nın en güzel yanı, içtenliği ve bize, o eski günlerin insan sıcaklığını duyurabilmiş olması.

İşte has bir anı kitabı. Orhan Suda, her cümlesini bir kuyumcu titizliğiyle (çocukluğunda bu işi gerçekten yaptığını da öğreniyoruz anılarından) işlediği, usta işi cümleleriyle okuyucuyu yüreğinden vuruyor. Orhan Suda’nın ömrüyle birlikte, Türkiye insanının, emekçisinin, okur yazarının öyküsü de su gibi akıp gidiyor gözümüzün önünden. Burada bir özetlemeye girişmeyeyim, okumak en iyisi. Ya da içmek diyelim.

Suda için, insanlık, dostluk dedin mi akan sular duruyor. Eski hapishane arkadaşı emekçiye rastladığında, onun bir ekmek sıcaklığındaki riyasız dostluğuyla yüreği yüceliyor. Suda’yla örgütlerin demir soğukluğu gidiyor, geriye insan sıcaklığı kalıyor. Geriye kalan bu “kum”dur özlenen gelecek günleri yaratacak.

Suda, Türkiye’den ayrıldıktan sonraki yaşamını, esas olarak o dönemki mektuplaşmalarıyla anlatmış ve burada da ustalığını göstermiş. Kendi anlatımıyla mektupları öylesine iç içe geçirmiş ki, yirmi altı yıllık uzun bir dönem söz konusu olmasına rağmen, anlatılmamış bir şey kalmadığı izlenimine kapılıyorsunuz.

Suda’nın tek hatası, yaşadığı ideolojik gelişmeleri ya da hayatındaki önemli dönüm noktalarına yol açan gelişmeleri adım adım anlatmaması. Bu yüzden okuyucu, ani gelişmeler karşısında şaşırabiliyor. Örneğin, Suda’nın TKP’li olmasına yol açan süreç pek anlatılmadığından, nasıl olup da aniden TKP’ye girdiğini anlayamıyoruz. Keza, bir dönem için (1970’ler) Troçkist oluşuna yol açan düşünsel evrim de yok kitapta. Koyu Stalinci TKP’nin üyesi olan Suda, hangi düşünsel patikaları izleyerek Troçkist oldu, bu anlaşılmıyor. Bu, belki de, Suda’nın, artık bu tür ideolojik yönelimlere önem vermemesinden kaynaklanıyordur.

Orhan-Sevgi Suda çiftinin 1978 yılında neden Türkiye’den ayrılmaya karar verdikleri de tam anlaşılmıyor. Böyle önemli bir karar aniden nasıl ortaya çıktı? Buna yol açan hukuksal dayatmalar neydi? Suda bunları biraz daha açabilirdi.

Son zamanlarda yazılmış usta işi bir anı kitabı. Ellerine sağlık Orhan Usda.

Gün Zileli

Virgül, sayı:78, Kasım 2004

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI