Var Olmanın Vakti

Jorge Semprún, Federico Sánchez’in Özyaşamöyküsü,
Çev: Işık Ergüden, İletişim Yayınları

İspanyol Komünist Partisi’nin eski merkez komite üyesi Jorge Semprún, 1923 doğumlu olmasına, yani bizim kuşakla (1968 kuşağı diye bilinen 1940’lı yıllarda doğmuş olanlarla) arasında en az yirmi yaş fark olmasına rağmen, ona o kadar yakınız ki, yaptıklarını ve anlattıklarını dinlerken, bizim kuşaktan bildik bir arkadaşımızı dinlermiş hissine kapılıyoruz. Bizleri derinden etkileyen bir takım sanat ürünlerinin yaratıcılarından olduğunu öğrendiğimizde hele. Semprún, Alain Resnais’in Savaş Bitti, Costa Gavras’ın Z ve İtiraf filmlerinin senaryolarını yazmış. Buralardan da akrabalığımız var yani. Ve 1980’li yıllarda okuduğumuz Fernando Claudin’in de yakın mücadele arkadaşı, partiden 1964 yılında birlikte ihraç edilmişler. Daha ne olsun!

Semprún’u okurken, olaylar dizisinin yirmi yıl arayla, şaşmaz bir şekilde, Türkiye’de neredeyse aynı şekilde tekrarlandığı hissine kapıldım, kapıldım değil, gerçekten de öyle.

1929-Komintern’in zikzakları.
Küçük hizip partisi-1949

“Yirmili yılların sonuna doğru… parti, genellikle kişisel nitelikteki iç çatışmalarla bölünmüş çok küçük bir hizipten başka bir şey değildi; partiyi çelişik politikalarla sürekli görüş değiştirmeye ve değişime sürükleyen Komintern’in her şeye kadir delegelerinin kaprisli, askeri baskıcı ve manipüle edici yönetimi partinin öncülük potansiyelini yok etmişti.” (s.15)

Semprún, bu cümleleriyle, sanki 1930’ların ve 1940’ların Türkiye Komünist Partisi’ni tanımlamaktadır. Komintern’in adım başı değişen politikalarını izlemekten başı dönmüş ve dolayısıyla kendi başına hiçbir önderlik kapasitesi gösteremeyen bir parti liderliği, gizli kapaklı iç çatışmalarla yıpranmış ve kitlelerle doğru dürüst hiçbir bağ kuramamış, polisin en ufak bir darbesiyle dağılmaya hazır, sözde gizli bir aygıt örgütü.

1945-Savaş Bitti.
Paranoya Başladı-1969

“‘Gestapo’nun, kargaşadan yararlanarak, bu yoldaşların arasına sızmış bir miktar Falanjist ajanı da gönderebileceğini unutmamak gerekir… Hatta, geçmişteki bazı antifaşistlerin kampta, Nazi terörü karşısında teslim olmuş olabileceğini de ihtimal dışı bırakmamak gerekir… Yoldaşlarımıza güvensizlik etmeyerek, ne yaptıklarını, davranışlarının ne olduğunu gerçekten bilmemiz, durumları az da olsa kuşku verici olanlar üzerinden gözümüzü ayırmamamız gerekir…’
“Santiago Carrillo’nun 1945 Mayıs tarihli bir söyleşisini dinlediniz… Stalinci ideolojinin kurucu öğelerinden biri olan tarihin bu metafizik-polisiye kavranışının son derece karakteristik bir metnidir bu. Devrimci uyanıklık kisvesi altında… bu durumda partiye katılan şey, sistematik güvensizlik, hafiyecilik ve itaat ruhudur.” (s.118)

Bu Stalinist hafiyelik ruhu, TKP kalıntısı liderlikler tarafından bizim kuşağa da taşınmıştır. 1960’lı yılların başında, hareket henüz Türkiye İşçi Partisi (TİP) bünyesinde sağlıklı bir şekilde gelişmekteyken, bu tür şeyler var olsa bile, hayatlarımızı etkileyecek, bizi genç paranoyaklar haline getirecek ölçüde yaygınlık kazanmamıştı. Anlaşıldığı kadarıyla, SBKP’de ve diğer komünist partilerde zaten var olan yeni bir paranoya dalgası savaşın bitimiyle başlatılmış. Eminim ki, TKP de bu modanın dışında kalmamıştır. Ama böylesi bir paranoyanın gençlik hareketinin doruğunda, yani 1969 yılında ortaya çıkması iyice şaşırtıcıdır. SBF bodrumlarındaki falakalı sorgulamalar bu tarihte başlamıştır ve 1970’li yıllar boyunca bütün sol örgütler gittikçe şiddetlenen bir polis paranoyasının içine yuvarlanmışlardır. 1980’li ve 1990’lı yıllarda çok sayıda devrimcinin bu paranoyanın fiili kurbanları oldukları bilinmektedir.

1947- Mücadele Yükseliyor ajitasyonu.
Çelişkilerden yararlan kurnazlığı-1972

“Dolores Ibárruri’nin merkezi raporu da kesin bir önermeyle başlar: ‘Tüm üyelerin hazır bulunduğu bu toplantıyı Franco rejiminin sonunun yaklaştığı bir dönemde toplamaktayız.’ 1947 yılındayız, unutmayalım. Ve aynı çizgide, La Pasionaria uslamlamasının öğelerini açıklamakta: ‘Ölümcül yara almış Franco’culuk ezilmektedir ve demokratik İspanya bitkin halinden kurtulmaktadır.

‘Franco’nun şiddetle ezdiği işçi örgütleri yasadışı olarak yeniden oluşuyorlar; grevler patlak veriyor, açlığa karşı protesto gösterileri yapılıyor, onlarca illegal gazetenin yayımlandığı görülüyor; köylüler Franco’culuğa direniyorlar.
‘Katalonya’da, Euskadi’de ve Galiçya’da, zor kullanarak bastırılan ulusal duygu hiç olmadığı kadar canlı ve faal bir biçimde diriliyor.

‘Franco-karşıtı militanlar ve entellektüeller örgütleniyor; Franco’cu bloğu oluşturan sağcı partiler özerk bir politik faaliyete başlıyorlar ve monarşistlerin ve ‘tesadüfen katılmışlar’ın az çok bağdaşık politik oluşumlar kurarak ortaya çıktıkları görülüyor.

‘Büyük kapitalist ve mali gruplar Franco’nun dayattığı faşist yöntemlerin otoritesini ve etkisini reddediyorlar…
‘Franco ile birlikte sonuna kadar yürümenin geleceği için teşkil ettiği tehlikeyi içgüdüsüyle fark eden kilisenin bir bölümü, rejime muhalefetini açıkça göstermeye başlıyor…

‘Franco’nun otoritesi orduda bile eksiliyor. Geçmişte onu isyanda desteklemiş olan askeri liderler, içsel olarak eski hanedanlık duygularıyla yeniden bağ kuruyorlar ve Caudillo’nun faşist tavırlarına son verecek yeni yollar arıyorlar…
‘İspanya, Franco’nun elleri arasında yıkıma koşmakta. İspanya sefalete ve mahvolmaya gömülmekte; Falanjist yozlaşma, çürüme ve hükümetin yetersizliği İspanya’yı iyice güçten düşürmektedir…’ (s.91-92)

Ne kadar tanıdık ve bildik bir tahlil değil mi? Bir takım isimleri değiştirin, 1970’ler, hatta 1990’lar Türkiye’sine taşıyın, herhangi bir sol örgütün tahlili olarak yayımlayın. 12 Mart’tan sonra yayımlanan “köylüler kınından sıyrılmış kılıç gibi” türü başlıklar atan Şafak bildirileri de üç aşağı beş yukarı böyle bir ajitasyon düzeyindeydi.

Bu klişenin iki ana unsuru vardır. Birincisi, “kitleler ayağa kalkıyor” sübjektivizmidir. Böylece taraftarlara gaz verilir, moralleri “düzeltilir”, onlardan, “yakın”daki zafere gözlerini dikip, “safları sıklaştırmaları” ve partinin emirlerine uymaları istenir. İkincisi, egemen sınıflar içindeki çelişkilerden yararlanma unsurudur. Kilise bile yan çizmektedir, iş adamları rahatsızdır, ordu da artık daha ileri gitmek istememektedir. İşte aynısının tıpkısı. Bununla, karşı tarafın ne kadar zayıf bir konumda olduğu ispatlanmak istenir (ayrıca, gelecekteki ‘halk cephesi’nin unsurları da belirtilmiş olur). Eğer durum buysa, zafer yakın olmakla kalmaz, kolaydır da, düşman (Franko, faşizm, cunta vb.) bir vuruşta yıkılacak duruma gelmiştir. Yeter ki, biz safları sıkılaştıralım, partinin dediklerini uslu uslu uygulayalım, “bozgunculuğa” yer vermeyelim.

1950-Genel Grev.
Komünist ajitasyonun temcit pilavı-1975

“Genel grev!
“Hatırladığım kadarıyla komünist militan olarak tüm yaşamım bu işaretin altında geçip gitti.” (s.87)

Bizde de şiirlere bile yansımıştır bu. Biz bir bırakırsak işi, hayat durur falan denilmiştir durmadan. Ama hiç de böyle bir şey olmamıştır yıllar yılı. Bütün sol örgütler, sanki böyle bir şey yapmaya güçleri yetermiş gibi, arada bir tehdit havasında bu sloganı olur olmaz atarlar ortaya. Bununla da yetinmezler, yayın organlarında kampanyalar yürütür, sendika başkanlarına mikrofon uzatırlar. Sendika başkanları da, ayıp olmasın kabilinden, “tabii, gereklidir” falan türünden, durumu idare eden demeçler verirler. Ama aslında bırakın genel grevi, tek bir iş yerinde bile greve gitmek, kara kara düşündürür onları.

1980’lerin sonlarında Aydınlık hareketi diline dolamıştı bu genel grevi. Olur olmaz, “genel grev isteriz” diye fırlıyorlardı ortaya. Amaçları, bir yandan kendi taraftarlarını istim üstünde tutmak, bir yandan da solda bu yolla itibar kazanmaktı. Tabii, bu tür şeylerin lafını bile etmekten yıllar önce vaz geçtiler.

1962-Aygıt Stakhanovizmi.
Sübjektivist iradecilik-1979

“Garcia’nın gözünde önem taşıyan tek şey, verimdi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Rusya’da kaldığı günlerden, Özel Servislerle bağlarından başka, bir de hastalık kalmıştı onda; anlaşılır olması için bunu aygıt Stakhanovizmi diye adlandırıyorum… ‘Dölyatağı azdı’ denen bazı kadınlar gibi, Eduardo Garcia da ideolojik olarak azıyordu. Ona göre kitleler İspanya’da her şeye hazırdı. U Be Ge. Be Ge Ge gibi bir şey ya da herhangi bir kutsal mitolojik muşta operasyona her an patlak vermiyorsa eğer, bunun tek nedeni bizim yeterince çalışmıyor olmamızdı, yeterli çaba ve coşku ortaya koymuyor olmamızdı.” (s.211)

Eduardo Garcia’yı bizzat tanımamıza gerek yok, o kadar tanıdık bir tip ki. Örneğin ben de, 1970’lerin sonlarında bir Eduardo Garcia’ydım. Birçoğumuz aynı ruh hali içindeydik. Bunun adı sübjektivist iradecilikti. Bütün koşullar tamamdı, tek eksiklik partinin yeterince irade koyamamasıydı. Sanırım bu safdil “radikalizm” bir kısım sol örgüt tarafından hâlâ körlemesine sürdürülüyor. Kulaklarımızı ne kadar tıkasak da “forsa-üye”lerin sırtına inen kırbaç darbelerini duymamak mümkün değil.

1962-Proletarya enternasyonalizmi.
turistik gezi-1982

“parti yöneticisi ve önde gelen kadrosu olan bizlerin, her iki yılda bir, sosyalist denen ülkelerden birinde bir ay ailecek tatil yapma hakkımız vardı.

“Bu yüzyılın ellili yıllarında, dünyayı kat etmiş olan ve kat ederken de çok yorulmuş olan yaşlı hayalet proletarya enternasyonalizmi az çok şuna indirgenmişti: Yasadışı mücadele yürüten ya da daha incelikten uzak bir ifadeyle, iktidarda bulunmayan ‘kardeş partiler’ yararına yolculuk ve tatil konularında bürokratik hizmet vermek. Enternasyonalizm kısacası Paquet turistik gemisi gibi bir şeydi.” (s.256)

Bizim kuşak bu “enternasyonalizm” furyasının sonuna yetişebildi. Yine de, Sovyetçiler, Sovyetler Birliği’nde ve doğu Avrupa ülkelerinde, Arnavutçular, Arnavutluk sahillerinde, Çinçiler Çin’in turistik bölgelerinde enternasyonalizmin “tadını” çıkardılar.

1964-Doğruyu liderler söyler.
Bir şey liderce söylendiğinde doğru olur-1984

“Costa, belki de bu güveni haklı çıkarmak için söze şöyle başladı: ‘Santiago’nun konuşması bir dizi yeni öğeyi çok güçlü bir şekilde ortaya çıkardı. Cesaretle…’ Burada, mönüye bakıp, ‘kişiye tapınma’nın nasıl işlediğini saptama imkanı vardır. Gerçekte Carrillo, Claudin’in tezlerini tekrarlamaktan başka bir şey yapmadı. ‘Bir dizi yeni öğeyi çok güçlü bir şekilde…cesaretle’ ortaya çıkaran Claudin oluyor aslında. Ama bu yeni öğelerin, ancak genel sekreter bunları ele alıp ifade ettiğinde -daha az özümsenmiş ve daha kötü ifade edilmiş olsa bile – kabul edilebilir olduğu açıkça görülmektedir. Yeni olan şey ancak genel sekreterin karizmatik elinden çıkabilir; yalnızca onun elinden.” (s.273-274)

Özellikle 1980’li yıllarda bunun yüzlerce, binlerce örneğini yaşadık. Hatta, isterseniz bu örneği biraz daha zenginleştirelim. Liderin aklı selimini ispatlamak için, “kendini feda edip”, liderin bile reddedeceği aşırı önerileri bile bile ortaya atanları da gördük. Yani siz, “asalım” dersiniz, toplantıdakiler, bu önerinin aşırılığı karşısında ürküp, liderin “atalım” önerisine sığınırlar. Böylece hem o kişi atılır, hem de liderin ne kadar “insaflı” olduğu kanıtlanmış olur.

1967-Parti fetişizmi-1987

“Tarihsel değer ve hedefler tam anlamıyla tersine dönmüştür. Her devrimcinin nihai hedefinin -uzak ve güç olduğu ortaya çıktığından- devrim yapmak olduğu izlenimi artık yoktur. onun yerine nihaî hedef Parti’yi… korumaktır. Birliği, disiplini, doğru bakış açısını korumaktan – ve bilinmektedir ki bu sonuncusunu değerlendirmenin tek ölçütü şeflerin kararında yatmaktadır – başka hedef yoktur; politik strateji ne olursa olsun ve bu stratejinin art arda kesintisiz yenilgilerden başka bir yere götürmediği aşikâr olsa bile, neredeyse dinsel Parti ideolojisidir bu.
“Parti kendinde bir amaca dönüşmüştür, temel eğilimi kendi varlığı içinde sürmek olan, doymak bilmez ve metafizik bir yaratığa dönüşmüştür. Bu da, eleştirisiz, dinadamıvari ya da felç edici öğelerin rasyonel öğeler üzerinde baskın çıkması demektir.” (s.177-178)

Legalinden illegaline, yumuşağından sertine, muhafazakârından yenilikçisine kadar bütün sol partilerin fasit dairesi bu olmadı mı, hâlâ bunu yaşamıyor muyuz?

1976-Komünist belleğin sansürü-1996

“Aslında, komünist bellek, bir unutma yeteneğidir, geçmişi hatırlamaktan değil, ona sansür uygulamaktan ibarettir. Komünist yöneticilerin belleği, dönemin politik çıkar ve hedeflerine uygun olarak, pragmatik biçimde işler. Bu, tanıklara dayalı, tarihsel bir bellek değil, ideolojik bir bellektir… Parti dışında ne kurtuluş vardır ne de yaşam. Parti dışında var olunamaz artık. Varlık olmamaya dönüşülür. Şeffaflaşılır, dışplazma olunur, bulutsu olunur.” (s.245)

Artık var olmanın, olabilmenin vaktidir.
Birikim, sayı: 181, Mayıs 2004

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI