“İşkenceye Sondur Komutanım…”

Ertuğrul Mavioğlu, Asılmayıp Beslenenler, Babil Yayınları, 2004
Zeki Kırdemir, Devrim Bize yakışırdı, Ozan Yayıncılık, Haziran 2004

1970 kuşağı, belki de kuşak özelliklerine uygun olarak, uzun bir bekleyişten sonra, son bir iki yıl içinde ard arda anılar ve anlatımlar yayımlamaya başladı (bunlardan ulaşabildiklerim, Sezai Sarıoğlu, Halil Demir, Aytekin Yılmaz, Enver Sezgin, Sıtkı Öner, Zeki Kırdemir, Ertuğrul Mavioğlu). Ben bu yazıda, 1970 kuşağının serüvenini bütün yönleriyle yaşamış Zeki Kırdemir ve Ertuğrul Mavioğlu’nun kitapları üzerinde duracağım. Zeki Kırdemir’in anıları, anı olduğu için, doğal olarak daha bireysel ve duygusal temalar taşıyor. Ertuğrul Mavioğlu’nun kitabı ise, yetmiş üç cezaevinin  adının geçtiği, kendisi de dahil otuz beş tanıklığa yer veriyor. Asılmayıp Beslenenler, esaslı bir 12 Eylül cezaevleri belgeseli olarak hak ettiği yeri alıyor.

Kitapların Zaaflarına İlişkin
Kısa Değinmeler

Beğendiğim kitapların bile öncelikle içsel zaaflarına değinmek galiba bende bir alışkanlık oldu. Bu yüzden, belki yanlış bir yöntem ama,  kitapların zaaflarına değinmeyi öne alıyorum.

Her iki kitap için de değineceğim en önemli zaaf, içsel eleştirinin noksanlığı. Zeki Kırdemir’in, “bize aşkı yasakladılar” yollu yakınmalarını saymazsak, mücadelenin zaaflarını ortaya koyan ya da bunlar üzerinde düşünen satırlar son derece az. Zeki’nin, kitabına yansıyan duygusallığını göz önüne aldığımızda, ondan böyle bir performans beklemenin fazla kaçacağını düşünebiliriz. Ne var ki, Ertuğrul Mavioğlu’nun, duygusallıktan uzak, soğukkanlı anlatımı, ister istemez, içsel eleştiri beklentisini de getiriyor.  Ama, Sezai Sarıoğlu’nun kimi irdelemeleri ve birkaç tanıklığın satır arası eleştirileri dışında böyle bir yönelime rastlayamıyoruz ve bu da böylesi kapsamlı ve önemli bir 12 Eylül cezaevleri belgeseli için önemli bir zaaf oluşturuyor.

Bu temel eleştirinin yanında şimdi ileri süreceğim birkaç eleştiri belki biraz önemsiz kalacak. Ama bu ara başlığı atmışken bunları da belirteyim. Ertuğrul Mavioğlu, kitabının başlarında, cezaevlerinde işkence yapan ya da yaptıran görevlilerin adlarının “açık haliyle” yazılmasının “yasal engellere takıldı”ğını belirtiyor (Mavioğlu, s.27). Kitap yayınlanmadan belli yerlerinin yasal engellere nasıl olup takıldığına aklım ermedi. Yoksa kitaplar, yayınlanmadan önce bir sansür heyetinin önüne mi gidiyor?! Böyle bir şey olamayacağına göre, yayınevinin hukuk danışmanlarının işgüzarlığından söz etmek mümkündür. Bu, 12 Eylül hukukunun hâlâ geçerli olduğunu gösteriyor bir yandan ama, hem işkencecilerden hesap sorulması gerektiğini söyleyip, hem de bu “yasal engellerden” çekinmek, kanımca yayıncıların ve yazarın tenakuzudur. Öte yandan, Mamak Askeri Cezaevi komutanı, ünlü işkenceci R.T.’nin Raci Tetik olduğunu herkes bilmektedir, yani bu uygulamanın hiçbir mantığı yoktur. Dahası, örneğin İlhan Erdost’un ölümünden sorumlu olan ve yargılanan astsubay Şükrü Bağ’ın adı verilmiş (Mavioğlu, s. 103). Bunun nedeni, Şükrü Bağ’ın yargılanmış olması mı? Öyleyse, yargılanmaktan kurtulanlar, sansürün ya da otosansürün avantajlarından yararlanma ayrıcalığını da ele geçirmiş oluyorlar demektir. İsimleri olduğu gibi vermemek noktasındaki bir diğer garabet ise, Zeki Kırdemir’in, özellikle devrimcilerin ilk isimlerini verip, soyadlarının sadece baş harfini yazmasıır. Yoksa illegalite kaygısı mı!
Ayrıca, her iki kitabın sonunda da Ad Dizininin bulunmaması önemli bir eksiklik.

70 Kuşağına İlişkin
Birkaç Kısa Değinme

Söz zaaflardan açılmışken, bu bölümde, Zeki Kırdemir’in kitabındaki birkaç noktaya değinmem gerektiğini düşünüyorum. Zeki Kırdemir’in kitabının üst başlığı şöyle: “Dam’dan Dar’a 78’lilerin Öyküsü”. “78’liler” tanımlamasının doğru bir tanımlama olduğu kanısında değilim. Bence bu, ’68’lilerin gölgesinde kalmış bir kuşağın bu konumunun bir kere daha tescilidir. Onlar ’68’li, biz de takipçileri olarak ’78’li oluveririz demeye geliyor bu. Oysa 68’lilerin bu rakamlarla ya da tarihle tanımlanmasının bir mantığı vardır. Çünkü gençlik olayları dünya çapında 1968 yılında patlak vermiştir. Oysa 1978 yılının 1970’li diğer yıllara göre hiçbir özelliği yoktur. Bu kuşağı tanımlayan, topluca 70’li yıllardır. Öyleyse bu kuşağa, 1970 kuşağı demek çok daha doğrudur.

Bizzat Zeki Kırdemir’in kimi anlatımları, bu kuşağın, 68 kuşağını gözünde fazlasıyla büyüttüğünün bir göstergesidir. Örneğin Hüseyin Cevahir’in fındık mitingi için Bulancak’a gelmesi ve bir traktörün üzerine çıkıp ajitasyon yapması, Zeki ve arkadaşlarınca bir efsaneye dönüştürülmüştür. Oysa Hüseyin Cevahir’in yaptığında hiçbir olağanüstülük yoktur. Herkes traktörün üstüne çıkabilir, herkes konuşma yapabilir. Üstelik böylesi gereksiz efsaneleştirmeler, Cevahir’in son derece değerli özelliklerine gölge düşürüyor. Kültürel yapımız da insanları efsaneleştirmeye çok elverişli tabii ki.
Zeki Kırdemir’in kitabındaki kimi espriler, insanı, 1970 sol kuşağının espri anlayışı konusunda kaygıya düşürüyor. Birkaç örnek vermek istiyorum. Yumurta tokuşturma yarışması yaparlarken arkadaşını kandırmak için yumurtayı önce kafasına vuran Metin, Fatih’in de aynı şeyi yapıp kafasının pişmemiş cılk yumurtaya bulanması üzerine şu espriyi yapar: “Gel de yumurta boşa gitmesin, kel kafana sürelim belki vitamin olur da saçların daha gür büyür.” (Kırdemir, s.162) Daha sonra Metin, Fatih’in durumunu soranlara şöyle bir espri ile karşılık veriyor: “Fatih koğuşun verdiği karara göre cücüğe yattı. Yakında civcivleri de havalandırmaya çıkacak.” (Kırdemir, s.162) Kırdemir, kitabında doğrudan kendi esprilerini de sergiliyor: “Halil Karakaya, çok renkli bir kişiliğe sahip. Her ifadesinde renkten renge giriyor.” (Kırdemir, s.195) “Cezaevinin hemen yanındaki askeri havaalanından havalanan iki fantom, ses hızının ırzına geçerek… tepemizden geçiyor.” (Kırdemir, s.278)

Diğer yandan, Kırdemir’de çok yoğun bir bok ve osuruk edebiyatı var. Sanırım bu, dönemin, “materyalizm”le kaba sabalığı birbirine karıştıran anlayışlarının ürünü. Rahatsız edici de olsa birkaç örnek vereyim: “Ulan kardeşim adamlar sıçar gibi osuruyor. Böyle de osurulmaz ki…” (Kırdemir, s.271) “Asker soruyor ‘ne yapacaksın bu fasulyeleri?’ Nasılsa hücreye gidiyoruz ya biraz da espri olsun diye; ‘sabah aç karına, akşam tok karına birer tane içip bolca osuracağım.’ Asteğmen de askerler de gülüyor ama aynı asker ısrarla soruyor; ‘Gerçekten mi?’ Bu kez daha ciddi; ‘Bak bu kuru fasulyeler pişip yemek olacak ve bunu buradaki mahkumlar yiyecek. Sonra ne olacak? Sıçacaklar b.k (boku “b.k” diye yazan yazar ve yayımlayan da yayıncıdır, G.Z.) olacak. B.k ne olacak? Lağıma karışıp denize dökülecek. Ya sonra? Kıyılardaki kefallar yiyip büyüyecek, sonra onların başına da aynı şey gelecek. Ben bu fasulyelerden b.k değil, yeşillik yapacağım.” (Kırdemir, s.362) Zeki, askere verdiği bu “diyalektik materyalizm dersi”nden biz okuyucuları mahrum etseydi fazla bir kaybımız olmazdı.

Cezaevinde Kürt
Olmak

Diyarbakır Cezaevi ile ilgili tanıklıklar, Mavioğlu’nun kitabının en tüyler ürpertici bölümlerini oluşturuyor. Buraya alacağımız kimi satırlar, Diyarbakır cezaevi cehenniminin nasıl bir yer olduğunu hiçbir yorumu gerektirmeyecek kadar açık bir şekilde ortaya koyuyor. Burada insanlar, siyasi tutuklu olmalarının yanısıra, sırf Kürt oldukları ve ana dilleri Kürtçe olduğu için de korkunç işkencelere maruz kalıyorlar:
“İhtiyar bir adam vardı, 8’inci hücrede ve sesi hep kulağımın dibine çınlıyordu; ‘Ben Türküm, Türkoğlu Türküm…’Bir gün hücrelerin kapıları açıldı suları temizlememiz için… kafamı kaldırdım, köşede duruyordu… Derikli muhtardı karşımda duran o sesin sahibi. Dışarıdan tanıyordum. 65 yaşlarındaydı. İsmail’di adı. Onu da getirmişler, neden getirdilerse. Okuma yazması olmadığı, Türkçeyi az bildiği ve yaşlı olduğu için çok dövmüşler, ama yine de marşları ezberletememişler. Bunun üzerine bir şey dedirtecekler ya; ‘ben Türküm, Türkoğlu Ttürküm diyeceksin’ demişler. O da her dakika tekrarlarmış… orada göz göze geldik. Beni görünce gözlerinden yaşlar akmaya başladı.” (Selahattin Bulut’un tanıklığı, Mavioğlu, s.142)

“Diyarbakır cehennemi eksiğiyle işte böyleydi. Biz bu cehennemde siyasi tutuklu olarak bu acıları çekerken, kaçakçılık davasından tutuklu olanlara da farklı bir davranış göstermediler. Artık iyice eminim ki, Kürt olduğumuz için yaptılar bunca zulmü. Eğer siyasi görüşlerimizden dolayı olsaydı, bize ve kaçakçılara farklı davranırlardı. Diyarbakır cehennemi, Kürtleri yok etmek için özel olarak tasarlanmıştı.” (Selahattin Bulut’un tanıklığı, Mavioğlu, s.148-149)
“Kurallara uyun demenin anlamı ‘Ben Türküm’ sözünü söylemekti… Birçok insan dayanamadı. Kurallara uydu Türk oldu. Ama yine de işkence bitmedi. Hatta daha da arttı.” (Muzaffer Ayata’nın tanıklığı, Mavioğlu, s.159)
“Binlerce Kürt Diyarbakır Cezaevi’nden geçti. Cezaevinin profiline bakıldığında iki tip insan görürüz. Birincisi halktan insanlar; bunlar sıradan köylülerdir. Diğeri ise okumuş, aydın, politikleşmiş insanlar. Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlar bu her iki insan tipine yönelik kişiliksizleştirme ve sindirme operasyonudur. Halktan insanlara verilen mesaj şudur: ‘asla özgürlük isteme, bedeli ağır olur, Kürtlüğünü reddet, Türküm doğruyum de, devletle baş edilmez’ Bu mesaj sadece içeridekilere değil dolaylı olarak tüm Kürtlere yönelik verilmiştir… Ziyaretçiler de kapı önlerinde beklerken esas duruşa geçirildi… Onların da sindirilmesi için büyük bir uğraş verildi… Türk olmadığımız halde ‘Türküm doğruyum’ diye bağırtıyorlardı. Tahmin ediyorum ki, 50-60 tane marş ezberlettiler… Bu marşlar normal hayatınızda söyleyeceğiniz şeyler değil. Bu kadar çok sayıda marşı ezberlemek insan hafızasının sınırları dikkate alındığında çok zor. Hatta bu insanların bir kısmının okuma yazma dahi bilmediğini düşünürseniz, bundan daha büyük bir işkence olmaz. O kişi, bu marşları ezberlemediği takdirde dayanılması imkansız işkencelerle karşılaşacağının baskısı altındadır zaten. Ezberlemezsen kalas yiyorsun. En az yüz tane… Yüz tane kalası arka arkaya yiyorsunuz ve yine de yaşamaya devam ediyorsunuz… Örneğin okuma yazması olmayan bir kişiyi, rasgele seçilmiş bir gruba veriyorlar ve ‘şu kadar günde şu kadar marşı ezberletin’ diyorlar. Eğer o kişi ezberleyemezse bunun sonuçlarına sorumlu olduğu grup hatta bütün koğuş katlanıyor. ‘Niye marşları öğretemediniz’ diye gece yarısı baskınlar yapıp dayaktan geçiriyorlar. Koğuşumuzda Siverekli halktan bir kişi vardı. Bu arkadaşa İstiklal Marşı’nı ezberletmeye çalışıyorlardı. İstiklal Marşı’nın ‘Çatma kurban olayım’ bölümüne gelindiğinde, bizim Siverekli vatandaş, “Çatma Fatma’ diyordu. Böyle der demez de askerler üzerine hücum ediyor, dayaktan komaya sokuyorlardı… Siverekli arkadaşı bir gruba emanet ettiler, bütün uğraşlara rağmen aynı şeyle karşı karşıya kalındı. Bunun üzerine koğuştakı sorumlu arkadaşa gelerek, ‘artık öğret şuna’ dediler. Gece konuşmak yasak. Battaniyenin altında sorumlu arkadaşla birlikte bu Siverekli vatandaşı aramıza aldık dedik ki, ‘çatma kurban olayıp çehreni ey nazlı hilal’ deyiver işte bu kadar zor mu?’ Siverekli yine başladı, ‘çatma Fatma çeneni…’ Siverekli vatandaş istiklal marşını öğrenemedi. ‘Çatma Fatma’ için inanılmaz dayaklar yediğimizi anımsıyorum. Şimdi anlattığımızda gülüyoruz. Ama o gün büyük ıstırap çekiyorduk.” (Nazif Kaleli’nin tanıklığı, Mavioğlu, s.191)

Dünyada gülme ile acı gözyaşlarının arasındaki sınırın böylesine silindiği başka bir olay var mıdır acaba?

Faşistlere Karşı
Tutum Üzerine

12 Eylül 1980 darbesinden önce, sol, Milliyetçi Hareket Partisi çevresinde örgütlenmiş faşist sokak çetelerine karşı kaçınılmaz bir savunma savaşı vermek zorunda kaldı. Bu savunma savaşı esasta haklı ve yerindeydi. Ne var ki, çeşitli sol örgütlerin rekabetinin de tahrik ettiği önemli hatalar içeriyordu. Bu hataların en başında, kanımca, faşistlerin kışkırttığı misilleme mantığı geliyordu. İkinci yanlış ise, okul ve fakülteleri faşistlere karşı bir hakimiyet alanı olarak görmek ve dolayısıyla sağ eğilimli öğrencileri okullara sokmayarak, faşistlerin çok sayıda militan devşirmesine yol açmaktı. Misilleme ve okullara sokmama mantığıyla sol, temelde haklı olduğu bir mücadelede, zaman zaman, kitleleri kendisinden uzaklaştıran haksız konumlara da düşmüştü.

12 Eylül’le birlikte cunta, esasta sağ güçleri himayesine almakla birlikte, “hem sola, hem sağa karşıyız” demagojisinin uzantısı olarak,  12 Eylül öncesinde silahlı eylemlere bulaşmış sağcı militanları da tutukladı ve cezaevlerinin işkence tezgâhlarından bir ölçüde sağcılar da geçti. Sol ise, yeni oluşan durumu tahlilden acizdi ve sanki 12 Eylül olmamış gibi, 12 Eylül öncesindeki “faşistlerle savaş” stratejisini cezaevi koşullarında sürdürmeye çalıştı ve bu konuda birçok hata yapıldı.

Cunta, 12 Eylül öncesi “sağ-sol” kavgasının sona erdiğini ve artık düzenin tek hakimi ve otoritesi olduğunu kanıtlamak ve aynı zamanda özellikle solcuların inançlarını kırmak için “karıştır-barıştır” politikasını yürürlüğe koymaya kalkıştı. Solcuların bu politikaya karşı çıkmalarında ve faşistlerle aynı koğuşlarda yatmaya itiraz etmelerinde birçok haklı neden vardı. Birincisi, can güvenliğiydi. Faşistlerin içinde, 12 Eylül öncesinde çok sayıda devrimciyi gözünü kırpmadan katletmiş birçok katil bulunuyordu. Mavioğlu’nun kitabındaki tanıklardan Bülent Forta’nın belirttiği gibi (Mavioğlu, s.127), üç faşist ile bir devrimciyi aynı hücreye koyduğunuz zaman, bu, o devrimcinin can güvenliği açısından ciddi bir tehditti. Faşistlerin böyle bir girişimi olmasa bile, onların arasında kalan devrimcinin ölüm korkusuyla geceleri gözünü kırpmayacağı ve psikolojik olarak müthiş yıpranacağı açıktır. Öte yandan, duygusal ve ahlaki tepkileri de küçümsememek gerekir. Kimse, en yakın arkadaşını öldüren birisiyle aynı koğuşta, her an yüzyüze yaşamak istemez. Bu, son derece insani bir tepkidir. Hatta muhtemelen, sağ görüşlüler için de aynı duygusal tepkiler söz konusudur. Hapishanelerde hasımların aynı koğuşa konmaması kuraldır. Her şey bir yana, hapishanede yeni olaylara yol açmamak için bile gereklidir bu. Ne var ki, cuntacıların, böyle “incelikleri” düşünmemeleri, politik stratejilerinin gereğiydi.

Bununla birlikte, cezaevlerindeki devrimcilerin, dogmatizmleri ve yeni durumları soğukkanlılıkla değerlendirmekten yoksun duygusallıkları nedeniyle, cuntacıların oyununu bozmak için önemli bir fırsatı kaçırdıkları kanısındayım. Bu, solcuların çoğunlukta oldukları koğuşlara verilen faşistlere karşı takındıkları son derece sekter tutumdur. Oysa devrimciler, çoğunlukta oldukları koğuşlarda, ne olurlarsa olsunlar, geçmişte ne yapmış olurlarsa olsunlar – ki hepsi de cinayet falan işlemiş değildi – sağcılara karşı insani bir tavır göstermiş olsalardı, faşist liderlerin kafalarını yıkadığı çok sayıda sağcı genci belki de kazanabilecek, en azından solculara karşı önyargılarını yıkabileceklerdi. Oysa solcular, böyle yapmak yerine, tam da faşistleri haklı çıkartacak davranışlarda bulunmuş ve cezaevine giren faşistlerin daha da kararlı faşistler haline gelmelerine yol açmışlardır. İşte örnekleri:
“…tam uykuya dalıyorken, tuvaletin oralardan Birol’un sesi geldi: ‘Gebertin bunları… Gebertin. Hepsini gebertin!’ Koğuşta, Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) öğrenci otobüsünü taramaktan tutuklu üç faşist var. Koğuşun en köşesinde, tuvaletin yanındaki ranzalarda yatıyorlar. Ranzalardan fırladık. İlk aklımıza gelen faşistlerin tuvalette, Birol’a saldırmış olması ihtimaliydi. (Oysa Birol, kedi büyüklüğündeki, keme denen farelerden ürktüğü için bağırmıştır, G.Z.) Hepimiz birden tuvalete koşarken faşistler ranzalarında büzülmüş bizi izliyorlar. Maçkalı Mehmet Ali faşistlere saldırdı. Birlikte yatmak istemediğimizi belirten dilekçe vermiştik idareye. Ama elimize böyle bir fırsat geçmişken değerlendirmeliydik. Kemelerden hırsını alamayan uşaklar, hınçlarını faşistlerden çıkartınca, ortalık iyice karıştı.” (Kırdemir, s.109) Görüldüğü gibi, burada “faşist” sözcüğü artık bir yaftadan fazla bir anlam ifade etmiyor. O anda, ne yazık ki, faşizme en yakışacak davranışı sergileyenler, bizim “anti-faşist uşaklar”dan başkası değildir.
Zeki Kırdemir, tıp alanındaki bilgisinden dolayı revirde sorumluluk alır. Bundan sonra cezaevindeki devrimciler arasında şu konuşma geçer: “İstersen ‘işim var’ diye sayıma bile çıkmazsın valla. Oh yırttın. İki günde reviri teslim aldın, bir hafta sonra başımıza doktor kesilirsin. Sahi faşistler ne olacak? Onlara da sen mi ilaç vereceksin? Başımı sallıyorum. ‘Evet, ne yazık ki öyle olacak. İşin en b.ktan yanı bu. Onların yüzünden görmediğimiz işkence kalmadı, şimdi onlara ilaç vereceğim. Olsun ne yapalım. Vitaminler de benim elimde, ağrı kesiciler de, kafa hapları da.” (Kırdemir, s.256) Bu satırları onaylarsak eğer, hipokrat yeminini ihlal edip işkencecilere hizmette bulunan doktorlardan şikayet etmeye hakkımız olmaz sanırım.

Zeki Kırdemir, yaptıklarının ya da yazdıklarının yanlışlığı konusunda pek bir sorgulama içinde değildir. Ne var ki, kitabın bir başka yerinde yazdığı şu birbiriyle çelişen satırlar, aslında içten içe yaptığı gizli akıl yürütmelerin dışa vurumu gibidir:
“Ancak şu da bir gerçek: Karma koğuşa gidip de orada faşistlere kan kusturanlar da oldu, kendi koğuşlarında devrimci arkadaşlarından göremedikleri desteği, faşistlerden gören de.” (Kırdemir, s.321)
Gönül isterdi ki, devrimciye destek veren “faşist”le ilgili söylenen bu sözlerin bir benzeri, devrimcilerin adaleti ve insanlığı için bir sağcı tarafından söylensin. Gerçi, Ertuğrul Mavioğlu’nun kitabında böylesi olumlu örnekler yok değil. 108 nolu dipnotta, Mavioğlu şunları yazmış: “19 Ağustos 1987 tarihli Milliyet Gazetesi’ndeki haberde yer alan şu ifade; 12 Eylül’ün ‘sağa da sola da karşıyız’ demagojisini hangi noktalara vardırdığının anlaşılabilmesi bakımından oldukça çarpıcı: ‘8 kişinin katili ve toplam 72 yıl hapse mahkum olan Veli Can Oduncu, Sakarya cezaevinde mahkumların prangaya vurulduğunu söyleyerek, ‘Beni de ipe astılar, ıslatıp dövdüler. Biz, burada da eziyet çekiyoruz’ diyerek cezaevlerinden şikayetlerini dile getirdi. Aynı cezaevinde kalan diğer sağ eylemci Ferhat Tüysüz de işkence gördüğünü belirtti ve cezaevlerindeki yaşam koşullarının değiştirilmesini istedi.”  (Mavioğlu, s.245)
Bir diğer olumlu örnek de Celalettin Can’ın şu satırları: “Ülkü Ocakları Yönetim Kurulu üyesi olarak bilinen bir kişi, Elazığ’da bir avukatın öldürülmesi olayından ötürü yargılanıyordu. İdama mahkum edilmiş. İşte o asıldı. Biz o gece idamlara karşı sloganlar attık. Bunun karşılığında idare saldırdı. Coplandık, tekmelendik, ağır bir dayak yedik.” (Mavioğlu, s.200)

Cezaevlerinde Direniş
ve Zaafları

12 Eylül rejiminin, en başta Diyarbakır cezaevi olmak üzere cezaevlerinde uyguladığı baskı ve zulüm, dünya tarihindeki benzeri örnekleri bile gölgede bırakacak ölçüde yoğun olmuştur ve bu zulme karşı devrimcilerin, geride 300’e yakın kurban vererek gösterdikleri direniş, bütün zaaflarına rağmen, olağanüstüdür, gerçekten kahramancadır. Ertuğrul Mavioğlu’nun belgeselinde anlatılanlar, özellikle Diyarbakır ve Mamak cezaevleri ile ilgili tanıklıklar bunu bir kere daha tescil etmektedir.

Bununla birlikte, olağanüstü direnişlerin ve kahramanlıkların rehavetine kapılmamak ve direnişin zaaflarını saptamak son derece önemlidir. Direniş, cuntanın, siyasi mahkumları insanlıktan çıkartma ve ruhunu kaybetmiş robotlar yaratma programının en önemli unsuru olan yaptırımlara ve bu yaptırımlar için yapılan işkencelere karşı mücadelenin adıdır. Bu yaptırımlara karşı direnişin gücü, her cezaevinin özel koşullarında, tutukluların örgütlenme ve direnme kapasitesi ve cezaevleri yönetimlerinin gaddarlık ölçüsü tarafından belirlenmiştir. Mavioğlu’nun kitabında da anlatıldığı gibi, örneğin kimi cezaevlerinde tek tip elbise yaptırımına karşı başarılı bir direniş örgütlenebilmişken, kimi cezaevlerinde bu başarılamamış, direniş iyice geri noktalara sürüklenmiştir.

Burada tartışılması gereken nokta şudur: Birincisi, her yaptırıma direnmeye çalışmak gerekir miydi? İkincisi, direniş hattını hangi noktada kurmak gerekirdi? Ne yazık ki, gerek sol örgütlerin “kim daha çok direniyor” rekabeti, gerekse koşulların geneldeki olumsuzluğu nedeniyle, üzerinde anlaşılmış bir direniş hattından esas olarak söz etmek mümkün değildir.

Cezaevleri, diğer mücadele alanlarından oldukça farklı olarak, baskı güçlerinin her türlü şiddet aracını ve kozu elinde tuttuğu, tutsak güçlerin ise son derece elverişsiz koşullarda bulundukları, güçler arasındaki eşitsizliğin had safhaya vardığı bir mücadele alanıdır. Bu yüzden, devrimciler, bu alanda, diğer mücadele alanlarında olduğundan çok daha dikkatli ve ihtiyatlı olmak, güçlerini savaş alanına azami tutumlulukla sürmek zorundadırlar. Direniş güçlerinin israf edilmemesi ve en derli toplu direniş çizgisini hakim kılmak için, dayatılan yaptırımlardan hangisine direnilip, hangisinin kabul edilebileceğini iyi saptamak gerekirdi. Kanımca, tek tip elbise yaptırımına direnmek gereksizdi. Şimdi denecektir ki, cunta zaten yüklenmek için bahane arıyordu, tek tip elbise kabul edilseydi – ki kabul edildiği yerlerde öyle olmuştur – yeni ve daha saçma yaptırımlar gündeme gelecekti. Bu doğrudur. Bununla birlikte, birleşik bir direnme çizgisi inşa etmek için, tutukluların çoğunun haklı bulacağı ve sonuna kadar direnmeyi göze alacağı, ayrıca kamuoyunun geniş desteğini sağlayacak bir “haklılık çizgisi” saptanmalıydı (bunu genel bir formül olarak değil, sadece cezaevleri için söylüyorum. Kimi alanlarda “haklılık çizgisi” ya da “kitle çizgisi” denen şey, pekâlâ tutucu bir rol de oynayabilir.) Uzatmadan belirteyim. Tek tip elbise, o kadar da direniş gerektiren bir nokta değildi. Sayım da öyle. Burası cezaevidir ve biz tutsağız. Dolayısıyla, cezaevi idarelerinin “cezaevi düzeni” açısından sayım, mahkum giysisi gibi şeyleri dayatması “normal”dir. Burada “normal”i elbette tırnak içinde kullanıyorum. Yoksa aslına bakacak olursanız, mahpusluğun kendisi bizatihi anormal bir durumdur ve temelde haksız bir uygulamadır. Burada tartıştığımız, direniş hattını nerede kurarsak sonuna kadar direnmenin koşullarını yaratabiliriz noktasıdır. Tutsağız ve cunta, cezaevi düzeni açısından bize kendi kurallarını dayatıyor. Bu kuralları nereye kadar kabul edebiliriz? Kurgulama yaparak söyleyecek olursak, sayımı kabul ederiz, tek tip elbiseyi kabul ederiz. Ama hepsi bu kadar. İstiklal Marşının zorla söyletilmesini kabul etmeyiz. [“Bu çerçevede en büyük tahribatın da MHP’lilerde olduğu kanısındayım. Çünkü milliyetçilik onların sembolleri ve orada sürekli kendilerine karşı kullanılıyor. Zorla İstiklal Marşı söyletiliyor vb. Bana, sabah akşam döverek ‘Enternasyonal’ okutmaya çalışsalar bende de büyük bir tahribat ortaya çıkardı herhalde.” Bülent Forta’nın tanıklığı (Mavioğlu, s. 129)] Askeri talim kabul etmeyiz. “Komutanım” demeyi kabul etmeyiz. Gençliğe hitabeyi ya da Nutuk’u ezberlemeyi kabul etmeyiz. Hiçbir nazari eğitimi kabul etmeyiz. Havalandırma hakkımızın ortadan kaldırılmasını kabul etmeyiz. Kitap ve gazete okumak hakkımızdır, bunlara ilişkin kısıtlamalar cezaevi idaresinin keyfine bağlı olabilir, ama bu haklarımızın toptan ortadan kaldırılmasını kabul etmeyiz. Bakın, “cezaevi düzeni” açısından getirdiğiniz kurallara karşı çıkmıyoruz. Tek tip elbise giyiyoruz ve sayıma çıkıyoruz. Bunların ötesindeki tüm yaptırımlar bizim inançlarımıza ve insani yapımıza saldırıdır. Mahkum ya da tutuklu olmak bu özelliklerimizin yıkımı hakkını vermez kimseye ve bunlara saldırdığınız an sonuna kadar, ölümüne direneceğiz. [Bu konuda örnek tutum için, Bkz. Meral Bekar’ın tanıklığı, (Mavioğlu, s. 118-121)] Kanımca bu, en mantıki direniş çizgisiydi ve eğer bu çizgi tutturulabilmiş olsaydı, hem dökülmeler daha az olurdu, hem de daha az itirafçı çıkardı.
Elbette, masa başından ahkâm kesmenin kolaycılığını inkâr ediyor değilim. Ama şunu söylemek istiyorum: İtirafçılığın başlangıcı, direnişte başarısız olduğunu düşünmek, böyle bir ruh haline girmektir. Direnişi, bütün tutukluların can-ı gönülden ve haklı bulacağı topyekun bir direniş noktasında kurmazsanız, ister istemez saflar bölünür ve bir kısım tutuklu, aslında direnişten yana olduğu halde, “direnmeyen” konumuna geçer. [Burada, sol örgütlerin koğuşlardaki sekterliğinin insanları nasıl karşı safa ittiğine ilişkin sadece bir örnek vereceğim: “Sırf koğuş içerisindeki sekter davranışlar yüzünden, birçok kişi karma koğuşlara geçmeyi düşünsek bile, onurumuza yediremediğimizden, vazgeçtik.” (Kırdemir, s.321)] İnsan kendini bir kere direnmeyen, teslimiyetçi bir konumda gördüğü zaman da, bayır aşağı kaygan yoldan ilerlemeye başlar. Diyarbakır Cezaevinde hiçbir yaptırımı kabul etmeyen bir avuç tutsağı en sonunda lağımlara koymuşlar. [“Bir de bodrumda lağımın içinde yaşayan 15-20 kişi gördüm. Bunlar herhalde boyun eğmeyenlerdi.” Burhan Karal’ın tanıklığı (Mavioğlu, s. 213)] Ama ne yazık ki, bu olağanüstü insanların sayısı kaçınılmaz olarak çok azdı. Oysa amaç, olağanüstü direnişler gösteren küçük bir azınlık yaratmak değil, olası direnişlerde saf tutan çoğunluğu oluşturmaktı. Cezaevlerinde üstüne varılmaz azınlıklar yaratmak bizim değil, cuntacıların amacıydı. Nitekim bu azınlıkçı çizgi, kendini en belirgin olarak F Tipi’ne karşı ölüm oruçlarında ortaya koydu ve kimi örgütler, bu yanlış çizgide ısrar ederek, azınlıkta kalmış en fedakar tutsakları, kamuoyunun gözlerinden uzakta, bile bile ölüme yollamaya devam etmektedirler.
Mavioğlu’nun kitabındaki tanıklıklarda sık sık geçen bir mücadele konusu var. Cezaevi sorumluları, sayımların sonunda, en son tutuklunun “sondur komutanım” demesini istiyorlar. Tutuklular ise, “komutanım” hitabına karşı çıkıyorlar haklı olarak. Çünkü onlar siyasi tutukludur ve askeri hiyararşinin unsurları olmadıkları gibi, o hiyerarşiye bütünüyle karşıdırlar. Evet, işkence çarkını döndürenlere, döndürmeye devam edenlere söylenecek tek şey var: “İşkenceye sondur komutanım…”

Gün Zileli

Virgül, sayı:77, Ekim 2004

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI