“Su Başında duranlar” ve “Suyun Başını Tutanlar”

“Su Başında duranlar” ve “Suyun Başını Tutanlar”

Emin Karaca, Eski Tüfeklerin Sonbaharı, Ozan Yayıncılık, 3.Baskı, Ocak 2004

Emin Karaca’nın, “eski tüfekler”le yaptığı röportajları içeren kitabı, eski, illegal TKP (Türkiye Komünist Partisi) hakkındaki bilgilerimize yeni bilgiler katmanın ötesinde, bazı sentezlere varmamızı da sağlıyor.

İşçilerin Sınıf Mücadelesi

Öyle anlaşılıyor ki, TKP, baskı altındaki küçük bir parti olmasına rağmen, mücadeleci işçi militanlara ve hiç de küçümsenmeyecek bir işçi tabanına sahip bir örgüt, özellikle 1920’li ve 1930’lu yıllarda.  İstanbul’daki tütün fabrikalarında, sınıfsal kurtuluşlarının özlemini duyan belli bir işçi kesimi, bütün tehlikelere rağmen partinin faaliyetlerine omuz veriyor. Örneğin, “Şoför İdris”in anlattığına göre (ki, aynı bilgiler, Aydın Aydemir’in yazdığı, “Şoför İdris”in hayatını konu alan, Herşeye Rağmen – Etki Yayınları, 2001, 2. Baskı, İzmir – romanında da doğrulanmaktadır), 1929 yılında, 28 Ocak’ı 29 Ocak’a bağlayan gecenin sabahında,  yüz kadar işçi, Tornacı Emin Sekün’un çağrısıyla, Mustafa Suphi ve yoldaşlarını anmak için çok erken bir saatte, Rumelihisar tepelerinde toplanıyor ve anma toplantısından sonra işlerine gidiyorlar. İşçi militanlar, yoldaşlarını ele vermemek için en gaddarca işkencelere göğüs geriyorlar. “Şöfor İdris” şöyle anlatıyor:

“Tütün işçisi Abbas Yoldaş, işkencede akli dengesini yitirmiş Bakırköy hastanesinde yatıyordu. Yaşama şansı çok azdı. Şekerci Mustafa işkence hanında (Sansaryan) fırsat bulup pencere camlarıyla bileklerini doğramıştı. Postacı Stefo tanınmaz halde. Topal Yunus keza öyle. Emine’nin sırtındaki deriler gömleğine yapışmış. Haydarpaşa Hastanesinde yatıyordu. Şaziye İzmit’te hastaydı.” (s.65)

TKP’nin Sınıf İşbirliği

İşte, sınıf bilincine sahip işçiler böylesine ölümüne, böylesine çetin bir sınıf mücadelesi içindedirler Kemalist ikitidara karşı. Ne var ki, işçilerin kanlarıyla ve canlarıyla yaşattıkları ve sınıfsal kurtuluşları için bel bağladıkları illegal TKP’nin yönetimi, aynı kararlı sınıf mücadelesi çizgisinde değildir. Tam tersine, Parti yönetimi, Sovyetler Birliği’nin ve onun uydusu durumundaki Komintern’in talimatları çerçevesinde, esaslı bir sınıf işbirliği politikasının takipçisidir. Emin Karaca’nın kitaplarında, bu bildik işbirliği çizgisinin örnekleriyle karşılaşmak mümkün.

Örneğin, “Boz Mehmet”ten öğrendiğimize göre, meğer Nazım Hikmet’in ele geçmeyip, 13 yıl hapis yatmaması mümkünmüş. TKP yöneticilerinin uzlaşmacı eğilimlerinin sonucunda Nazım, kaçmak mümkünken kaçmamış. “Boz Mehmet”ten dinleyelim:

“1938’de Harp Okulu ve Donanma davalarından toplam 35 yıla mahkum edildikten ve verilen cezalar temyizce onaylandıktan sonra  Nazım Hikmet’le Hikmet Kıvılcımlı’yı sağlık nedenleriyle 6’şar aylığına serbest bırakmışlardı. Bir partili aracılığıyla Nazım Hikmet bana haber saldı, durumunun Partide görüşülmesi için. Şöyle demiş Nazım Hikmet: Bizi şimdilik serbest bıraktılar. Bizi ya ‘yukarıya’ kaçırın ya da burada saklanacak bir yer gösterin. Kendi imkanlarımızla kaçacak olursak da, Komintern’e bizim Parti’nin bilgisi dahilinde kaçtığımızı bildirin. Ben parti yetkililerine Nazım Hikmet’in bu talebini ilettim. Toplandık. Toplantıda ben, Halil Yalçınkaya, Zeki Baştımar ve Reşat Fuat vardı. Reşat Fuat şöyle bir yorum yaptı: ‘Burjuvazi, Yavuz meselesinden Nazımları cezalandırmakla hatalı olduğunu anladı. Bu yüzden serbest bıraktı. Tekrar tutuklayacak olsa niye serbest bıraksın. Bu nedenle kaçmalarına gerek yok.’ Biz öteki yoldaşlar da Reşat Fuat’ın düşüncesine katıldık. Kaçmaları ya da saklanmaları konusunda hiçbir şey yapmadık. Bu yüzden boşu boşuna 12’şer sene hapis yattılar.” (s.22)

Görüldüğü gibi, TKP’nin Kemalist iktidara güvenme çizgisi, sınıf işbirliği çizgisidir ve bunun da kaynağı, TKP’den önce, Komintern’in Stalinist “cephe” siyasetidir. Nitekim bu durumu Rasih Nuri İleri, son derece ironik bir cümleyle şöyle açıklamaktadır:

“Solculuğa ve Atatürkçülüğe derinlemesine bakarsak, Sovyetler Birliği’nin de Türkiye Komünist Partisi’nin de Atatürkçü olduğunu görürüz.” (s.49)

Patriyotizm

Bu Stalinist “halk cephe”si politikası, 2. Dünya Savaşı sırasında TKP’nin enikonu patriyotik bir çizgiye girmesine yol açmıştır. TKP yöneticileri, örneğin Şefik Hüsnü ve Mihri Belli, Alman faşizminin Türkiye’ye saldırısı ihtimali karşısında, Türk ordusunun saflarında subay olarak görev alıp, o zamanki Komintern çizgisini pratiğe bu yolla geçirmişlerdir:
“Marxizmi-Leninizmi benimseyen bir kişinin kendi vatanına dönmesi en doğru hareketti Amerika’dan. Harp başlamıştı.” (s.30)

“1941-42 yıllarında teğmen olarak Trakya’daki süvari birliklerinde görev yaptım. Sınırdaydık. Alman orduları her an Türkiye’ye yürüyebilirdi. Çevremdeki anti-faşist, vatansever ve namuslu insanlarla muhtemel NAZİ saldırısı karşısında saf tutmaktı görev. Bu durumda devrimci eylem, ‘Arkadaşlar gelin size tarihi materyalizmi anlatayım’ demek değildi herhalde… Görev belliydi. NAZİ ordusuna karşı savaşa hazır olmak.” (s.163)

Mihri Belli, eğer Türk ordusunda Nazilere karşı savaştığını sanarak at koşturacağına gerçekten tarihi materyalizmi öğrenmek için çaba göstermiş olsaydı, belki de Türk ordusu saflarında Nazilere karşı savaşılamayacağını daha o zaman idrak edebilecekti. Cephe siyasetlerinin ya da Nazilere karşı diğer kapitalistlerle işbirliği yapmanın yanlışlığı bir yana, Mihri Belli’nin ve o zamanki TKP’nin bu tür naifçe öngörüleri, Stalinist cephe siyasetlerinin bile sağında kalmaktadır. Türk ordusuyla Nazilere karşı savaşılabileceğini sanan anlayış bunun çok açık bir örneğidir. Oysa, Avrupa’da gördüğümüz gibi, hiçbir burjuva ordusu Nazi işgaline karşı gerçek anlamda bir direniş göstermemiş, daha ilk saldırılarda cepheyi olduğu gibi açmışlardır. Hele hele, Nazilerin başarılarını kollayan bir iktidarın emri altındaki ordudan böyle bir direniş beklemek ve bu gerekçeyle onun saflarına yazılmak, olsa olsa patriyotizme “anti-faşizm” kılıfı geçirmek anlamına gelir.

Nazım Hikmet’e İlişkin

Bence kitabın, fikri olgunluk bakımından en önemli röportajlarından biri, elli yılı aşkın süredir yurtdışında yaşayan, 1950’lerde Paris’te faaliyet gösteren İleri Jöntürkler Birliği üyesi Tacettin Karan’la yapılan röportajdır. Tacettin Karan’ın Nazım Hikmet’le ilgili anlattıkları, Gün Benderli’nin anlattıklarıyla (Gün Benderli, Su Başında Durmuşuz, Belge Yayınları, Temmuz 2003) neredeyse bire bir tutmaktadır. Karşımızda yine, bütün insani yönleri ve büyük yüreğiyle, ama bir o kadar da, Sovyetler Birliği ve TKP yönetimi karşısında uzlaşmacı Nazım Hikmet bulunmaktadır. Tacettin Karan’dan dinleyelim:

“Benim anlamadığım Nazım Hikmet’in Laz İsmail gibi birisinin emri altına nasıl girdiğiydi. Bana ‘Ben partinin bir neferiyim diyordu’ hep. Yani komutan da Laz İsmail oluyordu. Benim mensup olduğum Fransız Komünist Partisi de Laz İsmail’in anlayışında bir partiydi. Sonuna kadar da onu tuttular zaten… Adımı Titocuya çıkarıp tecrit etmeye çalışmışlardı. Nazım Hikmet, ‘Olur böyle şeyler’ dedi, ‘beni bile üç kez attılar partiden’…’Bir düşün Mao Tse-tung kaç defa atıldı. Sen bizden daha mı önemli bir kişisin.’ … Macar olaylarını konuştuk. Nazım, ‘Macaristan’ı kaybedersek diğerleri de çözülür’ dedi. Ben de ‘Çözülsün varsın ne olacakmış’ dedim.” (s.130-131)

Tacettin Karan’la Nazım Hikmet, Sovyetler Birliği üzerine de konuşurlar. Nazım, Tacettin’in Sovyetler Birliği’ne ya da bir doğu bloku ülkesine gitmesinde ısrar eder. Tacettin Karan ise bu ülkelere yönelik eleştirilerini açık açık ortaya koyar:

“Ben ‘Böyle memleket, böyle sosyalizm olmaz’ dedikçe; ‘Olur böyle şeyler, bu onların meselesi, biz kendi işimize bakalım’ diyordu… ‘Ancak orada yaşarken dikkatli olmak gerekir, ne yapıp ne ettiğini kontrol etmek için seni takip ederler… Beni bile takip ediyorlar, sesimi çıkarmıyorum.’ Ben zaten tereddüt ediyordum gidip gitmeme konusunda. Bu son söylediği kararımı kesinleştirdi. ‘Ben de döner takipçiye bir yumruk vururum’ dedim. ‘Olur mu öyle şey, seni Sibirya’ya sürerler, canını yakarlar’ dedi. Sonuç olarak Nazım Hikmet’e ‘Ben o ülkeye gitmem ağabey’ dedim.” (s. 131)
Tacettin Karan, Sevim Belli’nin kitabında da anlatıldığı gibi (Sevim Belli, Boşuna mı Çiğnedik?, Belge Yayınları, Kasım 1994), sonradan anarşist olmuş. Emin Karaca’nın, sanki çok gayri-tabii bir şeyle karşılaşmış gibi, “Bu anarşistlik de nereden çıktı” sorusunu Tacettin Karan şöyle yanıtlıyor:

“Vartan’la (İhmalyan, G.Z.) konuşmalarımdan partinin ne biçim kurulmuş olduğunu görünce, bir takım düşüncelerden sonra, hiyerarşik şekilde kurulmuş bir örgüt sonunda totaliter olmak zorundadır sonucuna vardım. Ve o örgütte iç demokrasi diye bir şey kalmaz. Masonluk da öyle tabii. Buradan yola çıkarak anarşizmi teorik olarak incelemeye başladım. Bakunin’i, Kropotkin’i okudum, böylece anarşizmi benimsedim…” (s. 133)

Sovyet’lerin ve TKP’nin tarihi bize, bir “su başında duranlar”, bir de “suyun başını tutanlar” olduğunu öğretiyor.

Kitaplık, Eylül 2004

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI