Anarşizmin Yükselişi

İNGİLTERE’DE, DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE
ANARŞİZMİN YÜKSELİŞİ ÜZERİNE

1960’larda taze bir devrimci rüzgar esmişti. Biz o zamanın gençleri bu rüzgarla ayağa kalkmıştık. 1960’lara gelindiğinde Marxizm, aslında Avrupa’daki saygınlığını çoktan yitirmişti. Ama Asya, Afrika ve Latin Amerika’dan esen devrimci rüzgar bu akımın yelkenlerini yeniden şişirdi. Bu anlamda, Marxistlerin iddia ettikleri gibi devrime hayat veren Marxizm değil, Marxizme son yaşam kıvılcımını aşılayan devrim olmuştur. Ancak ne yazık ki, Marxizm, 1980’lerde devrim rüzgarının da durulmasıyla birlikte kendi ölümcül dertleriyle mezara gitmekten kurtulamamış, üstüne üstlük kendisi giderken devrimi de aynı yere çekmeye çalışmıştır.

Ancak bugün 1960’lardakine benzer yeni bir devrimci baharın kokusunu almaya başlıyoruz yavaş yavaş. Bu rüzgar belki henüz toplumsal sahnede varlığını net bir şekilde ortaya koymuş değildir. Ama uzaktan uğultusunu duyuyoruz ve kışın sonuna doğru baharın o bilindik, tatlı kokusunu alıyoruz. Mücadele, gündeme anarşizmle birlikte geliyor. Ama bu kez, 1960’lardaki gibi belli fırtına merkezleri söz konusu değil. Anarşizmin karakterine uygun olarak, bu kez rüzgar, her yönden esiyor.

Önce İngiltere üzerinde duralım. Devrimin anarşizmle elele yükselişinin ilk işareti, Trafalgar Meydanındaki Poll Tax olaylarıydı. Beş yıl önce, üçyüzbin kişinin katıldığı bu gösteride, evsizler ve işsizler kitlesi polise karşı büyük bir dirençle savaştılar. Bundan sonra kurulan Poll Tax’a direnme yerel komitelerinde anarşistlerin güçlendiği görüldü. Geçtiğimiz iki ay içinde, “suçlulara” karşı getirilen ve polise olağanüstü yetkiler tanıyan yasa tasarısına karşı (Criminal Justice Bill) iki gösteride de 50 bin insan sokaklara döküldü. Bu kitlenin büyük çoğunluğunu evsizler ve işsizler oluşturuyordu, çünkü bu yasadan en fazla etkilenen toplumsal kesim buydu. İki gösteride de anarşistlerin bu kitle içinde rakipsiz olduğu net bir şekilde görüldü. Özellikle son yürüyüşte, göstericiler Riot (İsyan) polisine karşı şiddetli bir şekilde direndiler. İngiliz basını ve televizyonu olayları anarşistlerin çıkarttığını söyledi. Polis anarşistleri suçladı. Şurası açık bir gerçektir ki, işsizler-evsizler kitlesi, İngiliz toplumsal sahnesine, dışardan bakıldığı zaman farkedilemeyen, kendine özgü bir haberleşme şebekesi (network) ile çıkan yeni bir toplumsal güçtür. Bu kitle, pazar günleri gardeningle vakit geçiren işçi sınıfının ana gövdesi gibi, sistemin içine alınamamıştır, kaybedecek hiçbir şeyi olmadığı için herşeyi göze alma yeteneğine sahiptir ve daha da ilginci, anarşistler bu kitlenin içinde gelişerek, İngiltere tarihinde ilk kez, bir toplumsal direniş ve muhalefet hareketi olarak sahneye çıkmaktadırlar.

Dünyanın her yerinde olduğu gibi, Marxizmin çöküşüne paralel olarak, İngiltere’deki Marxist hareketler de, kısmen liberalizme, piyasacılığa, reformizme ve sosyal-demokrasiye dönüşmüşlerdir. Henüz dönüşmeyen kesimler de, “labour’u destekle” diyerek sosyal-demokrasinin kuyruğuna takılmışlardır. Bu Marxist partiler (örneğin SWP) öğretmenler, meslek adayı gençler ve ayrıcalıklı işçiler içinde gelişmeye çalışarak tam bir orta sınıf hareketi görüntüsü vermektedirler. Sözünü ettiğimiz kitle içinde hiçbir güçleri yoktur. Zaten bunlar sert çatışmalardan vebadan kaçar gibi kaçmaktadırlar. İngiltere’de ve Avrupa’da yeni bir devrimci toplumsal kesim ortaya çıkmıştır ya da bu kesim bugün sistemin sıkıştırmaları karşısında giderek daha fazla politize olmaktadır. Bunlar: Evsizler-işsizler-alt kesim işçiler-göçmenler-travellers denilen çingene ve gezginciler kitlesidir. Bu kitlenin önemli bir kısmı, kapitalizmin dayatmalarını kabul etmeyerek farklı bir yaşam biçimini bilinçli olarak seçmiştir. Hatta bunların bir kısmı orta sınıf yaşam tarzını reddeden burjuva sınıfından insanlardır. Çünkü Batı’da artık insanlar şununla net bir şekilde yüzyüze geliyorlar: Sisteme elini veren kolunu kaptırmaktadır. Salt klasik ekonomik sınıf tahlilleriyle bu sorun aydınlığa kavuşturulamaz. Elbette yukardan beri söylediklerimiz Avrupa ve ABD açısından sözkonusudur. Yoksa Türkiye’de ve benzeri ülkelerde durum çok daha farklıdır. En önemli fark da çalışan kitlelerin önemli kısmının Türkiye’de sisteme entegrasyonunun henüz sağlanamamış olmasıdır.

İngiltere’deki Türkiye’li ve Kürdistan’lı göçmen kitlesi ne yazık ki, bilinen nedenlerle İngiliz toplumundan izole durumdadır ve getto yaşamı içindedir. Bu nedenle, bu kitle ile sözünü ettiğimiz toplumsal hareket arasındaki bağlar son derece zayıftır. Öte yandan, göçmen kitlesi içinde örgütlenen Türkiye’li ve Kürdistan’lı Marxist örgütler de bu kitleyi, İngiliz toplumunda sürmekte olan mücadelelere sevketmek için hiçbir şey yapmamakta, tam tersine kitlenin içe kapanık halini körüklemektedirler. 1 Mayıs’larda Kuzey Londra sokaklarında kızıl bayraklarla, orak çekiçlerle yürüyüp İngilizlerin kalbine korku salan ve kendi aralarında biz daha kalabalığız rekabetini sürdüren bu örgütler, eğer kendi örgütleriyle ilgili özel bir durum söz konusu değilse, İngiliz polisinin karşısında kuzu kesilmekte, çatışmalı yürüyüşlerin uzağından bile geçmemekte, militanlarının, polisin eline düşüp deport edilmesi halinde kendi gelirlerinin de azalacağını ya da örgüt olarak aldıkları grandlara gölge düşeceğini düşünerek son derece uysal ve düzen içi konumlara geçebilmektedirler.

Türkiye’ye gelince… anarşizm ülkemizde de yükseliyor. Taze ve dinç bir hareket olarak insanların gündemlerine geliyor. Artık YÖK profesörleri bile, anarşist gönüldaşlar kılığına girip anarşistlere ders vermek, onları düzen içi bir aksesuar haline getirip uysallaştırmak için kolları sıvamış bulunuyorlar (Bakınız: Bilim ve Ütopya dergisinde Prof. Ahmet İnam’ın “Anarşistler Hödük müdür?” adlı yazısı.)

Türkiye toprağı devrimci gelişme ve anarşizm için son derece elverişlidir. Batı’dan farklı olarak, sisteme entegre olmayan kesimler çok daha kalabalık ve çeşitlidir. Kitleler, çaresizlik içinde sistem dışı bir alternatif sandıkları dinci akımlara, Refah’a bu yüzden sarılmaktadırlar. Hakim sınıflar büyük bir yönetim krizi içindedirler. Düzenin sosyal-demokratik rezervleri hızla erimiştir ve Refah’ın da sistem içi bir güç olduğu farkedildiği an yönetim krizi son sınırına varacaktır. Güney Doğu’da halen amansız bir savaş sürmektedir. Legal hakların düzen içi tuzaklar olduğunun gün gibi ortada olduğu, sokak infazlarının fütursuzca sürdürüldüğü bir ülkede legal haklar oyununa katılmanın ihanetten başka bir şey olmadığının tartışma götürmez olduğu koşullarda, Güneydoğu’da savaşan Kürt halkıyla ittifak halinde Türkiye devletine karşı yeni bir savaş cephesi açmak dururken, Türkiye solunun tutup seçim oyunlarına katılması, kokteyllerde liderlerinin burjuva politikacılarıyla kadeh tokuşturmasını siyasi başarı olarak görmesi, birbiri ardına sosyalist-reformist partiler kurması ve sonuç olarak sistem içi danışıklı bir muhalefet haline dönüşmesi, zaten dünya çapında saygınlığını ve devrimci alternatif olma özelliğini yitirmiş bir akımın parçası olan Türkiye solunu iyice çürütmüştür. Türkiye solu, Kürt sorununda da iflas etmiştir. Bugün devrimde ve mücadelede ısrar eden bütün militanlar hiyerarşik düzen içi örgütlerini ve yaşamlarını terkedip kendi aralarında devrimci otonomlar oluşturmalı ve tek çıkış olan silahlı mücadeleye hazırlanmalıdırlar.

Evet, tek çıkış yolu silahlı mücadeledir. Sistem çürümüştür. Demokratik haklar mücadelesi bir oyalamacadır. Türkiye devletinin kendi yasaları açısından bile hiçbir sınırı yoktur. Türkiye Cumhuriyeti hiçbir zaman kendi sınırları içinde yaşayan halklara saygı göstermemiştir.Bu devlet, halka karşı kirli savaş halinde olan bir devlettir ve tez elden, devrimci silahlı mücadele yoluyla yıkılmalıdır. Ayrıca güçlenen dinci ve faşist hareket karşısında ciddi bir direniş gösterebilmenin yolu da budur. Bu yüzden diyoruz ki, başta anarşistler olmak üzere, bütün Türkiye’li ve Kürdistan’lı devrimcilerin yeri dağlardır, acilen Kürt cephesiyle ittifak halinde yeni bir savaş cephesi açmak bugünün görevidir. Buradaki kollektifimiz, Türkiye’de böyle bir cephe açıldığı zaman duraksamaksızın Türkiye dağlarındaki direnişte yerini alacaktır. Ancak inancımız o ki bu gerilla savaşı, eski gerilla savaşlarından farklı olarak, düşmanınkine benzer hiyerarşik bir yapıyla sürdürülmemeli, dayanışmaya ve gönüllü disipline dayanmalıdır. Bu savaş, yeni iktidarları başımıza bela etmek için değil, bütün iktidarlara son vermek perspektifiyle sürdürülmelidir. Felsefi olarak haklı olduklarına inandığımız ve anarşizmin vicdanı olarak gördüğümüz pasifist anarşist arkadaşlarımıza da bu mücadelede büyük görevler düşmektedir. Vicdani redçilik hareketini daha da yaymanın ötesinde ikircimsiz direnmenin kahramanca örneklerini vermek öncelikle onlara düşmektedir. Geçmişte anarşistlerin yaptığı gibi neden kendimizi demirlere kelepçeleyip polis bizi oradan koparıncaya kadar halka seslenmiyoruz? Pasifist bir mücadele, kanımızca silahlı bir mücadele vermekten bile daha büyük yürek ister. Artık bu örnekleri ortaya koymanın zamanıdır.

Anarşistleri de içine çekmesi olası, lafta özgürlükçülük liberal edebiyatı bir kenara bırakılmalıdır. Özgürlük ne burjuvazinin bize yedireceği bir mamadır, ne de biz bu tür mamalarla aldatılacak bebekleriz. Laf yok, eylem var.
ANARŞİST KİTAP GÜNLERİNDE
TÜRKİYE’Lİ ANARŞİSTLER

(Kahrolsun patronlar, kahrolsun işçiler ve kahrolsun ben)

Anarşizmin İngiltere’yi Sarsan On Günü adı altında düzenlenen etkinliklere biz de, İngiltere’de yaşayan Türkiye’li anarşistler kollektifi olarak, 5 Mayıs Liberter Grubu adıyla katıldık. Conway Hall’da yapılan Bookfair’de, bize ayrılan standda kendi broşürlerimizi ve ayrıca Türkiye’de yayınlanan Ateş Hırsızı, Amargi, Apolitika adlı anarşist dergileri sattık. Bu Bookfair’i tanıtan broşürde, Europe adlı bölümde şöyle yazıyor: “Activists from Spain, Portugal, Italy, Greece, Ireland, Norway, Holland, Austria, Belgium, Germany, Finland, Sweden, France, Turkey.” Biz, Türkiyeli anarşistler olarak Avrupalı olduğumuzu reddettiğimiz halde, onlar bizi Avrupa kesiminden söz ederken anmışlar. Şu işe bakın ki, Türk burjuvazisi yıllardır Avrupa’lı olmak için uğraştığı halde, kendi sınıf kardeşleri tarafından bu topluluğa kabul edilmezken, bizim sınıf kardeşlerimiz, bizim isteğimizin dışında Türkiye’yi Avrupa’ya almışlar. Çünkü bu toplulukta para ve güç değil, gönül ve dayanışma ilişkileri söz konusudur.

Bu Bookfair son derece canlı geçti. Tahmini olarak 5 bin kadar insan burayı ziyaret etti ve kitap, broşür, dergi satın aldı. Biz de elimizdeki aşağı yukarı tüm broşür ve dergileri sattık. Özellikle Avrupa’nın başka ülkelerinden anarşistlerin yakın ilgisi, bizlere 1960’ların o canlı devrimci havasını anımsattı. Alman, Fransız, İtalyan, İspanyol, Portekizli, Amerikalı, Iraklı, Kanadalı, Avusturyalı, İsveçli, İsviçreli anarşistler bizim masaya geliyorlar, Türkiyede de anarşist bir hareket olduğunu öğrenmekten doğan sevinçlerini ifade ediyorlar, broşürlerimizden beşer onar satın alıyorlardı. Özellikle Alman anarşistleri, Almanya’daki Dev-Sol’cu arkadaşlarına okutmak üzere Apolitika, Ateş Hırsızı ve Amargi’nin sayılarını ve bizim Anarchism in Turkey adlı İngilizce yazılmış broşürümüzü alıyorlardı. Yanımıza bir ara iki genç yaklaştı, tiplerinden, sıcak davranışlarından, bize özgü tarzda hemen el sıkışmalarından, bizim ülkenin gençleri sandık ve Türkçe bir şeyler söyledik. Gençler Türkçe yanıt veremediler ve kendilerinin İsrail’li anarşistler olduklarını söylediler. Doğrusu ilk kez böylesine bize benzeyen, böylesine canayakın İsrail’liler görüyorduk. Bu arada, bizim Türkiyeli sol örgütlerden iki solcu arkadaşın Conway Hall’ı teftiş eder bir havada dolaştıktan sonra bizim standın önünden, yan gözle bakarak ve bozguna uğramış bir havada, selam bile vermeden geçmeleri, çeşitli ülkelerden devrimcilerin sıcak tutumlarıyla büyük bir tezat oluşturuyordu. Sorunun ulus sorunu olmadığını bir kere daha görmüş olduk.
Saymadım ama, Bookfair’de, ellinin üzerinde anarşist grubun standı vardı. Ancak bu, bizim Marxist solun bölünmüşlüğünden şikayetçi olanlar için yanıltıcı olmamalıdır. Çünkü, bilindiği gibi, Marxist sol, birbirinin içinden bölüne bölüne ufalanmıştır. Bunun en büyük nedeni, iktidarı ele geçirmek için harekete geçen bu akımın kaçınılmaz olarak kendi içinde de iktidar ilişkileri yaratmasıdır. İktidar ilişkilerinin yaratıldığı yerde ise öncelikle kendi içinde iktidar kavgalarının ve sonuç olarak bölünmelerin çıkması şaşırtıcı değildir. Oysa anarşistlerde bölünme diye bir şey yoktur ya da en azından bu, son derece istisnai bir durumdur. Çünkü kendi içlerinde iktidar ilişkileri kurulmamıştır. İngiltere’deki bu ellinin üzerinde grubun her biri özel bir çalışma üzerine kurulduğu için ayrı grup görüntüsü ortaya çıkmaktadır. Bu gruplardan kimi kadın sorunu, kimi çevre sorunu, kimi hayvanların kurtuluşu sorunu, kimi salt işçilerin örgütlendirilmesi, hatta kimi daha da özel konularda, örneğin Mc Donald’a karşı kampanya amacıyla kurulmuşlardır. Bu yüzden de, Marxistlerin tersine, birbirlerinin gözünü oymak ya da bir araya gelmemek gibi bir tutum içinde değillerdir, birbirleriyle dayanışma içindedirler ve bir bütün olarak bakıldığı zaman aralarında kendiliğinden oluşmuş bir uyum ve kardeşlik sözkonusudur.

Anarşistlerin Marksistlerden en önemli farklarından biri de kendilerini alaya alma ve çatık kaşlılıktan uzak durmalarıdır. İroniden ve kahkahadan uzak bir anarşizm düşünülemez bile. Bunun küçük bir örneğini verelim. Anarşist Bookfair’in tanıtma ilanlarındaki sloganlardan biri de şuydu: “DAMN the bosses, DAMN the workers, and DAMN me.” (“Kahrolsun patronlar, kahrolsun işçiler ve kahrolsun ben.”)

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI