Solkomüniste Cevaplar

Bir Solkomünistin sorularına yanıtlar

Soru —————————————————–

Sol düşünceyle, bundan kırk dört yıl önce, 1962 yılında, YÖN dergisi okuyarak tanıştım. YÖN, belki size şimdi şaşırtıcı gelecek ama, anti-kapitalist bir dergiydi. Yani bugünkü ulusalcılar gibi, emperyalizm-milli kapitalizm ayrımı yapmazdı. Daha doğrusu, YÖN’e göre, Türkiye’deki emperyalist tahakküm, içteki kapitalist düzenle sıkı sıkıya bağımlıydı.

1963 yılından itibaren Türkiye İşçi Partisi (TİP) sesini duyurmaya başladı. Ben de, 17 yaşımda bu partinin sempatizanı oldum. 1964 yılında, Ankara’daki ilk anti-Amerikan gösterilerde gözaltına alındım. 12 Kasım 1966’da, Ankara’da yapılan anti-Amerikan gösterilerde tutuklandım ve bir ay hapis yattım. Bu yıldan itibaren de, TİP yanlısı Fikir Kulüpleri Federasyonu’na (FKF) gidip gelmeye başladım.

TİP, aynı YÖN gibi, anti-kapitalist bir örgüttü ve „emekçilere” YÖN’den daha fazla vurgu yapıyordu. O dönem sola yönelen gençlerin hepsi TİP taraftarıydı, ben de öyle. Ne var ki, 1967 yılından itibaren sol içinde, anti-kapitalizmdense anti-emperyalist milliyetçi söyleme daha çok ağırlık veren Milli Demokratik Devrim (MDD) eğilimi, özellikle solcu gençlik içinde güç toplamaya başladı. MDD eğilimi, yelkenlerini, yükselmekte olan „anti-emperyalizm” ve „anti-Amerikanizm” rüzgârıyla dolduruyordu.

Şu kadarını söyleyeyim ki, 1960‘ların ilk yarısında, solun güç toplamaya başlaması, dünya çapında yükselen anti-emperyalizmle ve Türkiye’de, 1960 27 Mayıs darbesinden sonra oluşan toplumsal uyanış atmosferiyle yakından bağlantılıydı.

Soru —————————————————–

Milli demokratik devrim eğilimi, anti-emperyalizm rüzgârını arkasına alarak gelişti. Ben ilk başta, diğer gençler gibi, TİP’e bağlı olduğumdan, hemen MDD’ci olmadım. Ama TİP taraftarı FKF yöneticileri son derece bürokratik bir tutum içindeydiler ve anti-emperyalist gençlik hareketine katılmaktan çekiniyorlardı. Bu yüzden, Yarılma 1956-1972 (Ozan Yayıncılık, 2000, İletişim Yayınları, 2002) adlı otobiyografimde ayrıntılarıyla anlattığım gibi, TİP’ten uzaklaştım ve 1968 Şubat ayından itibaren MDD eğilimine katıldım. FKF’de yönetim devrildi ve MDD’ciler yönetimi ele geçirdiler. Ben de yönetimde yer aldım. 1968 yazında, bu yönetim, TİP’in müdahalesiyle devrildi, ama MDD eğilimi gelişmeye devam etti. 1969 yılındaki kongrede, MDD’ciler, kongreyi yeniden kazandılar ve bundan sonra “Sosyalist devrimci” (SD) denen TİP eğilimi bir daha gençlik içinde hakimiyet kuramadı ve tecrit oldu. MDD’nin FKF içindeki zaferinden bir yıl sonra, bu örgütün adı Dev-Genç olarak değiştirildi ve MDD, zirveye ulaştığı bu tarihten itibaren kendi içinde hızla ve şiddetle fraksiyonlara ayrıldı. Önce, “Kırmızı Aydınlık”-“Beyaz Aydınlık” bölünmesi oldu (1970 başı). Her iki eğilim de MDD’ciydi, ama benim de içinde yer aldığım “Beyaz Aydınlıkçılar” Maocu eğilimi temsil ediyorlardı, “Kırmızı Aydınlıkçılar” ise, Latin Amerikacı eğilimdeydiler. Daha sonra (1971 yılında), Dev-Genç içindeki egemen fraksiyonu oluşturan “Kırmızı Aydınlıkçı”lar da bölündü ve Mahir Çayan’ın başını çektiği grup, Mihri Belli’cileri yenilgiye uğratarak Dev-Genç’e egemen oldu. Bu eğilimden, 12 Mart 1971 darbesinden sonra, şehir gerillasını savunan, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C) örgütü doğdu. Öte yandan, kır gerillasını savunanlar da, Deniz Gezmiş ve Hüseyin İnan’ın önderliğinde, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) örgütünü kurdular ve kır gerillasına başladılar. Bundan bir yıl sonra, Maocu “Aydınlık” da bölündü ve benim de içinde yer aldığım, Doğu Perinçek önderliğindeki kesim, Türkiye İhtilalci işçi Köylü Parti (TİİKP)’sini kurarken, İbrahim Kaypakkaya önderliğindeki grup, Türkiye Komünist Partisi Marksist-Leninist (TKP-ML)’i kurdu. Bu örgütlerin hepsi, 12 Mart yarı-askeri rejimi sırasında devletle silahlı çatışmalara giriştiler ve ağır kayıplara uğradılar.

O zamanki MDD eğilimi, tüm fraksiyonlarıyla, bütün milliyetçi ve Kemalist eğilimlerine rağmen, bugünkü ulusalcı “sol”dan farklı olarak, devrimciydi ve devletle çatışmayı göze alan bir ruh hali içindeydi. Bu ruh halinde, elbette 1960’tan sonra yükselen işçi ve köylü hareketinin ve 1970’ten itibaren devrimci mücadelenin devlet zoru ile önlenmesi çabasının rolü belirleyicidir.

Soru —————————————————–

12 Mart yarı-askeri rejimi üç yıl sürdü ve 1973 yılı sonunda yeniden normal rejime dönüş yoluna girildi. Bunda, halkın faşizan devlet baskısına tepki göstermesinin rolü büyüktü. Bu tepki, demokratik taleplere sahip çıkan reformist, sosyal demokrat Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) ve o onun lideri Bülent Ecevit’in güç toplamasına hizmet etti. 1974 yazında Af ilân edildi ve siyasi tutukluların çoğu tahliye edildi. Bundan sonra sol, daha önce oluşmuş fraksiyonlara dayanarak ve yeni yeni fraksiyonların ortaya çıkmasıyla yeniden örgütlenme faaliyetlerine girişti. (Bkz. Gün Zileli, Havariler 1972-1983, iletişim, 2002) Bu, daha çok legal alanda bir güç toplama denemesiydi. O yılların gençliği hızla sola kayıyordu ve hiçbir fraksiyon, hiçbir örgüt, sosyal mücadele denizine attığı ağını boş çekmiyordu.

1974 yılından itibaren, sol içindeki ana çatışma, Sovyetçi-Çinci kutuplaşması temelinde gelişti. O zamana kadar solda pek bir varlık gösterememiş olan Sovyet yanlısı Türkiye Komünist Partisi (TKP), Devrimci işçi Sendikaları Federasyonu (DİSK)’a dayanarak önemli bir güç topladı. Sovyetçi kampta, TKP’nin dışında, TİP ve Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (TSİP) gibi parti ve örgütler de yer alıyordu. Öte yandan, eskiden beri Maocu olan TİİKP’nin yanısıra, eski THKO’nun ana gövdesi (Halkın Kurtuluşu adıyla) ve THKP-C’den ortaya çıkan güçlü bir grup (Halkın Yolu adıyla) Maocu eğilime girdiler. Yine Maocu olan TKP-ML’den kopan Halkın Birliği adlı grup da Maocu cephede sayılmaktaydı. THKP-C kökenli diğer gruplar (en önemlisi Dev-Yol) , bu kutuplaşmada, her iki tarafa da katılmayan ve Çin-Sovyet çatışması temelindeki bölünmeyi eleştiren, kutuptakilerin deyimiyle “orta yolcu” bir tutum aldılar.

1977 yılında, Arnavutluk lideri Enver Hoca’nın, 7. Arnavutluk Emek Partisi (AEP) kongresinde, Mao’nun “üç dünya teorisi”ni suçlayan bir tutum alması, aynen Türkiye soluna da yansıdı ve Maocu cephe, bu kez, Arnavutçular ve Çinciler diye bölündü. Halkın Kurtuluşu ve Halkın Birliği, Arnavutlukçu bir tutum takınırken, klasik Maocu TİİKP (Aydınlık) Çin’e bağlı kaldı. Halkın Yolu ise, bu bölünmede önce ortada bir tavır aldı, ancak 1978 yılında ana gövdesiyle Aydınlık hareketine iltihak etti. Öte yandan, Kürt solu, 1975 yılından itibaren, ulusal sorun çerçevesinde, Türkiye solundan ayrı örgütlenme ve Kürt solu olarak kendi kaderini tayin etme eğilimine girmişti. Bu eğilim, daha sonraları, birçok Kürt sol örgütünün yanı sıra bugünkü PKK’yı da doğurdu. İşte 1977 yılı 1 Mayıs’ına Türkiye ve Kürdistan solu böylesine bölünmelerle ve iç çatışmalarla gelmişti.

Soru —————————————————–
1 Mayıs 1977’de, Taksim Meydanında, 34 kişinin ölümüyle sonuçlanan olaylar, Maocu-Moskovacı çatışmasından yararlanan devletin örgütlediği bir provokasyondu. İdeolojik atmosferi özellikle, Maocu TİİKP (Aydınlık) ve TKP yaratmıştı. Bu iki grup kesin bir düşmanlığın kutuplarıydılar. Aydınlıkçıların, “Üçlü Blok” adını taktığı HK, HY ve HB grupları da yangına körükle gidiyorlardı. Çatışmanın kesin olduğu böyle bir ortamda, barut fıçısına bir kibrit atmak yeterliydi, devlet de bunu yaptı, sonuçta 34 kişi öldü ve alana gelen işçi yığınları bozguna uğratıldı.

Öte yandan, faşist sokak çeteleri, 1970’lerin ikinci yarısında, solu silahlı çatışmaya ve “cinayet rekabetine” çekerek, ordunun darbesi için gerekli ortamı yarattılar. Ne yazık ki, sol da bu oyuna alet oldu ve “düelloyu” kabul etti. Faşistler, bununla da yetinmeyip, Anadolu’nun belli şehirlerinde, alevi ve sünni kitlelerin iç içe yaşadıkları yerlerde alevi “pogrom”larına giriştiler ve ordunun müdahalesi için ortamı iyice kızıştırdılar. Ek olarak, faşistlerin örgütlediği, toplumu şok edecek aydın cinayetleri de bu kızışmış ortama katkıda bulundu. Artık herkes ordunun müdahalesini bekler olmuştu.

Nitekim ordu, 12 Eylül 1980’de beklenen darbeyi yaptı ve kolayca, neredeyse hiçbir direnişle karşılaşmadan iktidara oturdu. Parlamentoyu feshetti ve solcu avına girişti. Emekçilerin hak alma mücadelesi zor yoluyla bastırıldı. Tüm yasal haklar iptal edildi.

Ordunun amacı, toplumu devlet terörü yoluyla apolitize etmekti. Bunda kısmen de başarılı olduğu söylenebilir. Ne var ki, ordunun amacına aykırı ve bu amacı aşan bazı gelişmeler de oldu. (Bkz. Gün Zileli, Sapak 1983-1992, İletişim, 2003) Örneğin, solda, depolitize olma süreciyle iç içe bir iç sorgulama süreci de başladı. Örgütlerin merkezi ideolojik sultasından kurtulan militanların bir kısmı liberalleşmek yerine, devrimci bir Stalinizm sorgulamasına giriştiler. Soldaki bir kısım militanlar, solun tarihinde ilk kez anarşizme doğru bir yönelişe girdiler. Sol hareketten gelen kadınlar, feminist bir kadın hareketinin öncüleri arasında yer aldılar. Maocu-Moskovacı çatışması anlamını kaybetti, ister Maocu olsun, ister Moskovacı olsun, tüm örgütlerin katı Leninist örgütsel hegemonyaları aşağıdan gelen bir sorgulamanın hedefi oldular ve önemli bir sarsıntı geçirdiler. Tarihteki birçok eylem ve girişim gibi, böylece, 12 Eylül darbesi de, kısmen, kendi amaçlarının tamamen tersi, devrimci gelişmelerin kendilerini ortaya koymasına hizmet eden bir ortama da katkıda bulunmuş oldu.

Bu değişim sürecine ilişkin olarak kendimden söz edecek olursam, aşağı yukarı Türkiye solunun yaşadığı bütün ideolojik değişim süreçlerini ben de yaşadım. 1960 yıllarda, Kemalizmin etkisi altında, anti-emperyalist bir militan, bir gençlik önderiydim. Aşağıdan gelen dalga bu gençlik önderini yukarlara fırlattı ve 1970’lerde bir sol partinin yöneticisi yaptı. Artık Stalinist bir bürokrattım. Her türlü cepheci, sağcı reelpolitiği, politik kurnazlığı gözünü kırpmadan pratiğe koyan, amaca ulaşmak için her türlü aracı kullanmak mubahtır anlayışını benimsemiş, devrim eşittir parti anlayışını içselleştirmeye çalışan bir parti bürokratı.

1980 darbesinden sonra, solda yaşanan bunalım beni de etkiledi ve Marksist hareketin başarısızlık nedenlerini dışarıda, dış baskılarda değil, iç zaaflarda aramanın doğru olacağı sonucuna vardım. Aranma koşullarının yaratığı bol zamandan da yaralanarak Türkçede çıkmış kaynaklardan, özellikle Sovyetler Birliği üzerine yazılmış her şeyi okudum ve o zamana kadar bildiğim her şeyin yanlış olduğunu gördüm. Partinin bize empoze ettiği kapalı devre okuma tarzı bir kere yıkıldı mı, içerde örtbas edilen pislikleri görmemek için kör, bunları dile getirmemek için sağır-dilsiz ya da vicdansız olmak gerekirdi. 1930’lu yıllardaki Stalinist tasfiyelerin, “karşıdevrimci burjuvazinin” değil, Bolşevik Partisinden geriye kalan ne varsa onun tasfiyesi anlamına geldiğini böylece öğrendim. 1930’lu yıllardaki devasa sanayileşme hamlesinin Rus işçi ve köylülerinin, iç sömürge halkların ve iç tutsakların amansızca, ölümüne sömürülmeleriyle sağlandığını öğrendim. Zaten, 1981 yılında, o zamana kadar pek iyi gözle bakmadığımız İsaac Deutscher’in Troçki ciltlerini okuyunca kafamda her şey aydınlanmış ve Stalinizme karşı mücadele etmeye karar vermiştim. Troçki’ye sempati beslemekle birlikte Troçkist olmadım. Böylece, 1980’li yıllar boyunca Leninist bir parti içi muhalif olarak kaldım. 1988 yılında, bir grup arkadaşla birlikte Aydınlık hareketinden ayrıldım. Aynı dönemde, Sokak Yayınlarının yayımladığı, Ida Mett’in, Kronstadt 1921’ini okuyunca, Lenin ve Troçki’ye ilişkin son sempati kırıntılarım da yok olup gitti. 1990 yılının başında, aranma koşullarımdan dolayı yurtdışına çıkmak zorunda kaldım, İngiltere’de daha derin araştırmalara giriştim ve İngilizce kaynakları da okudum. Türkiye solunun içler acısı ve hiçbir şekilde umut vermeyen, devrimci bir çıkış vadetmeyen durumu beni yeni arayışlara itti. Sonunda, devlet konusundaki tartışmada Marx’ın değil, Bakunin’in haklı olduğuna karar verdim ve bütün bu ideolojik değişim süreçlerinde birlikte hareket ettiğim yakın arkadaşım Emine Özkaya ile birlikte anarşizmi benimsedik. Böylece, tüm “rütbelerimden” arınmış olarak, bir anlamda 1960 yıllardaki isyancı gençliğime dönmüş oluyordum. Ama artık Kemalist değil, bir anarşittim.

Soru —————————————————–

Koca Kropotkin, I. Dünya Savaşında, Alman despotizmine karşıtlığı yüzünden diğer kamptaki kapitalist devletleri desteklemiş, dolayısıyla savaş taraftarı olmuştu. Ama onun bu tavrı, anarşizmin insanlığa yol gösteren bir düşünce olduğu gerçeğini karartmadı. Bugün de şu ya da bu anarşist grupcuk şöyle ya da böyle tavır alabilir, hiç önemli değildir. Ben size daha ötesini söyleyeyim, belki iyice araştırırsak İsrail devleti yanlısı birkaç anarşist grup bile bulabiliriz. Anarşist grupların merkezi disiplin uygulayan bir karar organları yok, iyi ki de yok.

Öte yandan, anarşist düşüncenin, dünyanın günlük, somut politik olayları karşısında somut politikalar üretme teşebbüslerinin genelde pek başarılı olmadığını, aslında bunun pek de mümkün olmadığını biliyorum. Bu, anarşizmin doğasıyla, bugünkü rezil dünyanın doğası arasındaki uzlaşmazlıktan kaynaklanıyor. Dünyasal yozlaşmadan tamamen habersiz bir insanı, örneğin mafyanın cirit attığı bir ortama koyun, bu insan mafya gruplarının akıl sır almaz desiselerini nasıl algılayıp nasıl onlara karşı mücadele edebilir ki. Bu insanın yapacağı tek şey, bu ortamın dışına çıkıp toptan mafya düzenini mahkûm etmektir. Bazı Marksistler, anarşizmin, politikayı kirli olduğu için reddetmeleriyle alay ederler. Oysa bu, anarşizmin en değerli yanıdır.

Kısaca şunu demek istiyorum: Anarşistlerin, örneğin Lübnan savaşı konusunda bir ‘politika’ geliştirmek diye bir sorunları ya da çatışan taraflardan hangisine daha yakın ya da daha uzak duracakları gibi bir endişeleri olmaması gerekir. Onların yapmaları gereken, genel olarak savaşı, çatışan tüm tarafları, bölgeye yapılan tüm askeri müdahaleleri toptan suçlamak ve asla “ince” politikaya girmemektir. Peki, bu da bir politika değil midir, diyeceksiniz. Evet, bir bakıma öyledir, ama bu, genel bir politikadır. Marksizm-Leninizmi batağa götüren şu ünlü “somut şartların somut tahlilinden” uzak, gerçek devrimci tavırdır. Sol komünistleri de, komünist hareketin kötü kaderinden kurtaran sanırım böyle bir tavır olmuştur.

Somut anarşist grupların bir propaganda öğesi olarak işlevleri vardır elbette. Ama onlara bunun ötesinde, “öncü” misyonlar yüklemek büyük hata olacaktır. Bu grupların da kabul edecekleri gibi, devrim, anarşist grupların değil, ayağa kalkacak olan o büyük devin, sömürüye karşı bilinçlenmiş, bu rezil kapitalist sistemi toptan ve kökten yıkmaya ve kaderini eline almaya karar vermiş ezilen kitlelerin ve bireylerin işidir.

Soru —————————————————–

Marksizmin bugünkü durumu ne yazık ki fazla umut verici gözükmüyor. Bugün devrimci perspektifini devam ettiren Marksist kökenli tek akım solkomünizmdir, diğerleri ya sekter sektler olarak toplumun tamamen dışına düşmüşlerdir ya da reformcu bir yol tutmuşlardır. Lövy, “Marksizmde devrim” olabileceğini söylüyor. Olabilir ama bu büyük ve çok cesur çıkışlar yapılmasını gerektiriyor; örgütlerin ve reformizmin sultasından kurtulmayı gerektiriyor. Yine de böyle bir olasılığa açık olmak gerekir. Öte yandan tüm çabanın bir ideolojinin restorasyonuna harcanmasını da doğru bulmuyorum. Bu ideoloji bir dönem işlevseldi ve bu işlevini yanlış doğru yerine getirdi. Artık bir ihtiyardan genç bir insan yaratmak sevdasından vazgeçmek gerekir. Eski alışkanlıklarla düşünmeyi bırakmalıyız. Devrimi yapacak olan da, yönetecek olan da şu ya da bu ideoloji değil, ezilen işçi ve emekçiler olacaktır.

Soru —————————————————–

Nasıl Bakunin, Marx’ın karşısında, devletin başından itibaren yıkılması gerektiği ve bu aygıtın devrim için kullanılamayacağı noktasında haklı çıktıysa, solkomünistler de, Lenin’in karşısında, parlamentonun ve sendikanın kapitalizmin kurumları olduğu ve devrimin yararına kullanılamayacakları konusunda haklı çıkmışlardır. Nıtekim anaakım Marksizm-Leninizm tarafından uzun yıllar boyunca bastırılan bu iki akım, anarşizm ve solkomünizm, farklı kökenlerine rağmen, süreç içinde kardeş akımlar haline gelmiş, birbirlerinden çok şey alıp vermişlerdir. Her şey benzerine yaklaşır. Marksizm-Leninizmin, o kadar şiddetle koptuğu sosyal demokrasiye bugün bu kadar yaklaşmış olmasının izahı da burada aranabilir.

Bence anarşizmin de, solkomünizmin de ortak handikabı, sekter bir püritanizme sapmaları olabilir. Püritanizm, devrimin temel gücü olan ezilen kitlelerden kopmaya yol açar.

Soru —————————————————–

Bugünkü Türkiye solu ile ilgili bir şey söylemek oldukça zor. İsterseniz kısaca “bitkisel hayat” benzetmesini yapalım. Toplumsal bir hareket toplumun hiçbir kesimine hiçbir şekilde hitap edemezse, bunun anlamı, o hareketin, henüz ölmemişse, bitkisel hayata girdiğidir. Sol, kendi tutuculuğunun ve düzen içiliğinin kurbanı olmuş ve radikal değişimlerden yana olan kesimlerin ruh halinden uzaklaşmıştır. Bu uzaklaşmaya paralel olarak da, konformist ideolojilere, örneğin kemalizme ve milliyetçiliğe daha fazla sarılır olmuştur. Artık solu, ne eski rakipleri, ne de radikal değişim isteyen toplumsal kesimler ciddiye almaktadır. Bu durumda, sol açısından yapılacak şey, ya büyük bir devrimci atılım göstererek kendisini devrimci yolda yenilemek ya da ölümünü ilan etmektir. Ne yazık ki bunların ikisini de yapma cesaretinden yoksun olan sol liderlikler, çürüyen bir ölü gibi çevreye pis bir koku yayılmasından öteye bir işlev yerine getirmemektedirler. Ben soldan umutsuzum. Ama bu umutsuzluk, yeni bir devrim umudunun yeşermesini de beraberinde getirmektedir.

Soru —————————————————–

Yeni bir devrim umudu derken bir aciliyete vurgu yapmak niyetinde değilim. Devrimin yeniden canlanması için zamana ihtiyaç var. Yirminci yüzyılın başlarında ve ortalarında işçi sınıfı iki kez ayağa kalktı. Birincisinde hedef kapitalist sistemdi. İkincisinde ise Rusya’nın merkezini oluşturduğu bürokratik kapitalizm. Birinci anti-kapitalist devrim, belli ülkelerde burjuvaziyi devirerek başarıya ulaştı, ama yıkma yaratmayı getirmedi. İşçi sınıfı bu sefer de bürokrasinin pençesine düştü. 1950’lerdeki ve 1960’lardaki anti-bürokratik devrim de (ikinci devrim) başarıya ulaştı, ama bu sefer de bu devrim klasik burjuvazinin pençesine düştü. Dünya işçi devriminin gerçek bir başarıya ulaşması, devrimin, hem burjuvaziye, hem de bürokrasiye karşı uyanık olmasına ve işçi sınıfının, nominal olarak değil, gerçekten yönetme ve çekip çevirme yeteneği göstermesine bağlı. Dünya işçi sınıfı da, onun Türkiye’deki parçası da bu bilinç ve yeteneğin henüz çok uzağında ve işin kötüsü, yaşanan deneyler, işçileri devrim fikrinden uzaklaştırıcı bir rol oynuyor. Ama yeni bir devrimci dalganın geleceğine inanıyorum. Belki on, belki de yirmi yıl içinde…

Soru —————————————————–

Emekçi insanların, doğudaki savaşta ölen oğullarıyla ilgili olarak giderek sınıf tavrı almalarını ve ordunun büyükbaşlarını suçlamalarını önemli bir gelişme olarak görüyorum. Öte yandan, sözünü ettiğiniz grev hareketlerini çok önemli olarak değerlendirmem mümkün değil. İşçi sınıfı, sistemi yıkmaya yönelmediği sürece kapitalist toplumun bir sınıfıdır ve grevler de sonuçta kapitalizmin işleyiş mekanizmasına katkıda bulunurlar. Hatta, şimdiye kadar bilinenin tersi bir şey söylemeyi göze alarak şunu da belirtmeliyim ki, grevler, genelde, işçi sınıfının biriken devrimci potansiyelini boşaltmaya hizmet ettikleri için son tahlilde kapitalizmin işine yararlar. İşçi sınıfının tek devrimci eylem biçimi bence, doğrudan konseylerde örgütlenerek, yerel ve merkezi iktidarların yerine konsey yönetimlerini ilân etmek ve konseylerin egemenliğini her türlü saldırıya karşı savunmaktır. Şu koşullarda bu söylediğim oldukça imkansız bir şey olarak görülebilir. Evet ama, zaten devrim de imkansızı talep etmek değil midir bir bakıma…

Soru —————————————————–

Sanırım yeterince açıklayıcı olamadım. Benim sözünü ettiğim, doğrudan sistemi hedef alan vahşi grevler değil, düzen içi, yasal grevlerdir. Vahşi grevler elbette devrime hizmet eder.

Yasal toplu sözleşme ve grev sorununa gelince: Bunun mucidi batı burjuvazisidir. Bu, batıda işçi sınıfını yatıştırmaya ve kapitalizmi restore etmeye hizmet etmiştir. 20. yüzyılın ilk yarısındaki anti-kapitalist devrimler, Rusya ve İspanya gibi, grev hakkının yasallaşmadığı ülkelerde patlak vermiş, konseyler hayata bu ülkelerde geçmiştir. Keza 20. yüzyılın ortalarındaki anti-bürokratik devrimler de, Doğu Almanya, Macaristan. Polonya gibi, grevin yasal olmadığı ülkelerde gerçekleşmiş, konseyler buralarda yeniden canlanmıştır. Konseylerin hayata geçmesinin tek koşulu işçilerin topluca ayaklanmaya girişmeleridir.

Soru —————————————————–

1920’li yıllardaki komünist hareket tamamen Komintern’in ve daha sonraki yıllarda da Stalin’in dominasyonu altında kalmış ve kendi başına bir inisiyatif gösterememiştir. İşçi hareketi ise, Komünist Partisi’ne bağlanmış bir avuç fedakâr öncü işçinin, o illegalite ve Kemalist rejimin baskısı koşullarında, partiyi işçi kitleleri içinde tanıtma umutsuz çabalarından öte pek bir varlık gösterememiştir. Bu öncü işçiler, gerçekten davaya inanmışlardı ve en ağır işkence koşullarında parti için ellerinden gelenin en fazlasını yapmışlardı. Onların kafasına Leninizm tarafından, devrim eşittir parti anlayışı yerleştirildiğinden, bu umutsuz, ama devasa çabalar ne yazık ki, devrimi doğurmadığı gibi, partiyi de kurtaramamıştır. Partiyi kurtaramazdı, çünkü partinin yöneticileri, işçilerin devrim ile kurtulma özlemlerinden daha farklı özlemlere sahiplerdi. Onlar, Stalin’in burjuvaziyle ittifak siyasetlerinin sonucu olarak enikonu sınıf işbirlikçisi bir tutum içindeydiler ve 2. Dünya Savaşı sırasında, “anti-faşist” mücadele adına Türk Ordusunu hizmete koşmaktan geri kalmadılar. Böylece onlar, kendi tabanlarındaki işçilerin işkencelerde dökülen kanını, Stalin’in sınıf işbirliği politikalarına ve Türk burjuvazisine armağan etmiş oldular.

Soru —————————————————–

Çerkez Etem’in sola kaydığı sadece bir tevatürdür. Tarih, genellikle, yaşanan gerçeği değil, o gerçeğe daha sonradan verilen anlamları yansıtır. Çerkez Etem, işgal koşullarından yararlanarak güçlenen bir çetecidir. Merkezi Ankara hükümetiyle çatışması, iktidar paylaşımından kaynaklanır. Ankara’nın yeni bir devlet kurma çabalarına karşı kendi yerel iktidarını savunmuştur. Merkezi iktidarla çatışması nedeniyle bir anlamda daha olumlu bir konumda olduğu söylenebilir, ama bundan öteye “sol” falan gibi anlamlar yüklemek hata olur. Elbette, Çerkez Etem’in “hain” olduğu da bir başka Kemalist uydurmacadır. Çerkez Etem, Ankara ile Yunan işgal ordusunun ateşi arasında kalmış ve sonunda Yunanlılara teslim olmak zorunda kalmıştır. Kemalistler de Etem’in konumunda, iki ateş arasında kalsalardı, onlar da iki taraftan birine teslim olurlardı ister istemez.

TKP’nin kuruluşundan önceki “komünist” oluşumlar, Sovyet Devriminden naifçe bir etkilenmenin sonucudur. Türkiye’de o zamana kadar sol bir kültür mevcut olmadığından sınıfsal bir perspektiften yoksun, bir çeşit “üçüncü dünya kurtuluşçuluğu” olarak değerlendirmek gerekir bu tür oluşumları. Kızıl kalpak giyerek, göğüslerine kırmızı karanfil takarak ortalıkta dolaşan bazı aydınlar kendilerini komünist sanmışlardır. Sovyet Devriminin yarattığı heyecan yatışır gibi olduğunda da bu tür hareketler sönmüş ve Ankara’nın manüplasyonunun aletleri olmuşlardır. Resmi komünizmi temsil eden TKP ise, bu tür naifçe coşkulardan bile yoksun küçük bir bürokratik klik olarak dünyaya gelmiş ve bu başlangıç noktasını hiçbir zaman aşamamıştır. Türkiye sol hareketi, sadece 1960’lı ve 1970’li yıllarda gerçek bir toplumsal varlık haline gelmiş, 1980’le birlikte yeniden, toplumsal bir varlık olmaktan çıkmış ve marjinalleşmiştir.

Soru —————————————————–

Türkiye solunun abarttığı türden çetin işçi mücadeleleri olduğunu düşünmüyorum. Cumhuriyet döneminin başlangıcında, “ulusal birlik” türküleri ve şiddetli baskı dolayısıyla işçilerin kitlesel hareketlere girişmeleri mümkün olamadı. Bu durum 1960’a kadar sürdü. 1960’dan sonra işçi kitlelerinde, genel ortama bağlı olarak bir kıpırdanış gözlenmektedir. Ancak bu kıpırdanışlar da, düzenin çerçevesini zorlayıcı nitelikte değildir, salt sendikal hareketlerdir. Tarihteki en büyük işçi hareketi 15-16 Haziran 1970 hareketidir. İki gün boyunca İstanbul’u birbirine katan işçi kitleleri, kitlesel sınıf hareketinin ne büyük bir güç olduğunu göstermişlerdir. Ne var ki, bu hareket de sendikal bilincin ötesine geçen, düzeni zorlayan bir hareket değildi. “Düzeni zorlayan” derken, Leninistler gibi, sendikal bilincin karşısına politik bilinci çıkarıp bir “öncü”nün zorunluluğunu gündeme getiriyor değilim elbette. Benim söylediğim, işçi hareketinin toplumsal devrim bilincinden yoksun oluşudur. Bunu kazanması ise, kerameti kendinden menkul “öncü”lerin dayatmalarıyla değil (aslında bu “öncü”ler işçi sınıfının devrimci gelişiminin önündeki en büyük engeli oluşturmuşlardır), işçi kitlelerinin kendi deneyimleri sonucunda düzen dışı alternatiflerin arayışına girmeleriyle mümkündür. Yani kısacası, “işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır.” Bunun için biz devrimcilerin yapması gereken, işçilerin ve diğer emekçilerin, ezilenlerin, bir parti etrafında değil, kendi özörgütlenmeleri etrafında (ki bu, belki de binlerce küçük örgütlenmenin ve kampanyanın yatay olarak oluşturdukları bir örgütler ağıdır) toplanmalarına ve toplumsal devrim yönünde adımlar atmalarına yardımcı olmak, işçi kitleleri arasında bu fikri yaymak, bu yöndeki örgütlenmelere önayak olmaktır. Sendikal bilinç, işçi sınıfının afyonudur.

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI