Bir Tarihi Parodi Üzerine

Hıfzı Topuz’un, Remzi Kitabevi tarafından ilk baskısı Kasım 1999’da yapılan, elimdeki 10. baskısı Mart 2000 tarihini taşıyan, Paris’te Son Osmanlılar – Mediha Sultan ve Damat Ferit adlı kitabını (roman diyemeyeceğim), önce büyük bir bir hevesle, ciddi ciddi okumaya başladım. Ne var ki, biraz ilerleyince, elimdeki kitabın bir “tarihi roman” değil, bir “tarihi parodi” olduğu kuşkusuna kapıldım. Hani, genellikle Romalıları konu alan parodiler olur, zırhlar içindeki Sezar, birdenbire, oldukça gülünç bir tarzda, günümüz diliyle ve günümüze ilişkin konularda konuşmaya başlar ya, işte öyle bir şey. Hıfzı Topuz da, “roman” kahramanlarını bugünkü dilde ve moda deyimlerle konuşturmuş. Önce, buna ilişkin bazı örnekler verelim.

Moda Deyimler

Daha sonra Mediha Sultan’la evlenecek olan Necip Bey, o sıralar Londra Sefaretinde görevlidir. En yakın arkadaşı, şair Abdülhakhamit’tir. Abdülhakhamit, günün birinde Necip Bey’e şöyle der:
“- Yahu arkadaş, bu böyle olmayacak, sana burada bir kız bulalım da hep beraber çıkalım (abç. G.Z.)…
“- Tabii Hamit’ciğim, neden olmasın (abç. G.Z)? Ama ben biraz çekingenimdir, her beğendiğim kıza, haydi gel bu akşam birlikte olalım (abç. G.Z) diyemem ki.
“- Desen kızlar mutlu olur. Senin gibi yakışıklı ve zarif bir erkeği bulmak kolay mı?
“- Bırak canım şimdi beni işletmeyi (abç. G.Z.)
“- Yok valla, işlettiğim falan yok. Bak aklıma kim geldi?…
“…
“- Peki onun hiç çıktığı (abç. G.Z) bir arkadaşı yok mu?” (s.42)
O zamanki insanların birbirlerine “ciğim, çığım”la hitap etmelerindeki uygunsuzluğu bir yana bırakıyorum. Ben sadece, takıldığım ve altını çizdiğim, kitabın başka yerlerinde de rastladığım tabirler üzerinde duracağım.
“Çıkmak”, yanılmıyorsam 1980’lerde yaygınlık kazanan ve bugün de kullanılan bir tabirdir. Benim gençliğimde bile, “kızlarla ya da oğlanlarla çıkmak” diye bir tabir yoktu. Bizim dönemimizde “konuşmak”, “gezmek” türü deyimler vardı. Örneğin, “o kız, şu oğlanla konuşuyormuş” denirdi ya da “onlar birlikte geziyorlar, biliyor musun” gibi açıklamalar yapılırdı. “Konuştuğum kız” denirdi, ama “çıktığım kız” diye bir deyiş asla kullanılmazdı, yoktu böyle bir şey. Tabii, bizim gençlik dönemimizden bile yüz yıl önce yaşamış şahısların kızlarla “çıkmaktan” söz etmeleri insanı aniden irkiltmekte, onları “zaman tünelinden” günümüze taşımaktadır.
“Neden olmasın” deyişi ise, iyiden iyiye yenidir ve Amerikan filmlerinden aktarılan “why not”ın karşılığı, oldukça özenti ve tercüme kokan bir deyiştir. Kahramanlarımızın o sırada Londra’da bulunmaları bile, bu tercüme kokan deyişi affettirememektedir.
Keza, kadın erkek ilişkisinin daha ileri boyutlarını açıklayan “birlikte olma” deyimi de oldukça yenidir ve 19. yüzyılda yaşayan iki Osmanlı aydınının konuşma tarzına hiç gitmemektedir.
Ya “işletme” deyimine ne demeli? Herhalde o dönemde, bu sözcük, “tesis”in karşılığı olarak bile yürürlükte değildi, kaldı ki, “alay etmek” anlamında, yarı-argo bir deyim olarak o günlerde kullanılması hiç mümkün değildir.
Aynı şekilde, Hıfzı Topuz, kahramanlarına “dalga geçmek” deyimini de kullandırmaktadır (s. 88, 149, 150, 278). Padişah Vahdettin, “flört etmek” üzerine düşüncelere dalmaktadır (s.278). Reşat Bey, Ali Suavi’ye, “bırak numarayı Suavi” (s.126) demektedir.
Daha bitmedi. Londra’daki Garson, müşterilerine, yine bugünün deyimiyle, “ne alırdınız” (s.47) diye soruyor. Haydi, “çeviridir” deyip, bunu hoşgörüyle karşılayalım. Mediha Sultan, artık kocası olmuş olan Necip’e, o zamanın karı-koca ilişkilerine hiç de uygun düşmeyen bir şekilde, “Necip’cim” diye hitap ettikten sonra, “pek havanda (abç. G.Z.) görünmüyorsun” (s.162) diye sitemde bulunuyor. Rosa da, o sırada “çıkmakta” olduğu Sadullah Paşa’ya, “her şey havamıza göre olsun” (s.256) diyor. Bu konuları araştırmak dil bilimcilerin işidir ama o zamanki insanların böylesi “havalı” bir dil kullandıklarını hiç sanmıyorum. Tarihi romanlarda, anlaşılır olabilmek için dili sadeleştirmek gerekli olabilir, ama o günkü dilin “hava”sını bozmak, okuyucuyu veya seyirciyi demoralize etmekten başka bir şeye yaramıyor. Anlaşılırlığı ihmal etmeden o atmosferi korumak da pekâla mümkündür. Buna çok güzel bir olumlu örnek, Nezihe Araz’ın Mustafa Kemal’le 1000 Gün (Dünya Yayıncılık, Nisan 2000) adlı kitabıdır. Araz, Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde hanımı Rumeli şivesiyle öyle güzel konuşturmaktadır ki, insan bu sözleri oracıkta dinliyormuşçasına o atmosfere girmektedir.
Topuz’dan birkaç örnek daha vererek devam edelim:
“Hay hay sevgilim.” (s.62)
“Evet, karıcığım, sen haklısın” (s.165)
O zamanın insanları, “sevgilim” ya da “karıcığım” gibi terimleri bilmezler, bilseler bile kullanmazlardı. Birbirlerine “bey” ve “hanım” diye hitap ederler, eşlerini birisine tanıtırken, “refikam, hanımefendi” ya da “zevcem” derlerdi. O sınıftan insanların, aldıkları “cemiyet terbiyesi” dolayısıyla, yalnız kaldıklarında da böylesi “laubali” ifadeler kullanmaları pek mümkün gözükmemektedir.
Son olarak iki örnek daha vermek istiyorum:
“- Yapma Georgette’ciğim, ne olur? Anılarımızı aşkımıza meze yapmayalım.” (s.7). Ancak Ahu Tuğba’nın çevireceği arabesk bir Türk filminde rastlanacak bu içkili sahil gazinosu ağzı, hiç Necip Beyin ağzına yakışıyor mu allahaşkına!
Öte yandan, mutfakta sıkıştırdığı cariyeye, “herkese şapur şupur, bize yarabbi şükür demek yok” (s. 204) sözleri, Arabacı İbrahim’in ağzına yakışıyor yakışmasına, ama bir yüzyıl sonra torunlarının icat edeceği bu argo sözü daha o zamandan kullanması, kitabı seviyesi iyice düşük bir parodi haline getirmekten başka bir şeye hizmet etmiyor.

Döneme Uymayan Davranışlar

İş deyim ya da tabirlerle kalsa yine iyi. Davranış biçimleri de bir tuhaf ve tarihi bir film seyrederken, kameraya yakalanmış son moda bir araba görmüşçesine irkiltici.
Buraya, kitabın 266-267. sayfalarında geçen bir sahneyi aktarırsam, ne demek istediğimi anlatmış olacağım sanırım. Sultan Abdülhamit, Necip Beyin ölümüyle birlikte dul kalan kız kardeşi Mediha Sultan’ın durumuna çok üzülmektedir. Bir gün Mediha Sultanı yanına çağırır ve ona şöyle der:
“- … Söyle bakalım, beğendiğin gençlerden birkaçının adını söyle, bir düşüneyim.
“Mediha bir süre düşündükten sonra,
“- Necip Bey’in Paris’te sık sık birlikte olduğu bir arkadaşı vardı, hep ondan söz ederdi. Bana bir de Paris’te çekilmiş bir resmini göstermişti. Sonra Necip Bey’in cenazesinde onu uzaktan gördüm.”
Abdülhamit, Mediha Sultan’dan bu genci tarif etmesini ister. Mediha Sultan, tarifi yapar:
“- Uzun boylu, esmer, yakışıklı. Galiba o yıllarda Londra Sefaretinde kâtipmiş.”
Abdülhamit hemen Başmabeyinciyi çağırır, Londra sefaretinde o yıllarda görevli olanların resimlerini getirmesini ister. Başmabeyinci resimleri getirir. Mediha Sultan, fotoğraflar arasından Ferit Bey’inkini seçip gösterir. Hünkâr, böyle “mahrem” bir görüşmede orada bulunmakta bir sakınca görmeyen Başmabeyinciye dönüp, “kim bu adam” diye sorar. O da bu kişinin, Arnavut İzzet Efendi’nin oğlu Ferit Bey olduğunu söyler, ardından da, bazı yorumların eşliğinde şu bilgileri sayıp döker:
“- … Berlin, Petersburg ve Londra sefaretlerimizde bulundu. Büyük İngiliz dostudur. Çok yakışıklı bir gençtir. Kadınlara biraz düşkün olduğu söylenir. Ama efendim, bu bir kusur sayılmaz elbette, bir erkek evlenince bunlar artık gerilerde kalır…”
Bunun üzerine Abdülhamit “icabına bakacağını” söyler.
Mümkün müdür böyle bir şey? Koskoca Abdülhamit, dul kız kardeşiyle, bir harem ağası tavrıyla, hangi erkeği seçeceği konusunda muhatap oluyor; kız kardeşi, hiçbir çekingenlik göstermeden, sanki herhangi bir arkadaşına gösterir gibi, beğendiği “yakışıklı gencin” resmini, ağabeyi, Hünkâr Abdülhamit’e gösteriyor, Başmabeyinci de bütün bu konuşmalar sırasında orada bulunuyor ve üstelik, bir mahalle kahvesindeymişçesine evlilik konusundaki yorumlarını sıralayıveriyor. Hıfzı Topuz’un iyi bir tarih bilgisi olabilir ama, tarihi roman yazmak için biraz da inandırıcı ve sağduyu sahibi olmak gerekmiyor mu?

Politik Nitelemelerdeki Uygunsuzluklar

Hıfzı Topuz, moda deyimlerde olduğu gibi, politik deyimlerde de bugünü tarihe taşımış. Örneğin, kahramanlarına, o gün henüz kullanılmayan, “parlamenter sistem” (s.258), “parlamenter demokrasi” (s. 87, 148) gibi deyimleri kullandırtmış; Madam Georgette’ye, ülkemizde kullanımı ancak on-onbeş yıl kadar geriye gidebilecek olan terimleri kullandırarak, “hani şu köktendinci (abç. G.Z.), macera arayan Mösyö Suavi mi?” diye sordurtmuş; Necip Bey’e, Osmanlı İmparatorluğunu bugün tahlil eden bir tarihçi edasıyla, “atalarımız ırkçılığa (abç. G.Z.) dayanan bir devlet kurmamışlar” (s. 165) yorumunu yaptırmış; Paris komünü’nde yer alan ve yaralı bir askeri ikna etmeye çalışan Reşit’e, o günkü Fransızların böyle bir sorun aklının köşesinden geçmediği halde, 1960’larda, Türkiye’nin herhangi bir kahvesindeki bir “komünizm tartışma”sını anımsatırcasına, komüncülerin kimsenin “karısında, kızında gözü olmadığı”nı (s. 122) söyletmiş.
Daha da komiği, Hıfzı Topuz, o güne ilişkin olarak “devrim” ve “devrimciler” deyimlerini bol bol ve sakınmasızca kullanmanın da ötesine geçip, kahramanlarına, Troçkist “sürekli devrim” teorisini daha o günden “keşfettikleri” izlenimini yaratacak büyük teorik laflar ettirmiş:
“- Evet, savaş tüm dünya yüzeyindedir, yalnız tek ülkede kazanılmaz… ama devrimciler arasında bu uluslarüstü (bilince bakınız, “uluslararası” da demiyor, “uluslarüstü” diyor, G.Z.) dayanışma bir türlü kurulamadı… Cumhuriyet rejiminin Fransa’daki başarısı Osmanlı İmparatorluğu’ndaki devrimcilerin de zaferi olacaktır…
“- Çok doğru söylüyorsun… Devrim tek bir ülkede değil, tüm dünyada savunulur.” (s.120)
Necip Bey ise, Maocu ” kesintisiz aşamalı devrim”den yanadır:
“-Mediha’cığım… Devrim uzun sürede gerçekleşen, geniş soluklu bir iş. Baban, Üçüncü Selim ve İkinci Mahmut’tan sonra devrimin önemli bir aşamasını gerçekleştirdi, ama devrim tamamlanmadı, zaten devrimlerin tamamlanması da gerekmez. Devrim yeni koşullar altında yaşam boyu sürdürülür ve sürdürülmesi gerekir. Babanın yıkmak istediği kurumlar hâlâ yok olmadı, direniyor ve savaşlarını sürdürüyorlar. Yarın devrimlere büyük darbeler indirebilirler.” (s. 164)
Bu noktada insan, Mediha Sultan’dan, “öyleyse neden bir Kültür Devrimi yapmıyoruz” demesini bekliyor, ama tersine, Mediha Sultan’ın şu sözleri, onun tam bir “karşı-devrimci” olduğunu ortaya koyuyor:
“- Ben senin gibi düşünmüyorum. Devrimlere de bir yerde dur demesini bilmeliyiz.” (s.164)

Bilgili ve İlgili Avrupalılar

Hıfzı Topuz’un kitabı, yarı yarıya tarihi bilgiye dayanıyorsa, yarı yarıya da kendi “iyi niyetiyle” ürettiği hayallere dayanıyor. Örneğin bizler bugün, sıradan Avrupalı’nın, İstanbul’un Türkiye sınırları içinde bir kent, Türkiye’nin “Arabistan’da bir yerlerde” bir ülke olduğunu sanmalarından şikayet ederken, Hıfzı Topuz’un hayal gücü, Avrupalıları, son derece bilinçli “Kemalist”lere dönüştürmüş. Damat Ferit, yenik ve yıkık bir halde, Fransa’nın İtalyan sınırına yakın bir kıyı kasabası olan Menton’un barlarında dolaşıp içki içerken, oraya gelen turistlere, Atatürk aleyhtarı propaganda yapınca turistler ona şöyle karşılık veriyorlar:
“- Mösyö, mösyö, siz kaç yıldır yurtdışındasınız, sizin dünyadan haberiniz yok. O çağımızın en büyük adamı, Türkiye’nin kurtarıcısı, lütfen ona saygılı davranın, bir gün siz de onun değerini anlayacaksınız.” (s.297)
Konuşan, elbette, Avrupalı turist kılığına girmiş, Hıfzı Topuz’dan başkası değildir!
Bir başka “bilinçli” Fransız barmen, karşısındakinin Damat Ferit olduğunu bilmeden, şu sözleri sarfetmektedir:
“- … Osmanlı İmparatorluğu’nu çökerten son başbakanlardan biri kaçıp Fransa’ya sığınmış, haberiniz var mı? Adam memleketini batırmış, sonra da gelmiş Fransa’ya sığınıyor. Bunları sokmamalı Fransa’ya… Yarın bütün devletler bu gibi hainlerden (abç. G.Z.) hesap soracaklar.
“Damat Paşa’nın sırtından soğuk terler boşanıyordu.” (s.297)
Boşanır tabii. Bir Fransız barmeni bile kendisini “hain” olarak gördükten sonra adamcağızın kaçacağı bir yer kalmış mı bu dünyada?

Hayal Gücü Harikalar Diyarında!

Gerçekten de Hıfzı Topuz’un hayal gücüne diyecek yok. Çocuk oyunlarında ya da eski Türk filmlerinde bile işler onun anlattığı kadar kolay olmaz, hastalar bu kadar kolay ameliyat edilmez. Paris Komünü “kahramanlarından” (gerçekten böyle birisi varsa, Hıfzı Topuz’un anlatımıyla onun gerçekliği bile gölgelenmiştir) Reşat, komüncülere karşı savaşan askerlerden birinin yanına gelir sürünerek, asker ona, “ateş et de kurtulayım” der. Ama yanılıyordur:
“Reşat,
“- Hayır arkadaş, dedi, hangi yandan olursan ol, sen bir insansın, kardeşimsin, sana yardıma geldim.
“Yaralı askerin gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Reşat sırtındaki çantayı çıkartıp açtı, ufak neşterini buldu, tentürdiyot şişesini, gazlı bezini çıkardı, yaralının kanlı yeleğini açtı, yaranın içindeki kurşunu bulup çekti, yarayı temizledi ve sardı.” (s.121)
Anlaşılacağı gibi, Marx, Paris Komüncülerini yeterince iyi örgütlenmedikleri için haksız yere eleştirmiş. Şu örgütlenmenin mükemmelliğine bakın! Sıradan bir komüncüde bile neşter (ufak cinsten), tentürdiyot ve sargı bezi bulunuyor ve böylesi zor bir ameliyatı anında, şipşak halledebiliyor!

Yanlış Kullanımlar

Hıfzı Topuz’un 302 sayfalık kitabında, aşağıda sözünü edeceğim birkaç yanlış kullanımın dışında, hatalar yok denecek kadar az. Ama madem bir eleştiriye giriştim, bu hatalara da değineyim.
Abdülmecit’in “tam otuz üç yaşında bir delikanlı” (s. 11) olduğunu söylemesi bir hatadır. Yaşlı insanlar için “ihtiyar delikanlı” tabiri vardır, ama otuz üç yaşında bir insan, “delikanlı” olamayacak kadar yaşlı, “ihtiyar delikanlı” olamayacak kadar gençtir.
“…gizli gizli sevişmeler oluyordu” (s.17) cümlesinde Türkçe açısından bir sorun var. Kanımca “gizli gizli sevişilir” ama “gizli gizli sevişmeler” olmaz.
“Milletim insanlıktır, vatanım da bütün topraklar” (s.76) iyi bir Türkçeleştirme değil. Hatta şairin, “vatanı” için bütün topraklara “göz diktiği” gibi tam ters bir anlam bile çıkabilir. “Vatanım, ruy-i zemin”i, “vatanım, yeryüzü” diye çevirmek daha doğru olurdu.

Gün Zileli

Virgül, sayı:74, Haziran 2004

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI