Okuma Günlüğü (Notlar)

10 Kasım 2003

Bugün, uzun süredir gitmediğim, Dalston’a yakın Mildway Kütüphanesi’ne uğradım. Bu kütüphanenin, Londra koşullarına göre iyi sayılabilecek bir Türkçe kitaplar bölümü vardır. Unutmuşum, görevliye, bir seferde en fazla kaç kitap alabileceğimi sordum. “On kitap” dedi. Yedi kitap alıp eve geldim. Bunları kısa sürede okumam gerekiyor. Kuzeye bir daha indiğimde geri götürmeliyim.

11 Kasım 2003

Alev Alatlı’nın, ilk üçünü yıllar önce okuduğum, “Orda Kimse Var mı” dizisinin ne zamandır aradığım dördüncü kitabı olan, O.K. Musti, Türkiye Tamamdır (Boyut, 3. baskı, Ekim 1996) romanıyla başladım. Akşama 200. sayfayı geçtim. Birkaç kitabı bir arada okuma huyum olduğundan, gece, Tarık Akan’ın Anne Kafamda Bit Var (Can, 19. baskı, Ekim 2002) adlı, 12 Eylül’den hemen sonraki gözaltına alınış anılarını konu alan kitabı araya soktum. Akıcı, iyi gidiyor.

12 Kasım 2003

Tarık Akan’ın anılarını akşama bitirdim. Tarık Akan, kitabının son cümlesinde tökezleyerek, bir çuval inciri batırmış bence ve dolayısıyla güzelim anı kitabının gölgelenmesine neden olmuş. Bir koşucu düşünün, 400 metre engelliyi, kusursuz, son derece hızlı bir şekilde koşuyor, fakat ipi göğüslemeye iki adım kala tökezleyip, düşüyor ve yarışı kaybediyor. İşte Tarık Akan’ın tökezlemesine neden olan son cümlesi:
“Ülkem, artık rahatladı, sıkılan çember kırıldı, 28 Şubat 1997’de, 11 Eylül 2001 faciasını gördü; ne mutlu bana rahatım.”
Hem de son cümlede neden yaptı bunu, neden böylesine oldukça tartışmalı bir yargıyı oraya sokuşturdu, anlaşılır gibi değil. Oysa, bütün kitap boyunca sadece olguları anlatmış, bir iki küçük nokta dışında objektif anlatımını hiç bozmamış, ideolojik akıl yürütmelerden (ve çarpıtmalardan) olduğunca kaçınmıştı. Yazık!

13 Kasım 2003

Bu akşam Alatlı’nın kitabını bitirdim. Dördüncü kitap da, doğal olarak ilk üç kitaptaki çizgiyi izliyor ve nihayet noktalıyor. Alatlı, dört kitabın da baş kahramanı Günay Rodoplu’nun ilk sevgilisi olan ülkücü Selahattin’den hareketle, bu kitapta daha çok ülkücülerin üzerinde durmuş. Alev Alatlı, tam anlamıyla bir “ideoloji yapıcı”sı. Rodoplu’nun neredeyse tek bir cümlesi yok ki, ideolojik olmasın. Yeri gelince azarlayan, yeri gelince takdir eden, bilmiş bir öğretmen Rodoplu. Karşısındaki ise, yer yer küçük itirazcıklarla, fikir dünyasında yelken açmış öğretmeninin yolunu açan dalkavuk bir öğrenci (ve aşık): Mehmet Sedes.
Belki, Cemal Süreya türü bir sıçramalı benzetme tarzı olacak ama, Alev Alatlı’yı, Attila İlhan’a benzetiyorum. Aynı bilgiçlik, aynı, karşısındakini (okuyucuyu) küçük gören ve onu “şaşırtmaktan” zevk alan, “bilgi derinliği”yle ezmeyi, “ben ne cahilmişim meğer” dedirtmeyi amaçlayan, aynı, biz sıradan fanilerin akıl erdiremeyeceği, kısmi gerçekleri de içeren spekülatif akıl yürütmelerle düşünsel ve düşsel bağlantılar kurmanın verdiği entellektüel ukalalık. Attila İlhan gibi, Rodoplu da ideolojik hegemonya ustası.
Nasıl bir ideoloji üretiyor Alatlı ve ne amaçla? Bu çok derin ve geniş bir konu. Ben burada sadece sonuç yargımı, herhangi bir kanıt getirmeksizin (sadece kitapların okunmasını salık vererek) ileri sürme olanağına sahibim: 1980’lerde yıkılan modernizmin altında, her ikisi de modernist olan sol ve sağ ideolojiler kaldı. Alatlı (ya da Rodoplu), bu büyük depremin yarattığı yıkıntıların altından kurtarabildikleriyle bir “anti-modernist” yeni sağ, yeni-milliyetçi ideoloji üretmeye çalışıyor. Bunun için de, yıkılan “büyük makine”yi hedef alan insan-merkezli anti-modernist (belki de post-modernist) ideolojinin cephaneliğinden yararlanıyor. Ne var ki, bunu rahatsız edici bir eklektizmle yapıyor. Alatlı’da herkes kendine göre bir şeyler bulabilir. Ülkücüsü de, milliyetçisi de, islamcısı da, Atatürkçüsü de, modernisti de, anti-modernisti de, sosyalisti de, komünisti de, anarşisti de, 12 Eylülcü Paşası da, Fatsa’lı Terzi Fikri yanlısı Dev-Genç’lisi de, Bektaşisi de, Nurcusu da, Alevisi de, Sunnisi de, Kürdü de:
“Heyecanlar içinde, çatıdan inip onlara doğru koşuyorum ve en ön sırada Lao Tzu’yu tanıyorum! Hemen yanında, Konfüçyüs, Hazreti Muhammet, Kropotkin, Marks, Beaudelaire, Schweitzer, Hallacı Mansur, Kazancakis, ne kadar ata ruhum varsa herkes orada!” (s.379)

Bu “ata ruh”larının verdiği güçle, Kenan Evren’i ve Maraş katliamını yapanları bile aklayabiliyor Rodoplu (bkz. s.315-318).

Gece, Gündüz Vassaf’ın, annesini anlattığı anı kitabı, Annem Belkıs’a (İletişim, 4. baskı, 2000) başladım.

15 Kasım 2003

Vassaf’ın kitabını bu sabah bitirdim. Kitapta, “dolaylı yoldan eleştirmek anlamına gelen” tarizde bulunmak sözcüğünün yerine iki kere yanlış sözcükler kullanılmış. Birincisinde, “tavizde bulunmuştu” (s.145), ikincisinde de, “tacizde bulunmuştu” (s.204) kullanılmış ve bu kullanımlar cümleleri anlamsız, hatta saçma hale getirmiş.
Ahmet Ümit’in Patasana (Om, 2. Baskı, Ocak 2000)  adlı romanına başladım.

17 Kasım 2003

Ahmet Ümit’in 472 sayfalık romanını aralıksız okuyarak dün gece saat 01’de bitirdim. Ahmet Ümit, kendisini okutan bir yazar. “Siyasi polisiye” türünde yazıyor. Daha önce de, yine Om yayınları tarafından basılan Kar Kokusu ve Kukla romanlarını okumuş, Kar Kokusu’nu beğenmiştim. Kukla da iyiydi, ama karmaşık örgünün sonunda konuyu bağlarken saçmalamış ve herkesin birbirini öldürdüğü bir kovboy filmine dönüşmüştü. Patasana’da da aynı şey olmuş. Ahmet Ümit, diğer romanlarında olduğu gibi, burada da gerilimi yüksek tutarak kendisini okutuyor. Ne var ki, sonuç berbat. Ahmet Ümit, gerilimi yüksek tutmak için öyle karmaşık bir olay örgüsü kuruyor ki, sonunda kendisi de işin içinden çıkamıyor. Bir de, ideolojik konularda yeterince dikkatli değil. Örneğin, en azından duyarlı ve dengeli bir insan olduğu anlaşılan romanın baş kahramanı arkeolog Esra’nın, daha biraz önce onlarca Kürt gerillasını öldürdüğünü ve bir o kadar askeri de kendi hırsı yüzünden ölüme sürüklediğini anlatmış olan yüzbaşı Eşref’in “acısını içinde hissederek, ruhu yaralanmış… güçlü elini şefkatle okşayıp dur”ması (s.330), insanı irkiltecek derecede hazin. Öte yandan, Ahmet Ümit, genelde okuyucusunu inandırmaya önem veren bir yazar olmakla birlikte, romanda bu konuda bazı açıklar vermiş. Örneğin, üç bin yıl önceki Hititler döneminde kendi gizli tabletlerini yazan, kralın yazıcısı Patasana’nın, Ahmet Ümit’le aynı çağdaş üslubu kullanması; Fırat nehrinin ismini, kendisinden yüzlerce yıl sonraki adıyla “Fırat” diye yazması; yazıların yazıldığı tabletleri, batı dillerindeki adıyla “tablet” olarak anması; İslamiyetin ve Osmanlı İmparatorluğu’nun doğuşundan binlerce yıl önce “harem” sözcüğünü kullanması, bu açıklara birkaç örnek.

Yaklaşık otuz yıl önce okuduğum ve çok beğendiğim, Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf (Cem, 5. baskı, 1982) romanına başladım bu sabah.

18 Kasım 2003

Kuyucaklı Yusuf’u dün gece bitirdim. Bazen, çok eskiden seyrettiğiniz ve sevdiğiniz bir filmi ya da okuduğunuz bir romanı yeniden seyrettiğinizde ya da okuduğunuzda büyük bir hayal kırıklığına uğrar, o eski lezzeti alamazsınız. Bu, o eserin klasikliğini tartışılır kılan önemli bir öğedir. Sabahattin Ali’nin romanını aynı heyecanla, soluk soluğa okuyunca bunu düşündüm. “Gerçekten büyük bir esermiş” dedim kendi kendime. Bunun ötesinde söyleyecek bir sözüm pek yok, geçmişte üzerine uzun uzun incelemeler yapılmış bu roman üzerine. Yine de, Kaymakam Selâhattin Bey’in ağzından söylenmiş şu cümleleri okuyunca, Sabahattin Ali’nin, Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanındaki nefis bürokrasi eleştirisinden de önce, benzeri bir eleştiriyi yaptığını düşünmekten kendimi alamadım:
“Gördün ya, kimsenin bir iş yaptığı yok. Mesele o odanın içinde beş on saat oturuvermekte. Lüzumsuz gibi görünür ama, bunsuz da dünya dönmüyor. Öyle ya, herhalde böyle boş oturmanın da bir hikmeti var… Mesele memurların yaptığı işte değil, onların mevcut olmasında..” (s.203)
“İş deyince sen ne anlıyorsun. Senin orda oturman da bir iş.” (s.210)

Bu sabah, ne zamandır okumak istediğim, Patrick Süskind’in Koku (Can, çev:Tevfik Turan, 1986) romanına başladım.

19 Kasım 2003

Süskind’in romanını bu gece bitirdim. Süskind, şaşırtıcı ölçüde kendi tarzına sahip, özgüveni olan bir yazar. Romanın büyük kısmında, Zola’yı hatırlatacak ölçüde bir natüralist gerçekçilik hakim gibi görünürken, romanın finalindeki idam sahnesinde birdenbire, okuyucuyu şok eden gerçeküstücü sahnelere geçmiş. Evet ama bu, bence romanın önceki natüralist gerçekçi sahnelerine de bir ölçüde gölge düşürmüş, inandırıcılığını azaltmış. Roman baştan sona gerçeküstücü bir anlatım içinde olsa, bu son sahne de yadırganmazdı elbette. Nedir anlatılmak istenen romanda? Arka kapaktaki Ahmet Cemal’in yorumlarına katılıyorum ama, bunun ötesinde, Jean-Baptiste Grenouille’nin yaşamı ve sonu bana, Hazreti İsa’nın geri dönüşünü ve sonunu hatırlattı.

22 Kasım 2003

Hıfzı Topuz’un, Meyyale (Remzi Kitabevi, 24. basım, Eylül 2000) adlı tarihi romanını bu gece bitirdim. Kitap, ne yazık ki, “bir kitap çok satıyorsa, ondan kuşkulanmak gerekir” düşüncesini haklı çıkartacak kadar kötü. Topuz, iyi bir yazar değil, hele tarihi roman yazarı olarak iyice kötü. Her şeyden önce, özensiz, baştan savma, okuyucuyu ciddiye almayan bir bir yazış tarzı var.
Örnekler o kadar bol ki. Sultan Aziz’in yirmi sekiz yaşında bir “delikanlı” olduğunu (s.7) söylüyor. Oysa delikanlı deyimi, sadece yirmi yaşına kadar olan çok genç erkekler için kullanılır. Kullandığı bazı deyimler, hem alışılmadık, hem de estetikten yoksun. Bir genç kız, sevdiği adamı hayal etmektedir:  “… ama sevinçli ya da kederli bir gününde İbrahim mutlaka gelip onun kafasının orta yerine çöküyordu.” (s.59) Öte yandan, “Ama kazın ayağı öyle değil” (s.76) türü deyişler, o zamanın insanlarının ağzına hiç yakışmamaktadır. Aynı şekilde, Sultan Aziz’in, annesi Pertevniyal Sultan’a, beğendiği bir cariyeyle ilgili olarak, günümüzdeki bir kolejli gencin rahatlığı ve bıçkın bir delikanlının tavrıyla, “hiç anlamam kaçırırım” (s.8) demesi de o günün geleneksel ilişkileri açısından olacak şey değil.
O günün insanlarının konuşmalarını bugünün diline yaklaştırıp anlaşılır kılmak gerekir elbette. Ama Hıfzı Topuz, zaman zaman bu konuda da kantarın topunu kaçırıyor. Örneğin, o günün gençlerinden birinin, bugün dahi pek tutunmamış, “kentsoylular” (s.77) sözcüğünü kullanması şaşırtıcı bir etki yapıyor. Bir olayı anlatırken, örneğin, “Mithat Paşa da bu işe yattı” (s.150) türünden, günümüze ilişkin bir sokak deyimi kullanması, böyle bir tarihi roman anlatımına hiç mi hiç uymuyor.
Hıfzı Topuz, o zamanın insanlarına, bugünkü kendi bilincini, neredeyse zorla giydirmeye çalışmış. III. Sultan Selim’in “devrimci işlere girişti”ğini, “devrimlerini uygulamaya devam etti” ğini (s.10) söylemesi; “devrimlere inanmış insanlar boş durmadılar” (s.11) demesi; “üç bin gerici”nin idam edildiğini (s.11), “yobazlar”ın kıyameti kopardığını (s.13) yazması, bunun örnekleri. Bunlar bir yana, 1880’li yıllarda söylenmiş olması gereken Galatasaraylı Ömer’in şu sözleri, insanda bir Dev-Genç’li konuşuyormuş izlenimini yaratmaktadır:
“Bir gün devrimci savaşlarla bütün krallar, padişahlar, despotlar ve onların kuklaları devrilecek, halklar özgürlüğe kavuşacak ve sömürü düzeni yıkılacaktır.” (s.77)
Aynı Ömer, “Ortaçağda bu kadarı yapılmadı” (s.165) derken, 20. yüzyılın ortalarında geçerli olacak “ortaçağ” kavramını 19. yüzyıl sonlarına taşıyıvermektedir. Başka örnekler de var, ama uzatmamak için geçiyorum.
Hıfzı Topuz’un anlatımı, yer yer inandırıcılıktan da uzaklaşmaktadır. Cariyelerden Çeşmidil, saraydaki bir kâtibe aşık olur. Çeşmidil’le Kemal, Valide Sultan’ın odasında tesadüfen bir an için yalnız kalırlar. Aralarında ilk kez konuşmaktadırlar. Ve kâtip Kemal konuşmaya başlar:
“‘Çeşmidil Hanım, … sizi çok seviyorum, size aşığım. Siz benim her şeyimsiniz. Sizi gördüğümden beri gözüme hiç uyku girmiyor…’ ”
Çeşmidil hemen yanıtlar onu:
” ‘Ben de sizi seviyorum,… bunu şimdiye kadar bakışlarımdan hiç anlamadınız mı? Sizi çok istiyorum…’
Kemal, yüzsüzlüğü iyice ele alır:
” ‘N’olur Çeşmidil Hanım,… bir kez beraber olalım… Sizin teninize dokunabilmek için ölüyorum…’

Çeşmidil de ondan geri kalmaz:” ‘Benim kaçık sevgilim,’ ” (s.56)
Bu konuşmalar, o devirde, daha ilk karşılaşmada oluyor hem de.
Diğer birkaç örnekle kapatalım. Namık Kemal, o sırada sadrazam olan Mithat Paşa’ya “böyle kepazelik olmaz” (s.142) diye bağırıyor; Mithat Paşa, Abdülhamit’e yazdığı bir mektupta, “istibdadı kaldırmak”tan söz ediyor (s.147); Abdülhamit, yanındakilere, “rüşvete biraz hoşgörümüz olmalı” (s.169) diyor, vb.

Pazartesi günü kuzeye inmek zorundayım. Gitmişken kitapları da kütüphaneye vermeliyim. Başka zaman fırsat bulamam.

İmlasız, sayı:5, Ocak-Şubat 2004

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI