Mağlupların Tarihinden: İzmir Suikastı Yargılamaları*

Mağlupların Tarihinden

İzmir Suikastı Yargılamaları*

1950’li yılların başlarında küçük bir çocuktum. Uzaktan aile dostumuz olan bir aile vardı. Pek seyrek görüşürdü annemle babam onlarla. Bu ailenin “Atatürk’e düşman” olduğunu söylerlerdi, biraz çekinerek, biraz da saygıyla. Bu saygıya yol açan sanırım, bu ailenin büyük amcalarının, İzmir suikastına katıldığı gerekçesiyle İstiklal mahkemesinde yargılanıp asılmasıydı. Öyle ya, aile büyükleri, Atatürk devrinde asılmıştı. Öyleyse, bu düşmanlıkta o kadar da şaşılacak bir şey yoktu. O küçük yaşta İzmir suikastının ne olduğunu bilmeme olanak yoktu elbette. Ama ben de üzülürdüm onlar adına. Sonra günün birinde, elime İzmir Suikastının İçyüzü adlı Kandemir imzalı bir kitap geçti. Kitabı merakla karıştırdım. İçinde, İstiklal Mahkemesi tarafından asılan kişilerin resimleri vardı. Darağacında asılmış insanlar, boyunlarını bükmüş öylece sabit bir noktaya bakıyorlardı. Büyük bir acı duymuş, içlerinde, aile dostlarımızın yakını olan adamı seçmek için tahminlerde bulunmuştum.

1955 yılında Ekicigil Yayınları tarafından basılan bu iki ciltlik küçük boyutlu kitabın aynısına geçenlerde ikinci el bir dükkanda rastlayınca, tereddütsüz aldım. Eski anılar yeniden canlandı kafamda. Londra’ya döner dönmez, ilk okuduğum kitaplar bunlar oldu. Yazar Kandemir, yargılamalarda büyük haksızlıklar yapıldığını yazıyor, savcının iddialarına, İstiklal Mahkemelerinin sorgulamalarına, sanıkların savunmalarına, mahkemenin kararlarına ve nihayet, idamların nasıl yapıldığına, sehpaya giden maznunların son sözlerine yer veriyordu. Öldürülenlerin çoğu, bir zamanların iktidar partisi İttihat Terakki’yle ilişkiliydi. Bir kısmı Terakkiperver Fırkası’nın üyesiydi. 1926 yılının Temmuz ve Ağustos aylarında gerçekleştirilen ve yıldırım hızıyla sonuçlandırılan yargılamalar, iki aşamalıydı. Birinci aşama yargılamalar İzmir’de yapılıyor ve suikasta doğrudan katıldıkları iddia edilen sanıklar hızla sehpaya yollanıyordu. İkinci aşamadaki dava ise İttihat ve Terakki’nin önde gelen önderlerinin suikastla bağlantılı olduğunu kanıtlamak amacıyla sahneye konuyor ve dört İttihatçı önder, Kandemir’in deyişiyle “nahak yere” idam ediliyordu.

Türkiye’nin Show Triali

Bütün ikitidar klikleri, iktidarlarını tehlikede gördükleri ya da sağlamlaştırmak istedikleri zaman, en açık örneği Moskova duruşmaları olan “show trial”lere başvururlar ve iktidarlarını tehdit ettiğine inandıkları güçleri acımasızca tasfiye ederler. Türkiye’nin “show trial”inin de İzmir Suikastı yargılamaları olduğu söylenebilir. Bütün unsurlar tamamdır. İtiraflar vardır, tanıklar vardır, seyirciler vardır, basın kolları sıvamıştır. Cellatlar kararlarını önceden hazırlamışlardır. Yargılama sadece bir mizansendir. Ancak Türkiye’deki “show trial”in Moskova’dakinden bazı önemli farkları da söz konusudur. Stalin’in sorgucuları, savcıları ve yargıçları, bütün “delilleri” inceden inceye hazırlamış, sanıkları çeşitli baskı ve işkence yöntemleriyle “itiraf” ettirmiş, dolayısıyla hiçbir “hukuki” açık bırakmamışlardır. Yargıçlar da, bu `”itiraf” ve “delil”ler karşısında “çaresiz” kalemlerini kırıvermişlerdir. Ne var ki, İstiklal Mahkemesi’nin acelesi vardır. Stalin’in sorgucularının sabrına sahip değildir. Doğrusu, başkalarını inandırmak gibi bir dertleri de pek yoktur. Bu yüzden yargılamaları pek alelusul, kararları tamamen delilden yoksundur, buna da aldırış etmemektedirler zaten. Nitekim, mahkeme başkanı Ali Çetinkaya tavırlarını şu şekilde gayet net açıklamıştır:
” – Cavit bey, şunu iyi bilin ki; İstiklal Mahkemesi şahsi kanaatine göre hüküm verir! Sizin bu ifadeleriniz bizi ikna etmemiştir.”

Yani bunun Türkçesi şudur: Mahkemenin delillerle, hukuki gerekçelerle uğraşmak gibi bir derdi yoktur. Önemli olan, sanıkların suçsuz olduklarını kanıtlamaları ve Mahkeme heyetinin kanaatini değiştirmeleridir. Bu yaklaşımın ne hukukla, ne de adaletle bir ilişkisi olmadığı açıktır. Bu hukuksuzluk ve adaletsizlik geleneği, 1960, 1971 ve 1980 yargılama ve kararlarında da kendini göstermiştir ve günümüzde de varlığını sürdürmektedir.

Nitekim, Kandemir’in kitabında okuduğumuz gibi, Savcı, delil ileri sürmek yerine “vicdani kanaatini” ortaya koyarak suçlamalarda bulunmaktadır. Savcının, “Dr. Nazım Beyin de, bu mesele ile alâkadar olup gizli heyette bulunduğuna kati kanaati” bulunmaktadır. Çünkü bu yargılama, hukuk değil, kanaat yargılamasıdır. Mahkemenin kanaatini değiştiremediğiniz an hapı yutmuşsunuz demektir, bu da zaten imkansız gibi bir şeydir. İşte, insanları mesnetsiz ve delilsizce ipe yollayan “kanaat” cümlelerinden başka bazı örnekler:
“Ardahan mebusu Hilmi Bey de gece gündüz Abdülkadir ve Kara Kemal ile pek sıkı bir münasebete girişmiş olması ve kendisinin ötedenberi gayet menfi ruh taşıması hesabiyle, bu cereyandan uzak kalamayacağı muhakkaktır (abç.).” (2. cilt, s.94)
“Nail Bey, iptidadan beri gizli siyasi faaliyetlerden bir an fariğ olmamıştır. Onun da bu gizli heyetle alâkadar olduğunu vicdanen kabul etmekteyim (abç.).” ( 2. cilt, s.94)
“…daha geniş ve şamil siyasi faaliyetlerde de bulundukları hissedilmiş olduğundan… (abç).” (Agy)
“Kara Kemal Beyin Ziya Hurşit ve Hafız Mehmet beylerle gayet gizli meseleler üzerinde müzakerelerde bulunduklarının anlaşılması ve bu müzakerelerin doğrudan doğruya suikast meselesi olduğu muhakkak ve bedihidir (abç.).” (Agy)

“Kurt Kapanı”

Kemal Tahir’in , İzmir suikastının baş sanıklarından Kara Kemal’in bir evde kıstırılıp öldürülmesini anlatan Kurt Kanunu romanını okumuştum yıllar önce. Güzel bir romandı. Kara Kemal’in kapana kıstırılışını soluk soluğa izliyordunuz romanda ve kendinizi onun yanında hissediyordunuz.

Güzel ifade etmiş Kemal Tahir: Kurt kanunu. Bu “kanun” yere düşen mağlubun diğer kurtlar tarafından parçalanmasıdır. Bir diğer “kanun” ise galiplerin size tanıdığı yasallığa güvenilemeyeceğidir. İktidarların verdiği icazet bir süre sonra sizi yakalayan bir kurt kapanına dönüşebilir. Bu, anarşist Mahno başta olmak üzere Sovyetler Birliği’ndeki muhaliflerin başına defalarca gelmiştir. Önceleri suç olmayan şeyler, sonra büyük bir suçmuş gibi maznunların idam gömleği olarak giydirilmiştir.

Aynı örneği İzmir suikastı davalarında da görüyoruz. Savaşın bitiminden sonra İttihatçı Kara Kemal, İzmit’te Mustafa Kemal ile görüşür, “vatana hizmet etmek istediklerini” bildirir. Mustafa Kemal de ona diğer İttihatçıların fikirlerinin ne olduğunu sorar, bunun üzerine Kara Kemal ona, “ben ancak kendi fikrimi söyleyebilirim, ama emrederseniz toplanıp fikirlerimizi belirleyelim ve size takdim edelim Paşam” der. Bizzat Mustafa Kemal’den icazet alarak Cavit beyin evinde bir araya gelen İttihatçılar işte Ankara’daki ikinci duruşmada bu toplantı yüzünden sorgulanırlar İstiklal Mahkemesi tarafından ve Dr. Nazım, Cavit Bey, Nail ve Hilmi beyler, sırf bu toplantıya katıldıkları için ipe gönderilirler. Kurt kanunu bir kere daha hükmünü yürütmüştür.

Kalmak mı zor, gitmek mi zor

Galipler küstahtır, mağlupları aşağılamak için hiçbir fırsatı kaçırmazlar. Bir zamanlar önlerinde el pençe durdukları bir zamanların galiplerinin karşısında küstahlaştıkça küstahlaşırlar ve onlara “anlat bakalım” diye seslenirler yüksek kürsülerinden. Üstelik siz bir kere mağlupsunuzdur artık, yaptığınız her şey suç hanesine yazılacaktır. İşte İstiklal mahkemesi bunun bol bol örneklerini vermiştir. Yargıladığı eski İttihatçıları, hem ülkeyi terk etmekle, hem de ülkeye girmeye çalışmakla suçlamıştır, hem de aynı anda. İşte sorgulamalardan örnekler:

İstiklal Mahkemesi başkanı Ali Çetinkaya Cavit Beye soruyor:

“-Nereye gittiniz?
– İsviçre’ye ve hep orada kaldım…
– Cavit bey!… Memlekette milli mücadele başlamış ve herkes vatani vazifesini ifa ile mükellef bulunurken siz nasıl olur da firar eder gidersiniz?… Her tabakadan insanlar vazifelerini yapmak için Anadoluya geçmiyorlar mıydı? Siz de herkez gibi geçemez miydiniz?” (2. cilt, s.30-31)”

İstiklal Mahkemesi başkanı Dr. Nazım’ı sorguluyor:

“Dr. Nazım- … Bundan bir müddet sonra hariçte layıkı veçhile faydalı olamıyacağımı anlıyarak memlekete dönmeme müsaade etmeleri için Gazi Paşa’ya müracaat ettim.
Mahkeme Başkanı – Ne yapacaktınız memlekette?.. Niçin buraya gelmek istiyordunuz?
– Hizmet etmek için…
– Memleket buhran içinde çalkalanıyordu ve sizin yüzünüzden… Memleketi iflasa, harabiye sürüklediniz… Gelip daha ne yapacaksınız?” (2. cilt, s.57)

Daha biraz önce Cavit Beye “niye gittiniz” diye çıkışan aynı hakim değil miydi?

Galiple mağlubun arkadaşlığı

İktidar kavgasında arkadaşlık, dostluk diye bir şey olamaz. Ayaklar altında kalanlar, eski arkadaşlarından aman dileseler de hiçbir yanıt alamazlar. Cellatlar bu başvuruların yanıtsız kalacağından o kadar emindirler ki, şefaat dileyenlerin başvurularını sahibine yollamaya bile gerek görmezler.

“Arif metanetini muhafaza etmeye çalışarak… kararı dinlerken, ellerinin bağlanışı anında, birdenbire bağırmaya başlıyor:
– Ben gazinin yirmi senelik arkadaşıyım. O beni affeder. Verin şuradan bir kağıt kalem; kendisine bir mektup yazacağım…
Kağıt kalem veriyorlar, telaşla, şu mektubu yazıyor:
‘Yirmi yıllık arkadaşınızım. Birçok meydan muharebelerinde size fedakârane hizmet ettim. Ölüme yaklaştığım şu dakikalarda beni affedeceğinizden eminim.’
– Bu mektubu hemen kendisine ulaştırın.
– Peki, şimdi… Diyorlar…

Tam sehpanın altına gelince birdenbire durdu:
– Hani Paşadan cevap yok mu? Verir mutlaka verir… beş dakika bekliyelim… diyordu. Tabii beklenemezdi…”

Zulümle yapılan bina…

Tarihin mağluplarından İzmir suikastı sanıklarının öyküsü burada bitiyor. Gerçi idam sehpalarının altında, soğuk geceyarılarının ölümcül ürperticiliğinde son bulmaktadır bu öykü ama, idam edilenlerden Hafız Mehmet’in boynunu ipe uzatırken söylediği şu sözler, aslında hiçbir şeyin sona ermediğini net bir şekilde ortaya koymuyor mu:

“- Zulüm ile yapılan bina payidar olmaz.”

İmlasız, sayı:3, Eylül-Ekim 2003

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI