6 Sol Kitap

“Sol”dan Gelen Anı Kitapları

“Sol”daki örgütlerin, “sol”un ideolojik yıkımı ve toplum dışına sürülmüşlüğü karşısındaki ölüm sessizliği sürerken, bireysel planda gittikçe artan anı kitapları, bir anlamda “solun muhasebesi” işlevini görüyor. Belki de bu daha doğru. Çünkü örgütsel kararlarla yapılan “özeleştiri” ve “muhasebelerin” pek bir işe yaramadığını, bunların da taraftarları manuple etmenin aracı işlevini gördüğünü hep birlikte yaşadık. Örgütsel kısıtlamalarla bastırılamayan bireysel insiyatifler hem daha güvenilir, hem de ölü örgütsel metinlerden çok daha canlı ve hayat dolu. Ben bu yazıda, bu yıl içinde basılan beş anı kitabı üzerinde duracağım. Kısaca değinmeyi gerekli gördüğüm altıncı bir kitap daha var, ama Turhan Feyizoğlu’nun derlediği bu kitap, anı değil, söyleşi niteliğinde. Üzerinde duracağım kitaplar sırasıyla şunlar: Gün Benderli, Su Başında Durmuşuz, Belge Yayınları, Temmuz 2003; Zihni Çetiner, Ölümü Paylaştılar Ama…-Bir İhtilalcinin Anıları, Büke Yayıncılık, Mart 2003; Erdal Öz, Defterimde Kuş Sesleri, Can Yayınları, 2003; Halil Demir, 12 Mart’tan 12 Eylül’e- Üç Kuşak, Üç Kardeş, Üç Sanık, Ozan Yayıncılık, Haziran 2003; Fikret Babuş, 68 Hareketinin Köy Eylemleri-Devrim Havarileri, Ozan Yayıncılık, Haziran 2003; Turhan Feyizoğlu, Fırtınalı Yılların Gençlik Liderleri Konuşuyor, Ozan Yayıncılık, Haziran 2003.

*             *             *

Gün Benderli’nin, esas olarak 1950-1970 yıllarını kapsayan, 450 sayfalık, Paris-Budapeşte-Leipzig anıları, derli toplu, bilgi verici ve aydınlatıcı. Sevim Belli’nin Paris anılarını (Sevim Belli, Boşuna mı Çiğnedik?, Belge Yayınları, Kasım 1994) ve Vartan İhmalyan’ın yıllar önce yayınlanan “dış TKP içindeki muhalefet” anılarını (Dikkat- Yazı Kuruluna not: Vartan İhmalyan’ın anıları bende yok. Adını ve künyesini lütfen buraya parantez içinde yazınız) tamamlayıcı ve doğrulayıcı nitelikte. Bu anılar sayesinde, 1950’li yıllarda, Paris’te faaliyet gösteren İleri Jön Türkler hareketini, dış TKP’yi, ayrıca Nazım Hikmet, Zekeriya Sertel, Sabiha Sertel, İsmail Bilen, Zeki Baştımar gibi şahsiyetleri daha yakından tanıyoruz. Daha da ilginci, anılarda, 1956 Macar Devrimini, o sırada Budapeşte’de yaşayan bir Türk komünistinin gözünden izleme olanağını buluyoruz.
Gün Benderli, Macar Devrimine, sıkı bir Stalinist eğitimle yetişmiş eski komünistlerin çoğundan farklı ve esasen olumlu bakıyor. Macar Devriminin, Leninist-Stalinist sistemde reform isteyen – kendisinin de içinde yer aldığı – komünistlerin büyük umut bağladığı Çekoslovakya 1968 Baharının önceli olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Macar Ekim Devrimini hazırlayan günleri şöyle anlatıyor:
“Herkes konuşuyordu artık Macaristan’da. Yazarlar, öğrenciler, gazeteciler, parti üyesi olan ya da olmayan komünistler, sosyal demokratlar, demokrat düşünceli aydın insanlar, politikayla uğraşan ya da uğraşmayan herkes. Çeşitli sivil örgütler kurulmaya başlamıştı özellikle Budapeşte’de. Yazarların, gazetecilerin, aydınların, düşünürlerin kurdukları ve demokrat düşünceli herkese açık olan Petöfi Çevresi bunların belki de en önemlisiydi. Üniversite ve yüksek okullarda yeni yeni öğrenci birlikleri kuruluyor, öğrenciler gerçek sosyalizm, insan yüzlü sosyalizm, demokrasi istemlerini dile getiriyorlardı…
“Rakoşi döneminde parti adına işlenen cinayetlerin kurbanları aklandıktan sonra, o zamana kadar bir mezarları bile olmayan bu komünistlerin cenaze törenleri yapılıyor, kemikleri merasimle toprağa veriliyordu. Bu törenlerin en büyüğü, düzmece bir mahkemeyle idama mahkum edilerek öldürülen Laszlo Rajk ve arkadaşları için düzenlenen büyük cenaze töreni oldu. Bütün Budapeşte dökülmüştü sokaklara. Biz de oradaydık. O gün hava son derece ağır, son derece elektrikliydi ama, gözlerde ve kalplerde yalnız öfke değil, umut da vardı.” (s.292-293)
Gün Benderli, ayaklanma başladıktan sonraki saatleri anlatırken, ayaklanmanın niteliği hakkında şu yargıda bulunuyor:

“…sıralanan maddelerde demokrasi isteniyor, sivil toplum örgütlerinin kurulması özgürlüğü isteniyor. Kısacası istenenler arasında aslında, sosyalist bir düzenin sağlamasının zorunlu olduğu bütün özgürlükler var. Çok partili düzen istiyorlar, seçim özgürlüğü istiyorlar, parti içi demokrasi istiyorlar. Yalanla, iftirayla hapsedilen bütün siyasi hükümlülerin serbest bırakılmasını istiyorlar. Bir baskı organı olarak çalışan AVH ve AVO’nun (Macar gizli istihbarat örgütlerinin kısaltılmış adları, G.Z.) lağvedilmesini istiyorlar.

“Kapitalist rejimin yeniden kurulmasını, toprakların eski sahiplerine geri verilmesini, sosyalist kazanımların yok edilmesini isteyen kimse yok!” (s.304)

Gün Benderli’nin anlatımına göre, Parlamento Meydanında, İmre Nagy ve Janos Kadar’ın yapacağı konuşmayı bekleyen muazzam kalabalığın üzerine bilinmeyen bir yerden birileri ateş açar. Çok sayıda insan mermilere hedef olup, can verir. Bundan sonra ortalığı büyük bir öfke dalgası kaplar. Bu durumdan yararlanmak isteyen eski rejimin kalıntısı karşı-devrimciler de faaliyete geçmişlerdir. Topraklarını kaybetmiş eski toprak beyleri, Avusturya sınırında eski topraklarını geri almak üzere beklemektedirler. Ne var ki, Stalinist rejime karşı olan işçi ve köylü kitleleri, insiyatifi hiç de eski mülk sahiplerine kaptırmak niyetinde değildirler. Gün Benderli’den okuyalım:

“Köylüler, eski toprak sahiplerinin topraklarını geri almaya geldiklerini gördükleri vakit, onları ellerinde tırmıklarla karşıladılar. Kızıl Çepel diye anılan en büyük işçi semtindeki büyük fabrikalar, kapılarını kapadılar, kimseyi sokmadılar içeri. Fabrikalarda kurulan devrimci işçi konseyleri fabrikaların yönetimini ele almaya başlamıştı. Her yerde devrimci konseyler kuruluyordu. Radyoda da radyo çalışanlarından kurulan devrimci konsey (Benderli de, o zamanki kocası Necil Togay’la birlikte Macar radyosunun Türkçe bölümünde çalışmaktadır, G.Z.), Özgür Kossuth Radyosu adıyla yaptığı ilk yayına ‘Sabah yalan söyledik, akşam yalan söyledik, bütün gün yalan söyledik’ sözleriyle başlamıştı. Her iş yerinde, yüksek okullarda, üniversitelerde, hatta resmi dairelerde yönetimi, Devrimci Konseyler almıştı ellerine.” (s.318)

Yıllar sonra bile, kitlelerin kendiliğinden ayaklanmasına ve örgütlenmesine dayanan Macar Devrimini “karşı-devrim” diye niteleyenlerin, Gün Benderli’nin bu doğrudan gözlemlerini okumaları ve bir kere daha düşünmeleri ne iyi olurdu.

Benderli’nin anılarının bir diğer önemli ve özgün yanı, dış TKP’nin en üst kesimini oluşturanlara ilişkin gözlemleri ve dış TKP’nin bürokratik-merkeziyetçi yönetimine ilişkin sunduğu verilerdir. Önce, partide resmi bir görevi olmadığı söylenen Nazım Hikmet’ten başlayalım. Benderli, genelde, Nazım’a ilişkin, bu zamana kadar bildiğimiz tablonun bir benzerini çizmektedir. Ne var ki, onu çok sevmesine ve “Nazım ağabey” diye anmasına rağmen, günümüzde bir ikon haline getirilmek istenen Nazım Hikmet’e ilişkin eleştirel gözlem ve anıları da vardır Gün Benderli’nin. Anlattığı şu sahneyi hep birlikte okuyalım:

“Benim yanımdaki koltukta Necil oturuyor. Karşımdaki koltukta hem beni hem Necil’i aynı anda görebilecek şekilde Nazım Hikmet oturmuş. Yüzü, her zaman olduğu gibi sevecen değil, asık. Hattâ özellikle ciddi ve soğuk olmaya çalışıyor izlenimi kalmış bende. Önce bir şeyler söylemiş miydi hatırlamıyorum.

“- Türkiye ile temasınızı hemen keseceksiniz! diyor.
“Şaşkınlıkla yüzüne bakıyorum:
“- Ne temasımızı? Yok ki bizim bir temasımız!
“- Türkiye ile temas kurduğunuz, ilişkide olduğunuz biliniyor. Bu teması derhal ve kesinlikle kesmeniz parti emridir.
“(…)
“Birden Necil’in sesini duyuyorum yanı başımdan.
“- Nazım ağabey, diyor. Çocuğumun başı üzerine yemin ederim ki…
“O zaman beynim atıyor birden. Necil’e dönüp:
“- Sus! diyorum. Karıştırma çocuğunu. Ve karşımda oturan Nazım ağabeyin gözlerinin içine baka baka:
“- Bizim Türkiye ile hiçbir temasımız, hiçbir ilişkimiz yok, diyorum Ben iki yıl boyunca anama bile tek satır olsun yazmadım. Şimdi annem bile hâlâ nerede olduğumu bilmiyor. Sözünü ettiğin, temasımızı sözde kanıtlayan belgelere, vesikalara gelince, biz böyle belgeleri çok gördük. Biz Macaristan’dan geliyoruz Nazım ağabey, Macaristan’dan! Rajk’ların, Rajk gibilerinin sahte belgelerle, vesikalarla ipe çekildikleri Macaristan’dan. Sen hangi belgeden, hangi temastan söz etmeye kalkıyorsun şimdi!
“Bunları söylediğim sürece gözlerimi, onun gözlerinden ayırmıyorum. Ben onun mavi, masmavi gözlerini hiçbir zaman böyle görmemiştim. O günden sonra da görmedim bir daha. Kıpır kıpır oynuyordu gözleri. Gözlerime sabit olarak bakmıyor, durmadan sağa sola oynatıyordu göz bebeklerini. Bu gözlerde bir ışıltı vardı. Benim ağzımdan çıkanları duymaktan duyduğu bir sevinç vardı sanki. Ağzıyla bir şey söylemiyor gözleriyle, ‘söyle, söyle devam et’ diyordu âdeta.
“Ben susunca bir an sessizlik oldu. Sonra Nazım ağabey gözlerini bu sefer benden tamamen kaçırarak:
“- Bilmem artık işte! Ben söyledim! dedi.” (s.327-329)
Gün Benderli, Nazım’ın, eleştirdiği bu tutumuna şöyle bir açıklama getirmektedir:
“Nazım Hikmet’in partiyle ilgili olarak asla akıl erdiremediğim tarafı, parti disiplini anlayışı idi. Kendisine parti üst kademesinden olan biri tarafından verilen ödevi, talimatı, yanlış olduğunu apaçık görse bile, derhal ve komutanından görev almış bir asker gibi uygulardı. Belki de durmadan tekrarladığı, ‘Ben bir sıra neferiyim’ deyişinin anlamı da buydu. Örneğin ben, hiçbir zaman, sıra neferliğine gönüllü olmadım. Komutan olmak istediğimden değil, komutanın emirlerinin yanlış olması ihtimalini hesaba katmamdan. Nazım ağabeyin, kendisi hemfikir olmadığı halde, araç edildiği bir parti emrine birinin itiraz etmesini, gözleriyle belli ettiği bir sevinçle karşılamasını, ben onun akıl erdiremediğim bu parti disiplini anlayışına bağlıyorum. Parti emrine hemen ve kayıtsız şartsız uyulmaması onun disiplin anlayışına sığmıyordu. Ama karşısındakinden gelen tepki, onun aklının gerektirdiği davranışa uygun düşünce, çok keyif alıyordu bundan.” (s.332)
Gün Benderli, oldukça yakından tanıma fırsatını bulduğu, dış TKP sekreteri Zeki Baştımar’ı da şöyle tanımlıyor:
“Aslında efendi tavırlı olan ve özel hayatında efendice davrandığına tanık olduğum bu şahıs, birinin yardımı olmadan her şeyden aciz, son derece pısırık bir insandı. Politik sorunlarda kendine özgü tek bir fikri olduğunu sanmıyorum. Olsa bile, bunu kendine saklar, Sovyetler’in o konuda ne diyeceğini bekler, ondan sonra tavrını koyardı ki, bunun Sovyet tutumunun tekrarlanmasından başka bir şey olmadığını söylememe gerek yok.” (s.414-415)
Peki ya, dış TKP çevrelerinde “Marat” diye anılan İ.Bilen:
“Yırtıcı görünümünün tam tersine özel yaşamında munis bir adam olan Marat, yalan söylemekten hiç çekinmez, kendi uydurduklarına bir süre sonra kendisi inanırdı. Marat’ın kendine özgü fikirleri de vardı. Doğru olmasa bile bunları uluorta söylemekten ve savunmaktan çekinmezdi de. Bunların Sovyetler Birliği’nin tutumuna ters düştüğü anlaşıldığı an, Marat, dünya çapında ünlü bir cambaz ustalığıyla hemen 180 derece dönüş yapabilecek, üstüne üstelik daha bir gün önce savunduğu fikirleri, bunlarla hiç alâkası olmayan bir başkasının üzerine, hem de en ağır ithamlarla yıkabilecek karakterdeydi.” (s.415-416)
Yukarıdaki “Sovyetler Birliği” teriminin yerine başka terimler koyarak geçmişimize ve çevremize bakalım. O zaman ne kadar çok Baştımar’la, ne kadar çok İ.Bilen’le tanıştığımızı görürüz.
Dış TKP’nin, bürokratik -merkeziyetçiliğin gerektirdiği o buz gibi ciddiyetten bile uzak, nasıl keyfi ve baştan savma kararlarla işleyen bir örgüt olduğunu öğrenmek için, Gün Benderli’nin kitabının bütününü okumak gerekiyor. Ne var ki, Benderli’nin anlattığı ve kendi kendime gülme adetim olmadığı halde, kahkahalarla gülmeme yol açan bir anektodu buraya aktarmama izin verin. Dış TKP’nin “dış bürosu”, Leipzig’de toplantı halindedir. Benderli, buradaki sahneleri son derece ironik bir dille aktarmaktadır, ama aşağıdaki satırlar böyle bir ironi yapmayı bile gerektirmeyecek kadar komiktir. İ. Bilen, toplantıda, kendini savunmak için, “Parti tüzüğünün dışına çıkmadık” diye bir laf edince, yıllardır parti üyesi olan ve o anda da partinin en yüksek organ toplantısında hazır bulunan Sabiha Sertel “safça” şöyle der:
“Parti tüzüğünü de şimdiye kadar görmedik. Kabilse görelim bari!
“Marat tüzüğü hâlâ görmemiş olanları, yahut da benim gibi görüp de hiçbir şey anlamadan geri vermek zorunda kalanları teskin ediyor hemen:
“- 1934 yılında geçici olarak yapılmıştır bu tüzük (o sırada 1962 yılındayız, G.Z.). Gösterilecek.”

Gün Benderli’nin anılarında ibretle okunacak birçok sayfa var. İşte bunlardan birkaçı: Gün Benderli, yıllar sonra nihayet annesi, babası ve kız kardeşiyle Bulgaristan’da buluşur, hep birlikte Bulgar Komünist Partisi’nin tahsis ettiği bir otele giderler. Gün Benderli’nin babası, “komünizm hakkında” kulağına çalınan “rivayetlerin” etkisiyle olacak, otel odasına girdiklerinde, kızına, işaretle, odada “böcek” olup olmadığını sormaya çalışır (ben bile bu satırları okurken, Muvaffak Benderli’nin iyiden iyiye evhama kapıldığını düşünmüştüm). Gün Benderli ise, “yok böyle bir şey” diyerek babasını rahatlatır ve “hâlâ bu yalanlara inanıyor musunuz” diye de ekler. Aradan yıllar geçtikten sonra, Benderli’nin muhalefet arkadaşı Bilal Şen, ona, Bulgar polisinin, o gün Benderli ile anne ve babasının bütün konuşmalarını banda aldığını açıklar. Bantların tercümesi, Bilal Şen’in kardeşine yaptırılmıştır, oradan bilmektedir. (s.366-368)
Benderli, dış TKP’nin, Yunan Komünist Partisi’yle ve dolayısıyla SBKP ile arayı açmamak için, “enternasyonalizm” adına, Enosise karşı çıkmaktan da çekindiğini anlatmaktadır. Dış TKP öylesine “enternasyonalist”tir ki, bu uğurda, kitle desteği almak için Yunan milliyetçiliğinin dümen suyunda giden ve gerçek anlamda da milliyetçi olan YKP’nin şovenizmini, Enosis gibi en koyu milliyetçi toprak ilhakı taleplerini bile onaylamaktan geri kalmamaktadır! (s.419-420)

Benderli, daha önce Vartan İhmalyan’ın anılarıyla aralanan bir dönemin perde arkasına güçlü bir ışık tutuyor. Ne var ki, Benderli’nin, bence önemli bir zaafı var, o da bireysel yaşamına ilişkin anıları kendisiyle birlikte mezara götürme kararına uygun olarak, bu konuda neredeyse hiçbir şey anlatmaması. Elbette kimse, Benderli’den özel yaşamının ayrıntılarını anlatmasını istemiyor. Ne var ki, toplumsal alanda yer almış ve yaşadığı dönemi anlatma cesareti göstermiş bir insanın, özel yaşamı konusunda bu kadar kapalı ve tutucu olması bence anlamsız. Kanımca bu, bizden önceki kuşağın aldığı ahlaki terbiyenin yol açtığı bir takıntı. Gün Benderli gibi cesur insanlardan, bu takıntıyı da bir yana atmaları beklenirdi. Son bir nokta: Bana kalırsa, Gün Benderli, uzun yıllar kader ortaklığı yaptığı eski eşi Necil Togay’ın muhalefette oynadığı rolü atlayarak, ona biraz haksızlık yapmış. Muhalefetin ateşli günlerinde kendisi Leipzig’de, Necil Togay ise Budapeşte’dedir. Kitabın sonlarına doğru geçen bir cümleden öğreniyoruz ki, Gün Benderli’nin kendi durumuna ilişkin olarak açıkça belirttiği gibi, Budapeşte’ye dönememe korkusu yüzünden Benderli susma yolunu tercih edip, partiden atılmasını önlemişken, Necil Togay, muhalefeti dolayısıyla partiden atılmış. Benderli, bireysel yaşamındaki sürtüşmeleri nedeniyle kişiliğinden pek hoşlanmasa da, Necil Togay’ın bu muhalefetine biraz olsun yer verebilirdi kitabında.

*                *                    *

Zihni Çetiner’in, 1960-1972 yıllarını kapsayan 316 sayfalık anılarında, Talat Aydemir’in 21 Mayıs 1963 darbe girişiminin, içerden ve yakından bir anlatımını; özellikle İstanbul’daki DÖB’lü (Devrimci Öğrenciler Birliği) gençlerin mücadelelerini ve iç ilişkilerini; Filistin’e giden devrimci gençlerin hayal kırıklıklarını; 12 Mart’a giden heyecanlı günleri ve 12 Mart sonrasını okuyoruz. Zihni Çetiner, 21 Mayıs 1963 darbe girişimine ön planda katılmış, bu yüzden harbiyeden atılmış ve iki yıl hapis yatmış, askeri eğitim almış bir gençtir. Bu yüzden, 1968 gençlik hareketlerine katkısı da daha çok “askeri” planda olmuş ve bu yüzden, kendisinin de belirttiği gibi, o günlerde, gençler arasında “Bombacı Zihni” diye isim yapmıştır.

Kitapta da göreceğimiz gibi, Zihni’nin bu askeri kökeni ve eğitimi, hayatının geri kalan kısmında önemli bir ağırlık oluşturmanın yanı sıra, ideolojisine de yansımıştır. Zihni, hiçbir şekilde örtbas etmeye teşebbüs etmeden, Kemalist olduğunu belirtmektedir. Gerçi bu, Marksizm-Leninizmden etkilenen bir Kemalizmdir, ama yine de Kemalizmdir. Zaten bu ideoloji, ne eksik ne fazla, 1968 gençliğinin genel ideolojik yönelimine de uygundur, bu yüzden Zihni, bu ideolojik konumuyla, 1968 hareketi içinde hiçbir şekilde yadırganmamış, tersine benimsenmiştir. Öte yandan, bir hayli ilginç olan, o dönem Zihni’yle aynı ideolojik yönelimleri paylaşan gençler, yıllar içinde şu ya da bu yönde bazı düşünsel gelişmeler içine girmiş olmalarına rağmen, Zihni Çetiner’in zihniyetinde, kitabında göreceğimiz gibi, o günden bugüne hiçbir değişiklik olmamasıdır. 35 yıl önce neyse odur, o zaman nasıl düşünüyorsa, bugün de öyle düşünmektedir. Yani diyeceğim şu ki, 1968 gençliğinin nasıl bir düşünsel şekilleniş içinde olduğunu öğrenmek isteyenler, Zihni Çetiner’in kitap boyunca sıraladığı yorumlarını okumalıdırlar. O ideoloji için böylesine yaşayan, canlı bir tanık bulmak hayli zordur.

Çetiner, Benderli’nin hatasını tekrarlıyor ve bireysellikle toplumsallık arasına kesin bir sınır çizerek şöyle diyor:
“Toplumsal yönü olmayan ilişkilerin geleceğe bir katkısının olmadığını düşündüğümden, ben bu kitapta onların özel yaşamlarını yansıtmaktan kaçındım.” (s.10)
Bence büyük yanılgı. Toplumsalla bireysel olanı bu kadar kesin çizgilerle birbirinden ayırmak mümkün mü? “Toplumsal olan”, bireysel olandan bu kadar bağımsız mı? Bireysel güdü ve itkilerin toplumsal gelişmelerdeki rolünü inkâr etmek mümkün mü? Neyse, bu konuyu uzatmayayım.
Zihni’nin Kemalist bakış açısıyla da tartışılacak çok şey olmasına rağmen, bu görüşler kitapta o kadar büyük bir ağırlık oluşturmaktadır ki, insan, “hangi biriyle tartışacaksın” gibi bir bıkkınlığa kapılmaktan kendini alamamaktadır. Bu yüzden, hiç tartışmadan, sadece belirtip geçeceğim:
Zihni’ye göre, 1940’lardan, yani Atatürk’ün ölümünden bu yana ülkede işler iyi gitmemektedir (s.12); o zamanki gençler zaten Kemalizm ilkelerini benimsemiştir. Bunların başında da M.Kemal’in Kurtuluş Savaşı’ndaki bağımsızlık şiarı gelmektedir. Toplumdaki adaletsizliği giderici, çalışan insanların ezilmeden, sömürülmeden yaşamaları, yani halkçılık, bizlere yol göstermektedir (s.67); 12 Eylül, Kemalist hareketi yozlaştırmış, restorasyona uğratmıştır (s.70); ihtilal, sınırları yasalarla belirlenmiş bir toplum düzenini baştan aşağı değiştirmek amacına yöneliktir, darbe ise, mevcut düzen içerisinde yönetim erkinin bir kısım insanlardan alınarak, başka bir kısmına verilmesidir, bu bağlamda, 27 Mayıs 1960, hem hazırlanış şekli, hem de sonuçları bakımından ihtilal olarak nitelenebilir, emir ve Komuta zinciri içerisinde gerçekleşmediği gibi, topluma kazandırdığı bir anayasa ile de devrimci karakter taşımaktaydı, çift meclis, ispat hakkı, anayasa mahkemesi, kuvvetler ayrılığı, örgütlenme hakkı, sendika ve grev hakkı ile toplantı ve gösteri hakları bunun örnekleriydi (s.71); 21 Mayıs hareketi de gerçek bir ihtilaldi (s.72); ülkenin tüm zenginliklerine sahip çıkmak gerçek milliciliktir (s.73); ikinci “milli kurtuluş savaşı” başlatılmış olup durdurulamazdı (s.107); bütün bunlara rağmen onlar milliyetçi, bizler komünist, anarşist oluyorduk (s.140); Küba’da Fidel Kastro ile Che Guevara, Vietnam’da Ho Şi Minh, Afrika’da Nukumah, Çin’de Mao, dünya devrim hareketlerini aydınlatıyorlardı (s.142); Suriye’deki Baas iktidarının dokularında devrimcilik vardı, çünkü bütün fabrikaların kapısında vahdet, hürrüye ve iştirakiye yazılıydı (s.235); eğer Şili’de Allende, Suriye’nin bütün halkı silahlı milis haline getirmesini kendisine örnek almış olsaydı darbecileri yenilgiye uğratırdı (s.249); köylüler muhbirdi, Nurhak’ta da onlar muhbirlik yapmıştı (s.282); emperyalizmin işbirlikçileri, gençleri çeşitli yöntemlerle demokrasi dışı davranışlara itiyorlardı (s.314).
Zihni’yi, o günlerden bireysel olarak da tanırım. Kendi kitabında da yer yer değindiği gibi, en hoşuma giden yanı, hiç umulmadık anlarda -askeri kökenine uygun olarak biraz kabadayıca tavırlarla da olsa- ters yönde bireysel çıkışlar yapabilmiş olmasıdır. Asker kökenli olduğundan ve öğrenci hareketinden gelmediğinden, Zihni’nin hareket içinde görece bağımsız bir konumu vardı. Bu yüzdendir ki, kitabında anlattığı gibi, benim de bulunduğum bir ortamda, o sırada biz gençler tarafından tecrit edilen ve söz hakkı gaspedilen TİP yanlısı Savaş Al’dan yana tavır alabilmiş, yine, MDD’ci gençlerin TİP’i basıp, Sadun Aren ve Savaş Al’ı hırpalamalarına bireysel bir tutumla karşı çıkabilmiştir. Şimdi söylenirken kolay geliyor da, herkesin gözünün karardığı o ortamda böyle tutumlar alabilmek öyle kolay iş değildi, en az saldırganlar kadar gözü kara bir Zihni Çetiner olmak gerekirdi.

Zihni’nin bugün de aynı cesarete sahip olduğu anlaşılıyor. Zira artık iyiden iyiye ikonlaştırılmış olan Deniz Gezmiş’in o zamanki zaaflarına ilişkin eleştirilerine, biraz kişisel kırgınlık ve sürtüşme havası taşısa da, kitapta açık açık yer vermesi bunun göstergesidir. Bununla beraber, Zihni, kitabını yazarken herhalde aynı o günlerin heyecanını yaşadığından, özeleştirillikte bazen aksaklık gösteriyor, bazen de “dilin kemiği yoktur” sözüne uygun aşırı nitelemelerde bulunuyor. Örneğin, bir toplantı esnasında İbrahim Kaypakkaya’nın kafasına tabure vurup, onu yere yıkması olayını anlatmasının ardından insan esaslı bir özeleştiri beklerken, Zihni, “bu olay zaman içerisinde hep abartılarak aktarılmıştır” demekte ve “Oysa istemeden yaptığım bu hareket…” diye devam etmektedir (s.272). Eğer sonradan “abartanlar”, Kaypakkaya’nın bu tabure darbesiyle öldüğünü söylememişlerse, olayı ancak Zihni’nin anlattığı ölçüde “abartmış” olabilirler, çünkü bundan daha ötesi ölümdür. Öte yandan, bir insan bir başkasının kafasına nasıl “istemeden” tabure indirebilir, bu pek anlaşılabilir bir nokta değildir. Zihni’nin o günün heyecanına kapılarak dilini sakınmamasının örneği ise şudur: Zihni ve arkadaşları silahlarıyla dağa çıkmak üzere, Yılmaz Güney’in arabasıyla İstanbul’dan yola çıkarlar. Ankara’dan, gruba katılacak olan Hüseyin Onur’u alacaklardır yanlarına. Ama onu SBF yurdunda bulamazlar (demek pek sabit bir randevu söz konusu değilmiş), bunun üzerine bulunabileceği yerlere bakarlar, oralarda da bulamazlar. Bundan sonra Zihni’nin, Hüseyin Onur ile ilgili yargısı şöyledir (bu, o güne ilişkin değil, aynı zamanda kitabın yazıldığı zamana ilişkin bir yargıdır): “Yaptığı ayıp değil, hainlikti.” (s.280) Buyrun bakalım! Kırk yıllık Hüseyin Onur, dağa çıkılacağı sıra bulunamadı diye bir anda “hain” damgasını yiyivermiş. Hem de aradan otuz yıl geçtikten sonra bile.

Kitapta her şeye rağmen, bugün için ders çıkarılacak epeyce nokta var. Zihni bu derslerin hepsini sistemleştirmese de dikkatli bir okuyucu bunları saptayabilir. Örneğin, Zihni’nin kitabındaki en canlı anlatımları içeren Filistin bölümü derslerle doludur. Gençlerin, bütün idealistliklerine ve körlüklerine rağmen, Filistin gerilla yöneticilerinin ayrıcalıklı bir konumda olduklarını saptayabilmeleri az buz şey değildir. İşte bu nokta, ’68 gençliğinin üstünlüklerinden biridir. Kemalizmin kafaları donduran etkisine rağmen, o zamanın gençleri, örneğin bir Gün Benderli’nin ancak otuz yıl içinde, çok ağır bir şekilde farkedebildiği, daha önemlisi, dile getirebildiği ayrıcalıkları, o delifişeklikleriyle anında farkedip, ortaya koyabilmişlerdir. Zihni’nin kitabından çıkarılacak bir diğer önemli sonuç, 1968 gençliğinin, Gün Benderli’nin kitabında anlatılan, bir önceki kuşağın aşırı merkeziyetçiliğe tabi kılınmışlığının tersine, oldukça başına buyruk ve insiyatifli olduğudur. Gerçi bu başına buyrukluk bir süre sonra başıbozukluğa ve bu kez küçük arkadaş gruplarından oluşan dar örgütlerin iç disiplinine dönüşmüştür, ama başlangıçta böylesi bir insiyatif çok önemliydi ve 1968 gençliğinin en başta gelen olumlu özelliğini oluşturur.

Kitaba ilişkin söyleyeceklerimin bu son bölümünde yayıncıya da bir eleştirim var. Kitapta birçok bilgi ve tarih hatası göze çarpıyor. Haydi diyelim ki, bu hatalar görülmemiştir ve yazara aittir. Ne var ki, yazarın imla hatalarının yayıncı tarafından düzeltilmesi gerekirdi. Zihni Çetiner de zor yazdığını, bir yazar olmadığını açıkça belirtiyor zaten. Bu konuda baştan savma bir tutum takınılması ve metnin imlası üzerinde hiçbir titizlik gösterilmemesi, yer yer anlamı da etkilediğinden, her şeyden önce yazara kötülük olmaktadır. Şimdi gelelim Zihni’nin tarih ve bilgi hatalarına… Saptayabildiklerimden önemli olan bazıları şunlar: Cihan Alptekin’in yakalanması sırasında Tayfun Cinemre ölmemiştir, eğer daha sonra ölmediyse, halen hayatta olması gerekir (s.105); Demirel, “bana sağcılar cinayet işliyor, dedirtemezsiniz” sözünü, 1960’lı yıllarda değil, 1970’li yılların sonlarında söylemiştir (s.124); Akhisar tütün mitinginden dönüşte gözaltına alınan genç, Yusuf Küpeli değil, Burhan Atalay’dır (s.131-132) (doğrusu için bkz. Gün Zileli, Yarılma (1954-1972), İletişim Yayınları, 2002, s.346); Doğu Perinçek yönetiminin düşmesinden altı ay sonra, 1969 yılı Ocak ayında yapılan kongrenin ardından seçilen Dev-Genç Başkanı, Atilla Sarp değil, Yusuf Küpeli’dir (s.143) (doğrusu için bkz. Yarılma, s.331-338). Atilla Sarp yönetimi, Yusuf küpeli yönetiminin ardından, Ekim 1969’da yapılan ve FKF’nin Dev-Genç adını aldığı kongrede seçilmiştir (bkz. Yarılma, s.389-394).

*                         *                         *

Erdal Öz’ün 400 sayfalık anıları, 12 Mart dönemini kapsalamaktadır. Büyük ölçüde karısına yazdığı mektuplardan yararlandığı için, Erdal Öz’ün kitabı, bir anı-günce olarak da kabul edilebilir. Öte yandan, bir edebiyatçı olarak Erdal Öz, okuyucularına tam bir şiir ve öykü ziyafeti çekmektedir. Bu anlamda kitap, yer yer şişmelere ve konudan uzaklaşmalara yol açsa da, bir anı-edebiyat kitabı olarak da okunabilir.

Erdal Öz, anılarının, 1971 yılındaki Yıldırım Bölge Cezaevini anlattığı bölümünde, benim ve Askar Yılmaz’ın jandarmalar tarafından dövülmemiz olayını aktarıyor (s.87-90). Ben, aynı yerde, daha sonra ikinci defa dövüldüğümden, bu birinci dövülme olayını atlamış ve Yarılma (1954-1972) adlı kitabımda anlatmamışım. Erdal Öz’e, hatırlattığı için teşekkür borçluyum. Olay, gerçekten de onun anlattığı şekilde meydana gelmiş ve gelişmiştir.
Ne var ki, Erdal Öz’ün, kitabının her yerinde gerçeğe bağlı kaldığını söylemek zor. 1972 yılının sonbaharında yapılan açlık grevi sırasında, Arka koğuşlarda, bir ölçüde biz Maocuların sekter tutumlarından rahatsız olduğundan, ama esas olarak açlık grevini sürdürmek istemediğinden, Erdal Öz, koğuş çavuşu Kamil Çavuş aracılığıyla idareye bir dilekçe verip, kendini, kitaptaki deyişiyle “saygın kişilerin” (s.386) bulunduğu Dış-B koğuşuna aldırmıştı. Ben bu olayı, Havariler (1972-1983)’de kısaca anlatmış ve biraz da eleştirel bir dille şöyle demiştim:

“‘Sabotaj’ sanıklarından, yazar Erdal Öz, açlık grevi başlayınca, doğrudan doğruya ‘ben katılmıyorum’ demek yerine, Kamil Çavuş’la yaptığı, gözümüzden kaçmayan ‘gizli’ bir görüşmenin sonucunda kendini açlık grevine katılmayanların koğuşuna aldırdı.” (Havariler, s.46)

Erdal Öz ise, o günlerde karısına yazdığı bir mektupta, olayın içeriğini biraz değiştirerek anlatmaktadır:
“Biliyor musun, bu ‘Arka Hücreler’ koğuşunun en eskisi bendim. Dayanılır gibi değildi; dayanamadım, bugün yönetime bir dilekçe yazdım, bu koğuşun en eskisi olduğumu, burada unutulduğumu, koğuşumun değiştirilmesini isteyen bir dilekçe. Nöbetçi çavuşla dilekçemi yönetime ulaştırdım. Yarım saat geçti geçmedi, kapılar açıldı, beni almaya geldiler, koğuşumu değiştireceklermiş. Gerçekten sevindim. Toparlandım.” (s.86)

Buradaki anlatımdan, Erdal Öz’ün neye “dayanamadığı” pek anlaşılamamaktadır. Olsa olsa, “koğuşun en eskisi olduğu halde burada unutulmasına dayanamadığı” sonucu çıkartılabilir.

Ancak, Erdal Öz,  bir iki paragraf sonra, aynı mektupta, bu konuda yeni bazı açıklamalar getirmektedir:
“Hücreler koğuşundan da, Perinçek takımından da kurtulduğum için mutluyum.Çok şaşırtıcı, çok çirkin olaylara tanıdık oldum orada.” (s.387)

Erdal Öz, bu “çirkin olay”ları bir kaç paragraf sonra sıralamaya başlıyor. Alıntı yapmayıp kısaltarak buraya alıyorum: Maocular tam bir komünist düzen içinde yaşıyorlardı. Her şeyde ortaktılar. Paradan tutun, iç çamaşırlarına kadar hiçbir konuda kişisel mülkiyet yoktu. Maocular koğuşa geldikten sonra komünün ortak kasasına katılmışlardı. Her görüş günü Maoculara iki bavul dolusu çamaşır geliyordu. Gelen renkli donların, faniların hepsi Eros markası taşıyordu. Her gün çamaşır değiştiriyor, malları ortak tüketiyorlardı. Maocular, dışardan sigara almayı yasakladılar ve bundan böyle bedava dağıtılan Asker sigarasının içileceğini duyurdular. Böylece, dışarıdaki harekete para aktarmayı planlıyorlardı. Sadece midesinden hasta olanlara süt alınıyordu kantinden, oysa herkese alınmalıydı. Avluda meydana gelen ters bir olaya İdare müdahale edince (bu olayın ne olduğu belirtilmiyor) Maocular, sorumluluğu, koğuş sorumlusu olan Erdal Öz’ün üzerine yıkmışlardı (bunu nasıl yaptıkları anlatılmıyor), Erdal Öz, İdare karşısında kendini aklayınca (nasıl akladığını anlatmıyor), İdare’den Burhan Poturna, Doğu  Perinçek’i dövmüştü. Maocular, örgütlerini savunmak adına, kitaptaki deyimle, Erdal Öz’ü “satmış”lardı (s.391). Üç günlük açlık grevinin son gününde Maocular, aralarında toplanıp açlık grevini uzatmaya karar vermişlerdi. Erdal ve arkadaşları buna karşı çıkınca, Maocular onlara küsmüşlerdi. Maocular, açlık grevini sürdürdüklerinden, açlık grevini bırakan Erdal ve arkadaşlarının “boğazından geçmiyor”du “lokmalar” (s.391). Maocular, açlık grevini bırakan Erdal ve arkadaşlarını kullanarak, kantinden bol bol süt ve bisküvi aldırıyorlardı. İki kesim arasındaki soğukluk büyüdükçe büyümüştü. (s.387-392)

İşte bu “çirkin olay”ların sonucunda, Erdal Öz’ün “dayanılır olmayan” bir noktaya geldiğini ve dilekçeyi verdiğini anlıyoruz. Çünkü Erdal, bütün bu anlatımların ardından, karısına yazdığı mektuptaki cümleleri, bir iki küçük farklılıkla burada da aynen tekrarlıyor. Tamam, Erdal, “çirkin olaylar” diyerek biraz abartmış olsa da, biz Maocuların sekterliğinden bunalmış olabilir, ama idareye verdiği dilekçede, tuhaf bir nokta var. Erdal Öz, “koğuşun en eskisi olduğunu, burada unutulduğunu” söyleyerek koğuştan alınmasını istemiş. Tuhaf olan şudur ki, Mamak Cezaevi’nde, koğuşun “en eskilerinin” koğuşunu değiştirmek diye bir uygulama ya da kural yoktu. Koğuşta “unutulmak” diye bir şey de söz konusu değildi, hatta, günde dört kere yapılan sayımlar insanı öylesine bıktırırdı ki, içinizden “ah bir kere de unutsalar” diye geçirirdiniz. Erdal Öz, bütün edebiyatçı yeteneğine rağmen, koğuştan alınması için neden başvurduğuna ilişkin tatmin edici bir açıklama getirememiş. Bununla birlikte, dilekçeyi verip, koğuşu değiştirildikten sonra çağırıldığı İdarede, kendisine sorulan soruları yanıtlarken ne söylediğini, gizlemeden, dürüstçe açıklarken (“orada kalan arkadaşların açlık grevini neden uzattıklarını bir türlü anlayamadığımı da söyledim”(s.387)) söyledikleri, durumun anlaşılmasını sağlamaktadır. Erdal Öz, bu sözleri, Dış-B’deki herhangi bir tutuklu arkadaşına ya da ziyaretçisine değil, İdareye söylemiştir.

Son olarak, Erdal Öz’ün, Yılmaz Güney’e ilişkin yazdıklarının da, “çamur at, izi kalsın” sözünü fazlasıyla hatırlattığını belirtmek zorundayım. Deniz’lerin idamı öncesi, gerçekten de büyük bir özveriyle binlerce imza toplayanlardan biri olan Erdal Öz, kimi yazarların imza atmaktan nasıl kaçındığını anlattığı bölümde, Yılmaz Güney’e ilişkin de şöyle demektedir:
“Yılmaz’a imzalamasını söyledim.
” ‘Erdal bugünlerde başım belâda, imzalatma bana,’ demişti.” (s.306)
Erdal Öz, bu olayı aktardıktan sonra, hiçbir yorum yapmadan başka bir kaypaklık olayının anlatımına geçiyor. Bu durumda, Yılmaz Güney’i yakından tanımayanların, olayların seyrini bilmeyenlerin ne düşünecekleri açıktır. Ne var ki, biz gerçeği biliyoruz. Erdal Öz’ün,  söylemekten kaçındığı şeyi burada biz söyleyelim: Yılmaz Güney’in başı o günlerde gerçekten de belâdaydı, takip altındaydı. Gerçi Yılmaz Güney, belâdan kaçacak adam değildi, tam tersine. Ama sonradan da ortaya çıktığı gibi, sorumlulukları vardı. Büyük ihtimalle, imza atmasının istendiği günlerde, evinde kaçak birileri gizlenmekteydi ve bir imza yüzünden boş yere polisin dikkatini çekmek istememişti. Nitekim, bundan kısa bir süre tutuklanıp, THKP-C davasından iki yıl hapis yatması, her şeyi açıklamaktadır.

*                    *                   *

Halil Demir, 230 sayfa tutan anılarını, roman biçiminde yazmayı tercih etmiş. Ama bence kitap, roman değil, anı. Zihni Çetiner’in kitabıyla ilgili yaptığım eleştiriyi, burada, hemen başından tekrarlamak istiyorum. Kitaba editör olarak adını koyan, Ozan Yayınları’nın yönetmeni Mustafa Demir, kitabın imlasına ve Türkçesine hiçbir özen göstermemiş. Türkçe ve imla hataları, “istiab haddini” aşacak miktarda. Burada, bunların üzerinde teker teker durmam imkansız olduğu gibi, birkaç örnekle yetinmeye kalkışmak, olayın çapını küçültmekten başka bir sonuç vermeyecektir.

1968 gençlik önderlerinden Mehmet Demir’in ve yine o yıllarda DTCF’de devrimci bir militan olan Ali Demir’in küçük kardeşleri Halil Demir’in anlatımındaki en çarpıcı bölümler, 1970’li yılların sonunda, Kızıltepe kasabasında olan bitenleri anlattığı yerlerdir. 1960’lı ve 1970’li yılları anlatan kitapların büyük çoğunluğu, daha çok örgütlerin merkezlerinde ve merkezi yerlerde, büyük kentlerde geçmektedir. Küçük bir Doğu Anadolu kasabasında olup bitenleri bir yerel devrimcinin gözünden anlatan bu kitap, bu yüzden değerlidir. O yıllarda yaşananları biz de yaşadığımız ve genellikle içinde yer aldığımız halde, Halil Demir’in anlattıklarından, bir kere daha, biraz da şaşkınlıkla öğreniyoruz ki, bu, (Halil Demir doğrudan doğruya böyle bir ifade kullanmasa da) tam anlamıyla bir iç savaştır. Ve bu iç savaşın yalnızca iki tarafı yoktur. Solcu örgütler ve yine sol eğilimli Kürt milliyetçi örgütleri, birbirleriyle kanlı bir yerel iktidar kavgasına girmiş ve halkı canından bezdirmişlerdir. İşte 12 Eylül cuntası, böylesi bir ortamda başarı sağlayabilmiş, canından bezmiş halkın, kısa süreli de olsa desteğini alabilmiştir. Bence istatistiki bir araştırma yapılmalıdır. Yapılacak böyle ciddi bir araştırmanın sonucunda, 12 Eylül öncesinde öldürülen 5 bin insanın yarısı “sağ-sol” çatışmasında ya da devlet güçleriyle çatışmalarda yaşamını kaybettiyse, bir diğer yarısının da Türk ve Kürt sol örgütlerinin yerel iktidar kavgalarında can verdikleri saptanabilecektir inancındayım. Lafı fazla uzatmadan, Halil Demir’den, o günün Kızıltepe’sini dinleyelim:

“1978 yılının ilk günlerinden itibaren sol gruplar hummalı faaliyetlerde bulunuyor, her grup, her fraksiyon otoriteyi ele geçirmek, bölgede bir güç olmak için birbirleriyle kıyasıya mücadele ediyorlardı.

“Kasaba ve ova köylerinde üstünlük nicel anlamda D.K.D.D’ydi. Ova köylerinin tümü taraf olmuştu ve devrimci sol ve Kürt fraksiyonlarının baskısı altındaydı. Tüm gruplar kelle sayısını artırmanın hesabı içindeydi. Teorik eksikliklerle, sorunları yeterince tahlil etmeden, ‘Marksizm’i’ iyi özümsemeden yapılan tartışmalar… sol sekter davranışlara, yer yer yumruklu, taşlı sopalı kavgalara yol açıyordu.

“Devrimci Kürt grupları, artık dostane ilişkilerin yerine kavga yapmayı, üstünlük sağlamak için şiddet kullanmayı, temel mücadele biçimi olarak görüyorlardı.” (s.139)

Daha işin başındayız. Devam edelim:

“O yıllarda Türk siyaset arenası gittikçe kızışmıştı. Devrimci örgütler arasındaki ayrılıklar ve çatışmalar, örgütlerin birbirlerinin sempatizanlarını  öldürecek kadar ileri gitmişti.” (s.141)
Şimdi:
“Yaklaşık üç ay devam eden P.K.K.-K.U.K. çatışmasında, bölgede onlarca insan öldürüldü. İki taraf da kasabanın cadde ve ara sokaklarında birbirine pusu kuruyor, ağır silahlar kullanmaktan da çekinmiyorları. Her iki taraf, yayınladıkları bildirilerde, birbirlerini ajan-provakatörlük, istihbarat servislerinin adamlığı, bozguncu, işbirlikçi hainler şeklinde suçlamaktaydı. İki grup arasındaki silahlı çatışmaya girenlerden bir kısmı da liseli çocuklardı. Çatışma dönemi boyunca her iki tarafın militanları okula pek gelmiyorlar, sokak çatışmalarında, ellerindeki silahlarıyla gruplar halinde dolaşıyorlardı.
“Yaşar, çatışma dönemlerindeki günlerde evden okula gitmek üzere sokağa çıktığı sıralarda, bazen silahlı gruplara rastlıyordu. Doğrusu, neredeyse bir iç savaş görünümündeki bu çatışmalara üzülüyor, olayları bir türlü hazmedemiyordu. Kürt gençlerinin bu denli birbirlerine düşman olması akıl kârı değildi. Bölgede Kürt siyasetleri ve son dönem iki grup arasındaki çatışmalarda onlarca ölü, yüzlerce yaralı vardı ve hiçbir olayın faili yakalanamamıştı. Hatta öldürülen militanların aileleri, çocuklarını kendi imkanlarıyla gömüyorlar, şikayetçi olmuyorlardı. Kasaba dışından getirilen militanlardan ve kasabadaki liseli çocuklardan onlarca kişi, sokak aralarında pusu kurularak öldürülmüşlerdi.
“Kasaba, tam bir cehennem hayatı yaşamaktaydı. Esnaflar ne olur ne olmaz kepenklerini akşamın erken saatlerinde indirip evlerine kapanıyorlar, geceleri herkes vaktini evinde geçiriyor, dışarı çıkmak ya da çok yakın bir komşuya gitmek bile büyük bir cesaret gerektiriyordu.
“Hemen hemen her gece, ağır silahlardan çıkan kurşun sesleri kasaba halkını tam bir esaret durumuna getirmişti. Halk hayatından bezmişti âdeta. Öyle ki, nişan törenleri ve evlilikler bile kutlanmadan, sessizce yapılmaktaydı.
“Halk iyice tedirgin olmuş, artık gözü kapalı, yarınlardan umutsuz, bezgin, biçare, perperişan bir vaziyetteydi. Ellerinden gelse, halkın kendisi silahlanacak, her iki örgütten de hesap soracaktı.” (s.142-143)
Dahası:

“Ne yazık ki, iki Kürt grubu arasındaki silahlı çatışmalarda nice  yurtsever, ilerici-demokrat insan hayatını yitirmişti. Çatışmalarda ölen, yaralanan bir sürü liseli çocuk da vardı. Yaşar, hepsinin öğretmenliğini yapmış, hepsini yakından tanımıştı.
“Çatışmaların birinde, K.U.K., P.K.K.’ya karşı saldırıya geçmiş, sırf Ferhat’ın abisidir diye, dükkanın önünde oturan imam kardeşini öldürmüşlerdi. Buna benzer bir saldırıyı P.K.K.’lılar da yapmış, liseli iki çocuğu öldürmüşlerdi.” (s.146)
“Kasabada gruplar arasındaki şiddet gittikçe tırmanıyordu. Kör ve acımasız bir savaş sürmekteydi devrimci gruplar arasında.
“Kasaba, savaş sonrası talan edilen bir kent görüntüsü arzediyordu âdeta.
“Ne var ki, çatışmalardan ötürü göç başlamış, kasaba, gittikçe yalnızlaşan karanlık bir gömüte dönüşmüştü.” (s.157)
Ve sonuç:
” ‘Dikkat dikkat. Türk ordusu… geçici olarak ülke yönetimine el koymuştur…’
“Yaşar, babasıyla karşılıklı divanlarda oturmuş, birbirlerini süzüyorlardı. Babası bir ara:
“- Belki de böylesi daha hayırlı olur, kimbilir? Hem belki aylardır süren bu çatışmalar biter. Kendi kasabamızda aylar var ki dışarı çıkmaya ürküyorduk, dedi.” (s.161)
Oğullarının verdiği devrimci mücadeleyi destekleyen bir baba bile, denize düşen yılana sarılır hesabı, böyle söyledikten sonra, gerisini varın siz düşünün!

*                          *                        *

Fikret Babuş’un 180 sayfalık kitabı, esas olarak anılarına, kısmen de araştırmaya dayandığı için bir anı-araştırma kitabı olarak ele alınabilir. O yıllarda daha çok köy çalışmalarında yer aldığından, Babuş, 1968 hareketini köy ve köylü hareketi açısından ele alıp, incelemiş. 1968’e daha çok gençlik hareketi olarak bakıldığından, bu hareketin işçi ve köylü yığınlarının mücadelesi açısından incelenmesi, yeryüzündeki sarsıntıların esas yaratıcısı olan, toprağın altındaki hareketlenmelerin tespiti gerçekten yararlı olacaktır.

Babuş’un, bir kısmında benim de yer aldığım bu hareketler hakkında yazdıkları konusunda söyleyeceğim fazla bir şey yok. Ben burada, bir örnekten hareketle, “anı yazımı” denen türün handikapları üzerinde durmak istiyorum. Anı türü, bir takım belgelere yer vermiş olsa da, esas olarak bireyin belleğine dayanır. Bellek ise, – kişinin belli çıkarlar gereği yaptığı çarpıtmaları bir yana bıraksak ve her türlü kötü niyeti göz ardı etsek bile- zamanın aşındırması nedeniyle yanıltıcıdır. Fikret Babuş’un, benim de içinde yer aldığım bir olay hakkındaki anlatımını okurken bunları düşündüm. Çünkü, aynı olayı ben de anlatmıştım Yarılma’da. Fikret’in anlatımı, benim anlattıklarımla önemli bir farklılık içermektedir. Tütün mitingleri öncesindeki köy çalışmaları sırasında meydana gelen bir  olayın, onu yaşayan iki insan tarafından, hiçbir çarpıtma nedeni ve çabası olmadığı halde, bu kadar ters algılanması ve anlatılması şaşırtıcıdır. Fikret’in anlatımını okuduktan sonra, ben kendi belleğimden kuşkuya düştüm, “acaba olay Fikret’in anlattığı gibi mi cereyan etti” diye düşünmeye başladım ve şu anda da hangi versiyonun doğru olduğundan emin değilim. İşte, aynı olayın, iki zıt anlatımı; önce Babuş’un anlattıklarını okuyalım:

“Ödemiş’ten ayrılmadan önce bize, gideceğimiz bölgede Mescitli adında tutucu bir ova köyünün bulunduğu ve bu köydeki ilişkilerimizde daha dikkatli olmamız gerektiği uyarısı yapılmıştı. Biz bu köye akşam vakti ulaşabilmiş ve önümüze gelen ilk kahveye girmiştik. Köyde, biri AP’lilerin, diğeri de CHP’lilerin girip çıktığı iki kahvenin işletildiğini ve bizim rasgele girdiğimiz kahvenin AP’lilerin işlettiği kahve olduğunu eylemden döndükten sonra öğrenmiştik… Kahvede büyük bir kalabalık toplanmış ve bizi ilgiyle izlemeye başlamışlardı… kalabalık, ekipteki Gün Zileli konuşmaya başladığında seslerini kesip, ilgiyle dinlemeye başlamışlardı. Fakat bir ara kahvenin ortasındaki ağaç direğe bitiştirilmiş olan masada hafif bir kıpırtı olduğunu sezinledik. O masada bulunan ve giysilerinden köyün bekçisi olduğu anlaşılan kişi, birden elindeki mavzerle arka arkaya iki el ateş edip, tavanda asılı duran lüks lambasını kırarak kahveyi karanlıkta bıraktı. Köyün muhtarı olduğunu sonradan öğrendiğimiz kelli-felli bir adam karanlıkta yüksek sesle, ‘Ulan nereye ateş edeceğini bilmiyor musun?’ diye bağırınca bekçiye bizim üzerimize ateş etmesi talimatı verildiğini anlamıştık… Belki de amaçları korkutmaktı ve muhtar da korkumuzu daha da artırmak için o şekilde bağırmıştı. Mavzer sesi ve o arada kahvede meydana gelen gürültüden dolayı Gün Zileli konuşmasına biraz ara vermiş, fakat az sonra yerine hiç oturmadan soğukkanlı bir biçimde konuşmasını sürdürmüştü.” (s.90-91)
Bu da benim versiyonum:

“Yolumuz, Mescitli adlı bir köye düşmüştü. Bu köyden herhangi bir tanıdığımız olmadığından, önümüze gelen ilk kahveye dalmıştık. Nereden bilecektik bu kahvenin AP’lilere ait olduğunu?… Biz propagandaya başlayınca, kahvenin sahibi olduğu anlaşılan kırmızı yüzlü, şişman bir adam, bizden bir an önce pılımızı pırtımızı toplayıp köyden uzaklaşmamızı talep etti… Böyle bir durumda ne yapmamız gerektiğine bir türlü karar veremiyorduk… Bu tedirgin bekleyiş ortamı içinde, kahveye, orman bekçisi olduğu anlaşılan, eli tüfekli bir adam girdi. Bize karşı çıkan kahvenin sahibi, bu eli tüfekli adamla bir şeyler konuştu fısıltıyla. Eli tüfekli, gözünü kırpmadan bize bakıyordu. Bu bakışlarda hiç de dostça bir anlam okunmuyordu. Tam o sırada bir silah sesiyle irkildik. Adam, kalabalığın orta yerinde, hemen üstümüzde sallanan lüks lambasını hedef alarak tüfeğini ateşlemişti. Ne var ki, adamın tüfeğinden çıkan mermi lüks lambasına isabet etmemiş, hemen yanıbaşında, duvara saplanmıştı. Herhalde AP’lilerin niyeti, lüks lambasını patlatıp, karanlıktan yararlanarak bizi bir güzel sopalamaktı. Bu koşullarda, orada daha fazla kahramanlık taslamanın anlamsız olduğu açıktı. Yine de yiğitliğe bok sürmemek için, ertesi günkü mitingi anons ettikten sonra, kahveden çıktık.” (Yarılma, s.419-420)

Olay önemli olmayabilir, ama “ayrıntı” gözden kaçacak gibi değil. Bir anlatımda, lüks lambası isabet alıyor ve ortalık karanlığa gömülüyor, diğer anlatımda ise, lüks lambası isabet almıyor. Çalışmalarının en büyük yardımcıları anılar olan tarihçilerin işi gerçekten zormuş!

*                      *                         *

1968 ve sonrası yılların araştırmacısı olarak birçok kitap yayınlayan Turhan Feyizoğlu, artık fabrika gibi çalışmaya başladı. Nasıl, bazı fabrikalar, ana üretimden sonra ellerinde kalan kırpık hammaddelerden bazı “yan ürün”ler çıkarırlarsa, Turhan Feyizoğlu da, “ana üretimin” yanısıra “yan üretim”de de bulunmaya başlamış. 200 sayfalık bu kitap da bir “yan ürün” olarak kabul edilebilir. Öte yandan, Feyizoğlu’nun, “fırtınalı yılların gençlik liderleri” ile ilgili yaptığı seçim pek isabetli sayılmaz. Feyizoğlu, neredeyse, sokaktan yakaladığı, o yıllarda ismi geçen (ya da geçmeyen) bazı kişileri, tamamen tesadüfi bir şekilde söyleşilere tabi tutmuş, dolayısıyla anlatımlar arasında önemli münasebetsizlikler ortaya çıkmış.

“Gençlik liderlerine” ilişkin seçimin uygunsuzluğu üzerinde somut olarak durmadan önce, “lider” sözcüğüyle önemli bir sorunum olduğunu belirtmeliyim. “Lider”, artçı ve takipçi kalabalıkları gerektiren, ağırlıklı olarak askeri saflaşmaları hatırlatan bir deyimdir. Oysa o zamanki gençlik hareketi, bu tür liderlikleri de etkisiz hale getiren ve tüm kitleyi aktif ve inisyatifli kılan bir özelliğe sahipti. Bence, “gençlik liderlerinden” değil, gençlik öncülerinden söz etmek daha doğrudur. Lider, kitlenin üstünde yer alırken, öncü, kitlenin içinde ve en önünde yer alır.

Kendileriyle söyleşi yapılan on kişiden sadece üçü, Doğu Perinçek, Şaban İba ve Müfit Özdeş “fırtınalı yılların” gençlik öncüleri olarak nitelenebilir. Bunlardan beşi, Kazım Kolcuoğlu, Kazmir Pamir, Raif Ertem,Toktamış Ateş, Hüseyin Onur (Dev-Genç’li Hüseyin Onur’la karıştırılmamalıdır), bu kategoride ele alınamazlar. Raif Ertem ve Hüseyin Onur, 1960 Nisan’ındaki gençlik olaylarının öncülerinden olmakla birlikte, yaşları ve konumları dolayısıyla (biri 1936, diğeri 1937 doğumludur) sözü geçen “fırtınalı yıllarda” gençlik hareketinin içinde yer almaları mümkün olmayan ağabeylerimizdi. Toktamış Ateş’in yaşı, döneme uygun olmakla birlikte, daha başından akademik hayata dahil olduğundan, kendisi gibi akademisyen olsa da, gençlik hareketiyle ilişkisini aktif bir şekilde sürdüren Doğu Perinçek’ten farklı olarak, “fırtınalı yıllarda” bir rolü olmamıştır. Kazım Kolcuoğlu, o yıllarda, o zamanki DÖB’lü gençlerin barındığı TMGT’nin Başkanlığını yapmış olmakla birlikte, daha çok, CHP’li, üst düzey, bürokrat gençlik yöneticileri kastı kategorisinde görülmelidir. O yıllarda tamamen aşağıdan gelişen gençlik hareketlerinde doğrudan bir rolü olmamış, yalnızca, bu gençlik hareketine şemsiyelik yapan bürokratik derneklerden birinin yöneticisi olarak kalmıştır. Kazmir Pamir de bu tür öğrenci cemiyetlerinin yöneticilerinden biri olsa gerektir, adını bile ilk kez bu kitapla öğrenmiş oldum. Muharrem Kılıç ve Osman Saffet Arolat ise, genel anlamda gençlik hareketi içinde yer ve görev almış olmakla birlikte, mücadelenin yükseldiği yıllarda TİP saflarında kaldıklarından, o yılların aşağıdan gelişen gençlik hareketinde öncü bir rol oynayamamışlardır.

Kitaptaki söyleşilerde üzerinde duracağım tek nokta da, yine gençlik öncülerine ilişkin olacaktır. Doğu Perinçek, Turhan Feyizoğlu’nun, “Gençlik önderinin tanımını yapar mısınız? Ve bu tanımınıza uygun, döneminizdeki gençlik önderlerinin isimlerini söyler misiniz?” sorusuna cevap verirken, “önder”i “lider”e çevirip, şöyle diyor:
“Sosyalistler arasında İstanbul’dan ilk akla gelenlerden DÖB Başkanı Deniz var. Deniz, gerçek anlamda tam bir gençlik lideriydi. İTÜ’den Hasan Yalçın, Harun Karadeniz, İstanbul Üniversitesi TIP’tan Ömer Güven. Ankara DTCF’den Gün Zileli, SBF’den Yusuf Küpeli, Oral Çalışlar, Cengiz Çandar. Mahir Çayan, pek gençlik hareketi içinde yer almadı. Ona bir gençlik önderi denemez. ODTÜ’den Sinan Cemgil, Ertuğrul Kürkçü, Gazi Eğitim’den Mehmet Demir, Ankara Üniversitesi TIP’tan Ruhi Koç. Özetle, ilk akla gelen gençlik önderleri bunlardır.” (s.12)

Gerçi Perinçek, “ilk akla gelenler” diye bir ihtiraz kaydı koyuyor ama, sayılan isimler fazlasıyla eksiktir. Oysa, Deniz Gezmiş’in hemen yanıbaşında yer alan bir Mustafa Gürkan’ı unutmak mümkün müdür? Örneğin, bir Atilla Sarp’ı, Cihan Alptekin’i, Aktan İnce’yi, M.Kemal Çamkıran’ı, Atilla Keskin’i, Münir Ramazan Aktolga’yı, Ulaş Bardakçı’yı, Haşmet Atahan’ı, Bekir Harputlu’yu, Taylan Özgür’ü, Mehdi Beşpınar’ı, Hüseyin Cevahir’i, Yusuf Aslan’ı, Hüseyin İnan’ı, Hüseyin Onur’u, Celal Doğan’ı, Oktay Etiman’ı, Sarp Kuray’ı, Kayhan Edip Sakarya’yı, Sinan Kazım Özüdoğru’yu, Elif Gönül Tolon’u, Tuncer Sümer’i, Zülküf Şahin’i, Yavuz Yıldırımtürk’ü, Mustafa Lütfü Kıyıcı’yı, Demir Küçükaydın’ı, Necmi Demir’i, Nahit Töre’yi, Mustafa Zülkadiroğlu’nu, İbrahim Kaypakkaya’yı, Fahri Aral’ı, İrfan Uçar’ı, Ergun Aydınoğlu’nu, Mehmet Çavuş’u, Atıl Ant’ı, Mustafa Kuseyri’yi, Ömer Özerturgut’u unutmak mümkün müdür? (Ya Anadolu’nun başka kentlerinde, taşrada mücadele eden çok sayıda gençlik öncüsünü?) İkincisi ve en önemlisi ise, Doğu Perinçek’in, Mahir Çayan’ı, kendi deyimiyle “gençlik lideri” saymamasıdır. Ona göre, Mahir Çayan “pek gençlik hareketi içinde yer” almamış. Politik amaçlarla tarihi çarpıtma çabasının tipik bir örneği. Şimdi, “lider sayılmaz” diyorlar, yarın fırsatını bulduklarında, “öyle biri hiç yaşamamıştı” ya da “dönek”ti diyeceklerinden emin olabiliriz. Tabii ben burada, Mahir Çayan’ın gençlik öncüsü olduğunu ispatlama çabasına girecek falan değilim. Bazı şeyler vardır ki, ispatlanmaları için çaba göstermeye bile gerek duyulmaz.

Birikim, sayı:177, Ocak 2004

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI