Post-Sovyet Nostalji Üzerine

Joma Nazpary, Sovyet Sonrası Karmaşa-Kazakistan’da Şiddet ve Mülksüzleşme,
Çev: Selda Somuncuoğlu, İletişim Yayınları, 2003

Joma Nazpary, bizzat Kazakistan’da yaşayarak ve kendi yaşamından canlı örneklerle güzel bir araştırma örneği sunmuş. Anlattığı, gerçekten de vahşi kapitalizmin, insanı insanın kurdu haline getiren korkunç cangılıdır. Sovyet devletinin dağılmasından sonra “demokrasi” adına gelen yeni düzen, eski seçkinlerin, ayrıcalıklarını bu sefer yağmacı ve karaborsacılar olarak sürdürmeleri, “piyasa ilişkileri” adı altında mafyanın ilişkileri düzenler hale gelmesi, dizginsiz milliyetçilik, fahişeliğin yaygınlaşması ve “altta kalanın canı çıksın” anlayışının insanları insanlığından çıkartmasıdır. Nazpary’nin araştırması, bu insanlık dışı düzeni ve kaosu tüm ayrıntıları ile ortaya koymaktadır. Bu noktadan sonra yapılacak tek şey, piyasa ve özel kapitalizm düzeni hayranlarının önüne bu kitabı koyup, yüz ifadelerini incelemek olmalıdır gibi geliyor bana.

Ne var ki, benim kitaba ilişkin esas tartışmak istediğim nokta, bu tartışma kabul etmez hakikat değildir. Kitabı okurken, Nazpary’nin sık sık vurguladığı bir nokta dikkatimi çekti: mülksüz kesimlerin, kapitalizmin vahşeti karşısında eski Sovyet düzenine duydukları özlem. Bu durum bana, “kör ölmüş, badem gözlü olmuş” atasözünü hatırlattığı için önce fazla önemsemek istemedim. Fakat, bir süre sonra bu vurgunun,  Kazak emekçilerinin bir yanılsaması olmasının ötesinde, bizzat yazarın görüşü olduğunu farkedince, bu tür satırların altını daha dikkatli çizmeye başladım. Nitekim, kitabın “karşılaştırmalı sonuç” bölümünde, yazarın, bu görüşü, tipik Troçkist argümanlarla daha net bir şekilde ve teorik düzlemde ifade ettiğini gördüm. Biraz uzunca da olsa bu satırları buraya aktarmak istiyorum:

“Gerçeekten de ekonomik haklar Sovyet yurttaşlarına Stalin tarafından altın tepside sunulmamış, tersine halk bunu rejime dayatmıştı. Sovyet toplumunda Stalinci siyasi rejim ile sosyal devlet yapısı birbirleriyle çelişen ve hiçbir şekilde birbirlerini açıklamayan iki ayrı olguydu. Sovyet sistemi Ekim Devrimi’nin Stalinci bir karşıdevrimle yenilgiye uğratılması sonucunda doğmuştu… Stalinciler güçlü işçi sınıfı sayesinde devrimi ve işçi sınıfını resmen reddedecek bir iktidara sahip olamadılar. Bu güç dengesi Stalinci seçkinlerle işçi sınıfı arasında kurulmuş  olan tarihsel uzlaşmanın kaynağıydı. İşçi sınıfı siyasi ve ekonomik egemenliği yeni Stalinist gruba verdi, buna karşılık Stalinist idareciler de işçilere tarihte bir örneği görülmemiş bir refah sağladılar… Hayat boyu iş imkanı, ücretsiz eğitim, ucuz konut, elektrik, merkezi ısınma, gaz, telefon, ulaşım, sağlık hizmetleri, spor, kitaplar, tiyatro ve daha birçok sosyal hizmet, savaş dönemi hariç, 1930’lardan başlayarak sürekli yaygınlaştırılmıştı.” (s.270-271)

Troçki’nin “yozlaşmış işçi iktidarı” ve Gramsci’nin “tarihsel uzlaşma” teorilerinin post-Sovyet nostaljisine uyarlanmış bir versiyonuyla karşı karşıyayız  gibi geliyor bana. Tartışılması gereken konu bu yazının çerçevesini fazlasıyla aşacak bir kapsama sahip olduğundan sadece birkaç ana noktanın üzerinde kısaca duracağım.

Nazpary’e göre, “sosyal refah devleti” Ekim Devrimi’nin Stalinci bir karşıdevrimle yenilgiye uğratılması sonucu doğmuş. İşçi sınıfı siyasi ve ekonomik egemenliği Stalinist gruba vermiş. Bunun karşılığında da onlardan refah toplumunu elde etmiş. Oldukça çelişkili bir durum. Nazpary, işçilere “refah sunan” Sovyet sisteminin bir karşıdevrimle kurulmuş olmasındaki ve işçi sınıfının siyasi ve ekonomik hakimiyeti verip  refah elde etmesindeki tuhaflığı açıklamak durumundadır. Yine yazar, siyasi ve ekonomik egemenliği kaptıran işçi sınıfının nasıl olup da Stalinistlerin işçi sınıfı iktidarı söylemini reddetmelerini önleyecek kadar güçlü bir konumda kalabildiğini de açıklamalıdır.

Bana kalırsa, Nazpary’nin bu noktada söylediklerinin gerçekle bir ilişkisi yoktur. Bir kere, Stalinist rejime halkın herhangi bir dayatması söz konusu değildi. Halk, siyasi, ekonomik ve toplumsal olarak tamamen sindirilmiş, bastırılmış ve susturulmuş durumdaydı. Stalinci siyasi rejim ile bugün sanırım unutkanlıkla övgülere boğulan “sosyal devlet” yapısı arasında bir çelişki söz konusu değildi. Bugün pek övülen bu “sosyal devlet”, Stalinist hızlı endüstrileşme politikasının zorunlu bir parçası ve sonucuydu. Artı-emek sömürüsü, kollektif bir sınıf tarafından global olarak gerçekleştiriliyordu. Bu yüzden, ağır sanayi için topluca ve zorbaca ağır bir sömürüye uğratılan Sovyet işçilerinin temel ihtiyaçları, adeta devasa bir fabrika haline getirilmiş Sovyetler Birliği’nde oldukça ucuza sağlanıyordu ki, işçiler temel ihtiyaçlarını sağlamanın derdine düşüp gündelik ağır çalışmayı aksatmasınlar. Total devletçi bir sistem açısından, işçileri işe sevketmek ve artı-değere azami ölçüde el koymak için son derece akli bir uygulamadır bu. Temel ihtiyaçları ucuza ve topluca temin edilen Sovyet işçilerinin ücreti de son derece düşüktü ve bu bağlamda Sovyet işçisinden sızdırılan artı-değer, batı işçi sınıfından sızdırılandan kat be kat fazlaydı. Zaten böyle olmasaydı, devasa Sovyet sanayileşmesinin bu kadar kısa sürede gerçekleşmesi mümkün olmazdı.

Stalincilerin, işçi sınıfı iktidarı söylemini, işçi sınıfının gücünden çekindiği için reddetmediği de doğru değildir. Ekonomik ve siyasal haklarını bilfiil kaybetmiş işçi sınıfının pratikte böyle bir gücü yoktu. Öte yandan, Stalincilerin “işçi sınıfı iktidarı” söylemini reddetmeleri için bir neden yoktu. Tersine, bu söylem, Stalinistlerin, hem dünya çapındaki iddialarını savunmalarına, hem de amansızca sömürdükleri işçi ve köylü kitleleri karşısında güçlü bir konumda kalmalarına hizmet ediyordu. Kim bindiği dalı bile bile keser.

Genç bir araştırmacı olduğu anlaşılan Jaspary, araştırmasını salt post-Sovyet olgularla kısıtlı tutsa ve neredeyse 90 yıldır tartışılan böylesi netameli konularda daha ihtiyatlı davransaydı, kitabı bence daha değerli olurdu.

İmlasız, sayı:8, Temmuz-Ağustos 2004

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI