Bataklık

Reha Çamuroğlu’nun Son Yeniçeri adlı romanı (Doğan Kitap, Kasım 2000), bir tarihi roman olduğu ölçüde, bugüne ilişkin derslerle dolu. Önceleri, ayana karşı merkezi devlet gücünü korumak üzere kurulan Yeniçeri Ocağı, giderek merkezi Osmanlı devletiyle çatışma içine girer. Yeniçeriler, Bektaşi tarikatına bağlıdır. İnançlarının batıniliğine paralel olarak, kendilerine özgü bir özerklikleri de vardır. Bu özerklik onları, giderek halkla merkezi devlet arasındaki çatışmalarda hakem rolü oynamaya, zaman zaman halktan yana ağırlık koymaya sevkeder. Bu durum, gelişen  dünya kapitalizmine ayak uydurma zorunluluğunu hisseden merkezi devleti, kendisine tamamen bağımlı modern bir ordu kurmaya yöneltir. Bugünkü profesyonel ordunun temeli böylece atılmış olur. ‘Eski “kapıkulları” artık baş belası olarak görülmektedir. Yeniçeriler, merkezi devletin kendilerine karşı tavrını görmekte gecikmez ve inanç düzleminde zaten çatıştığı Osmanlıya karşı gittikçe daha uzak bir tavır alır. Sonunda kaçınılmaz son gelir: isyan ve çatışma. Yeniçeriler, Reha Çamuroğlu’nun romanında anlattığı gibi, tüm güçleriyle savaşır ve yenilirler. Özerkliklerinin de, kendilerinin de sonu gelmiştir. Yeniçeriler, kendi özel ritüelleri ve hiyerarşileri olan, merkezi devletin soğuk uzaklığına kıyasla halkla daha yakın bağlara sahip bir güçtür. Aynı zamanda, tüm özel inançlara sahip silahlı gruplar gibi oldukça kıyıcılardır. Ama bu kıyıcılık, modern ordunun topları karşısında çaresiz kalır.

Rus devriminin önemli figürlerinden Mahno’nun anarşist köylü çeteleriyle (Bkz: Peter Arşinov,  Mahnovşçina, çev. T. Başaran, Cemal Atila, Kaos Yayınları, Mayıs 1998) yeniçeriler arasında bazı -tarihi ve sınıfsal temel benzemezlikleri şimdilik bir yana bırakırsak- ortak noktalar görmek mümkündür. Mahno da, bir dönem için Beyaz orduların saldırılarına karşı, Bolşeviklerin elindeki merkezi devletin  savunulmasına koşmuştur. Ama bunu yaparken kendi bağımsızlık ve özerkliğini korumaya büyük önem vermiş, merkezi devlet güçlerine hiçbir zaman güvenmemiştir. Mahno’nun köylü çetelerinin de, o günkü “devrimci” hükümete batıni gelen anarşist ve merkezkaç inançları vardı. Onlar da, yeniçeriler gibi sert ve kıyıcıydı. Ama onların bu kıyıcılığı da, Bolşevik devletin silahları ve kurnazca manevraları sonucunda yenilgiden kurtulamadı.

Buradan hemen Rus devriminin ünlü Kronstadt bahriyelerine (Bkz: Ida Mett, Kronstadt 1921, çev. Ümit Altuğ,  R. Macit, Kaos Yayınları; Emma  Goldman, Hayatımı Yaşarken-II, çev. Emine Özkaya, Kaos-Metis ortak yayını; Paul Avrich, Kronstadt 1921, bu kitabın benim tarafımdan yapılmış bir çevirisi bulunmakla birlikte basılmış değildir) geçebiliriz. Kronstadt bahriyelileri, Troçki’nin deyişiyle “devrimin şerefi”ydiler ve aynı zamanda kılıcı. Lenin en zor görevlere onları çağırdı. Kurucu Meclisi onlara dağıttırdı, ilk tutuklamaları onlara yaptırdı, İç Savaşın en zorlu cephelerine onları gönderdi. Onlar, bu görevlere, devrim aşkına, hiç itiraz etmeden koştular, ama safdillik edip özerk yapılarını ve özyönetimlerini Bolşeviklere teslim etmediler. Onların merkezi yapılara içgüdüsel bir güvensizlikleri vardı. Nitekim, Bolşeviklerin de aynı Çarlık idaresi gibi merkeziyetçi önlemler uygulamaya başladığını gördükleri an tavırlarını açıkça ortaya koydular. Devrime evetti ama devlet zorbalığına hayır. Onların da Petrograt işçi  sınıfıyla yakın bağları vardı, işçilerle Bolşevik devlet arasında çıkan çatışmalarda önce arabulucu olmaya çalıştılar, ama savaş komünizminin bıçağı emekçilerin kemiğine dayanmıştı artık. Petrograt işçilerinin 1921’deki ayaklanmasına destek oldular ve o anda Bolşevikler bu özerk devrimci gücü artık ortadan kaldırmanın zamanının geldiğine karar verdiler. Kendi merkezi ordularını oluşturmuşlardı artık, eski çarlık subaylarını da istihdam etmişlerdi, Kronstadt bahriyelilerinin kahramanlığına gereksinimleri kalmamıştı. Kronstadt savaştı ve yenildi, aynı yeniçeriler gibi ve Kronstadt “ocağı” Bolşevikler tarafından ortadan kaldırıldı. Kronstadt’lılar da  yeniçeriler gibi savaşçı ve kıyıcıydılar. Onların kıyıcılığı da, şiddetlerinin yasallıkla kamufle edilmemesinden geliyordu. Modern devletler kıyıcılıklarını daima yasallığın arkasına gizlerler.

Çerkes Ethem de bir başka örnek değil midir? O da en zor dönemlerinde Ankara’nın kılıcı olmamış mıdır, yerel  isyanları bastırır ve Batıda ilk cepheyi açarken. Ne var ki, böylesi yerel gerilla çeteleri her zaman merkezi hükümetlerin ortalığı temizlemesine hizmet etmiş, sonra da merkezi devletler tarafından ortadan kaldırılmışlardır. Aynı şey Çerkes Ethem’in de başına geldi. O da sert ve kıyıcıydı benzerleri gibi. Ama merkezi devletin yasal kıyıcılığı çok daha yok  ediciydi.

İspanya ve Yunanistan örneklerine de değinmeliyim yeri gelmişken. Franko’nun ayaklanmasının yayılmasını önleyenen önemli güçlerden biri anarşist milis ve PAUM milisiydi. Cumhuriyetçiler, bu yüzden onları Franko’dan daha büyük tehdit gördüler kendileri için. Ve Franko’yla savaşa harcadıkları eforun çok daha büyüğünü onları bastırmaya harcadılar. Bu operasyonlarda en büyük yardımcıları ise Stalinistlerdi.

Yunan  İç Savaşında da benzeri oldu. Yunanlı komünist gerillalar (Bkz: Dominique Eudes, Kapetanyos, çev. Yavuz Alogan, Belge Yayınları, 1987), Stalin’in yönergeleriyle merkezi devlete katılmaya karar veren Yunanlı komünistler tarafından ortadan kaldırıldı.

Bütün bu örneklerle bugün yaşananlar arasında da bazı benzerlikler kurulamaz mı? Irak ordusu, dünya devleti ABD’nin hizmetinde yerel güçleri ezdiği sürece ondan destek gördü. Irak’taki halklara karşı ise en büyük kıyıcılığı gösterdi. Ne zaman ki, dünya merkezi devletinin çıkarlarına karşı çıktı ve kendi özerkliğini savundu, o zaman ABD tarafından ezilmesi gerekti. Son Irak  seferinin nedenlerinden biri de budur. Dünyanın diğer merkezi-yerel devletleri ise bundan gereken dersi çıkardılar elbette. Eğer ayakta kalmak istiyorlarsa dünya devleti ABD’ye ya da dünya  devletler ittifakına  sadık kalmalı, özerklik iddiasında bulunmamalıydılar. Dünyanın merkezi güçleri bütün yerel güçlere olduğu gibi, özerklik iddiasındaki silahlı güçlere de iyi gözle bakmamaktadır. Bu yerel silahlı güçler onların bölgesel plandaki çıkarlarının bekçiliğini yapmalıdırlar, başka bir işlevleri olamaz.

Yerel güçler tarih boyunca hep yenildi. Modernist merkezi güçler hep kazandı. Belki de yerel güçlerin kazanması ihtimali hiç yok. Üstelik kazanıp da ne olacak, o zaman  kendileri merkezi bir güç haline gelecekler. Evet ama, biz hiç kazanmasak da ya da kazanmak  istemesek de, insanlığın en büyük düşmanı olan merkezi devletleri bataklığa gömmek istemez miyiz? Hem de nasıl isteriz. Ama şiddet ya da karşı-kıyıcılığı esas almanın hüsranla sonuçlandığını defalarca yaşadık.  Esas yapılması gereken, devin ayaklarının -bunu “yerel ayakları”nın diye de okuyabilirsiniz,  yani onlar sanıldığı gibi korunması gereken müttefikler değil, leviathanın tutunma aygıtlarıdır- bir daha çıkmamacasına gömülebilmesi için bataklığın o ılık yumuşaklığını bir güzel hazırlamaktır. Bataklık biziz. Yenilenler!

Gün Zileli,

İmlasız, sayı:2, Temmuz-Ağustos 2003

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI