Marksist Sol ile Anarşizm

Marksist Sol ile Anarşizm
Arasındaki İlişki

I. Enternasyonal’den beri Marksistlerle Anarşistler arasındaki en büyük anlaşmazlık konusu, devlet sorunudur. Marksistler, sınıfsız toplumu kurabilmek için devlet aygıtının kullanılması gerektiğini ileri sürerken, Anarşistler, devletin herhangi bir kuruculukta kullanılamayacağı, bu aygıtın her zaman egemenlerin hizmetinde olacağı ya da yeni egemenleri yaratacağı, bu yüzden başından itibaren ortadan kaldırılması gerektiği tezinde ısrar etmişlerdir.

Rusya’da Bolşeviklerin iktidarı geldiği dönemde, Emma Goldman ve Alexander Berkman gibi önde gelen anarşistlerin de içinde bulunduğu bir kısım anarşist, bu temel teorik ayrılığı tamamen unutmamakla birlikte, birkaç yıl için de olsa, bir “devrim” coşkusuna kapılmış ve Bolşeviklerin devlet eliyle sosyalizmi kurma girişimlerine karşı hayırhah bir tutum takınmışlardır. Hatta Alexander Berkman, devrimin zor bir iş olduğunu ileri sürerek, bu noktada daha da iyimser bir tutum takınmış, ancak Kronstadt ayaklanmasının Bolşeviklerce zorla bastırılması üzerine, anarşistlerin Bolşeviklere açtıkları “kredi” sona ermiştir.

İspanya devriminde Marksistlerle Anarşistler, somut pratikte bir kere daha karşı karşıya geldiler. Aslında burada da temel tartışma, devlete bakıştaki farklılıktan kaynaklanıyordu. Marksistlerin devleti baştan ortadan kaldırmak diye bir perspektifi olmadığından, her zaman yaptıkları gibi bir takım aşamalar koymuşlardı. Onlara göre, o günün İspanya’sında sorun, devrim yaparak devleti ortadan kaldırıp özgür toplumu ilân etmek değil, Cumhuriyeti kurtarmaktı. Cumhuriyet ise, anti-faşist “halk cephesi” ile kurtarılabilirdi. Hatta bu cephenin kurulabilmesi için öncelikle devrimin durdurulması gerekiyordu. Örneğin “anti-faşist” toprak sahiplerinin ve işletme patronlarının, işçiler ve köylüler tarafından el konan mülk ve işletmeleri geri iade edilmeliydi. Böylece Stalinist-Marksistlerin ilk işi devrimi bastırmak, devrimi körükleyen anarşistleri ve POUM adlı devrimci Marksist partinin elemanlarını öldürmek ve hapse atmak oldu. Devrimin bastırılması, kitlelerin geri çekilmesine ve sonuçta faşist Franko güçlerinin zaferine hizmet etti.

Türkiye’de anarşizmin boy atması oldukça yenidir. Başlangıç tarihini, Kara’nın yayınlanmaya başladığı 1986 yılı olarak alabiliriz. Türkiye’de yeni yeni filizlenmeye başlayan anarşizmle Marksist sol arasındaki ilişkiler de oldukça sorunlu olmuştur. Marksist sol, aynı kendisi gibi devrim söylemini kullanan rakip bir akımın ortaya çıkışına biraz yadırgayarak, biraz da önemsemeden bakmıştır. Zorunlu kalmadıkça anarşizmle tartışmaya girmemeyi yeğlemiştir. Zorunlu kaldığı noktalarda ise, anarşizmin “bireyci” olduğu, dolayısıyla kolektif bir mücadeleyi, daha doğrusu örgütlenmeyi reddettiği türünden savlar ileri sürmüştür. Anarşizm örgütlenmeyi reddettiğine göre, devrimden ne kadar söz ederse etsin devrimi de reddediyor demektir, çünkü devrim örgütsüz olmaz. Marksist sol, anarşizmle devlet konusundaki klasik tartışmaya girmektense, konuyu örgüt noktasında yoğunlaştırmayı tercih etmiştir. Bunun nedeni, geçmiş “sosyalizm” deneylerinin başarısızlığının ortaya çıkması, özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonra Marksist solun da “devlet eliyle sosyalizm kurma” konusunda oldukça büyük bir kafa karışıklığı içine girmiş olmasıdır. Bu konuda, geçmiş teorinin vazettiği özgüven ortadan kalkmıştır. Gerçi yerine bir şey de konamamaktadır, hele hele anarşistlerin daha baştan devletin ilgası görüşlerinin kabul edilmesi mümkün değildir onlar için, çünkü bu, doğrudan doğruya anarşizme iltihak etme anlamına gelir ve o zaman da sol örgütlerin varlık sebebi kalmaz. Bu yüzden Marksist sol örgütler, anarşizmden gelen salvolara karşı savunma hattını, devlet konusunda değil, örgüt ve örgütlenme konusunda kurma yoluna gitmişlerdir. Bugüne kadarki deneyimlerde Marksist “öncü parti” teorisi de büyük yara almış olsa bile, Marksist sol, devrim için bir örgüt ve örgütlenme gerektiği konusundaki özgüvenini devlet konusunda olduğu kadar kaybetmiş değildir, hatta anarşizme karşı kendini bu konuda oldukça donanımlı hissetmektedir. Anarşistlerin ise, ne kadar örgüte ve örgütlenmeye karşı olmadıklarını ileri sürerlerse sürsünler, geniş sol kamuoyuna dertlerini tam olarak anlatabildikleri söylenemez.

Marksist solun, anarşizmle dişe diş bir ideolojik mücadeleye girişmemesinin bazı nedenleri vardır. Bunun en büyük nedeni, Marksist solun, 1980’li yıllardan itibaren kendi ideolojik özgüvenini yitirmeye başlamasıdır. Bir diğer önemli neden ise, elbette anarşizmi henüz ciddi bir rakip olarak görmemesidir. Marksist sol, anarşizmle göğüs göğüse bir çatışma içine girmek yerine, onu görmezlikten gelmeyi, ama bu arada kendi ideolojik zaaflarını gidermek üzere anarşist fikirlerden yararlanmayı, hatta bunlardan bazılarını kendine maletmeyi tercih etmiştir. Örneğin ÖDP’nin kuruluşu sırasında ortaya atılan “aşkın ve özgürlüğün partisi” sloganının, “parti” kısmı hariç, doğrudan doğruya anarşizmden alındığını söyleyebiliriz. Keza son üç yılda yükselen, anarşistlerin öncülüğündeki anti-kapitalist dünya hareketinin gösterdiği başarılar da Marksist solu etkilemiş ve örneğin İngiltere’deki Socialist Workers Party (SWP) adlı parti enikonu anarşizan sloganlar atmaya başlamıştır. Türkiye’de de buna benzer gelişmeler olmuş, en katı Marksist çevrelerde bile anarşist görüşleri kendi örgütsel yapılarına transfer etme eğilimleri ortaya çıkmıştır.

Türkiye’deki anarşist çevrenin Marksist sola karşı tutumunda ise birbiriyle çelişkili dört ana eğilim göze çarpmaktadır. Anarşizmin Türkiye’de ilk ortaya çıkış döneminde, yeni bir akımın dinamizmini temsil eden ideolojik mücadele ya da teorik tartışma eğilimi daha ağır basıyordu. Bu eğilim, Marksist solla bir ideolojik hegemonya yarışına girmeyi ve devrimci çevrelerde kendine bir yer açmayı arzular gibiydi. Kara dergisindeki çok sayıda makalede “sosyalist deneyimler” eleştiriliyor ve buradan hareketle Marksist teorinin temellerine esaslı atışlar yapılıyordu. Sanırım o zamanki ilk anarşistlerde, Marksist solun saflarında yer almakta olan radikal-devrimci unsurların çabucak ikna edilebilecekleri gibi umutlar epeyce güçlüydü. Bu umudu taşımalarının en önemli nedeni, ilk anarşistlerin kendilerinin de birkaç yıl öncesine kadar birer Marksist militan olmalarıydı. Kendileri sorunu nasıl kavradılarsa diğer militanlar da kavrayabilirdi, yeter ki onlara gerçekleri ısrarla anlatalımdı. Evet ama unuttukları bir şey vardı: Kendileri, binbir badireden geçmiş, kavgacı ve gerçekten devrimci güdülerle çeşitli sol örgütlere katılmış bir kuşaktan, 1950’liler (ya da mücadele dönemi esas alınarak 1970’liler) kuşağından geliyorlardı. Bu kuşak, bütün dogmatik hatalarına rağmen, gerçekten devrimci güdülerle mücadeleye sarılmıştı ve gerek Marksist dogmaların, gerekse sol örgütlerin devrime hizmet etmediğini gördükleri an onu terketme yürekliliğini gösterecek bir devrimci ruh taşıyorlardı. En azından bu kuşağın en delişmen üyelerinin böyle bir atılıma girmesi hiç de şaşırtıcı değildir. Ne var ki, aynı delişmenliği bütün kuşaklardan beklemek hata olurdu. Daha sonraki kuşaktan devrimci mücadeleye gelenler, gözlerini açtıkları anda karşılarında örgüt fetişizmini görmüşlerdi. Devrimci oldukları için bir örgüte dahil olmaktan çok, tersi söz konusuydu. Yani bir örgüte dahil oldukları için devrimci olmuşlardı. Yani önde gelen laitmotif, 1950’li kuşağın tersine, devrim değil, örgüttü. Bu yüzden, ilk anarşistlerin iyimser umutları gerçekleşmedi, yani Marksist solun saflarından anarşizme, beklendiği ölçüde bir kayış yaşanmadı. Bunun ardından, anarşizmin doğasında da bir miktar var olan, marjinalize olma ve içine kapanma eğilimiyle, bunun tam tersine, Marksist solun şu ya da bu kesiminden devrimci atılımlar için medet umma türü, birbirine zıt iki eğilim ortaya çıktı. İçine kapanma eğilimine giren anarşistler, pürist bir tutumla, Marksist solla olan her türlü teması ve tartışmayı kesme tutumu takındılar. Onlara göre anarşizm tamamen farklı bir eğilimdi ve Marksist solla en ufak bir benzerliği ya da ilişkisi olamazdı. Anarşizmi adeta dinsel bir sekt gibi algılayan bu eğilim, anarşizmi tamamen toplumsal ve politik arenanın dışında gören ve anarşist örgütlenmeyi cemaat örgütlenmesi düzeyine indirgeyen bir anlayışla da birleşiyordu. Bununla oldukça zıt bir eğilim ise, anarşistlerin şu ya da bu Marksist sol kesimle ittifaka gitmesini öneriyordu alttan alta. Hatta bunun sonucu olarak bazı anarşistler, ittifaktan da öteye gidip, “özgürlükçü sol”u temsil ettiğini düşündükleri ÖDP’ye katıldılar. Bu katılım elbette hüsranla sonuçlandı, o başka. Böylece, anarşizmin doğasında zaten var olan iki uç arasında gidip gelme sarkaç olayı, bu noktada da bir süre yaşanmış oldu. Marksist solu tamamen dışlama ve reddetme ucuyla, Marksist solun şu ya da bu kesiminden özgürlükçü çıkışlar umut etme ucu.

Daha tehlikeli dördüncü eğilim ise, Efendisizler dergisinden türeyen bir çevre içinde ortaya çıktı. Bu eğilim de püristti, ama diğer pürist ve içine kapanan eğilimden farklı dolarak, Marksist solla bir rekabet arayışı içindeydi. Ancak bu rekabet, sözünü ettiğimiz birinci eğilimde olduğu türden bir teorik tartışmayla değil, pratikte eylem yarışı olarak ortaya konuyordu. Bu eğilimi temsil eden grup, Marksist solla rekabet edebilmek için aynı Marksist sol gibi bir “öncü örgüt” olarak örgütlenmişti. Bu “öncü örgüt”, her eylemde ispat-ı vücut edecek ve en sonunda solcu militanların gözünde “en eylemci” grup olarak kendini kanıtlayıp “bu topraklarda hiç yenilmemiş” anarşistlerin (böyle bir “fırsat” da olmamıştı zaten) üstünlüğünü kanıtlamış olacaktı.

Şu anda duruma baktığımız zaman, her dört eğilim de derece derece yanlış geliyor bana. Birincisi, insanların salt fikri ikna yoluyla saf değiştireceklerini düşünmek, büyük altüst oluş dönemlerinde nispeten doğru olsa da, içinde yaşadığımız döneme pek uygun düşmemektedir. İnsanların tüm sosyal çevrelerini karşılarına alıp saf değiştirmeleri oldukça zor bir şeydir. Elbette bu, fikri tartışmaları bir kenara bırakmak anlamına gelmemelidir.

İkincisi, püriten tutumlarla içe kapanıp “sen, ben bizim oğlan” cemaati içine gömülmek hiç de doğru görünmemektedir. Bugün, her şeye rağmen, Türkiye’nin devrimci kitlesi Marksist sol içinde yer almaktadır ve onlarla teması kesmek, onları yokmuş gibi farzetmek hiç de doğru olmaz. Ayrıca anarşizm, gücünü kitlelerden alır. Bu tür bir içe kapanma, kitlelerle özgürlükçü temelde olumlu şeyler yapılmasını da engelleyecektir.

Üçüncüsü, ÖDP deneyine katılıp hüsrana uğrayan anarşistler, anarşizmin bağımsız tutumunu bir yana bırakıp, “özgürlükçü” olduğu gerekçesiyle Marksist solun şu ya da bu kesiminin kuyruğuna takılmanın yanlışlığını kanıtlamış bulunuyorlar. Marksist solun devrimci unsurlarıyla temasta olmak başka şeydir, Marksist solun karşısında fikri ve örgütsel bağımsızlığı kaybetmek başka şeydir.

Dördüncüsü, Marksist solun “öncü” örgütlenme tarzını taklit edip pratik alanda bir rekabete girişerek güç toplamaya çalışmak, sizi olsa olsa “anarşist” yaftası takınmış Marksist bir örgüt haline getirir ve dolayısıyla, eylemde sizden daha “aktif” olduğunu kanıtlayanlar tarafından yutulmanıza hizmet eder. Anarşizmle “eylemci”liği birbirine karıştırmamak gerekir.

Kanımca, Marksist solla, anarşizm arasında, örgütsel alandaki en büyük farklılık, Marksist solun devrimi herhangi bir Marksist örgütün başarısıyla özdeşleştirirken, anarşistlerin, kitlelerin yerel ve enternasyonal çapta özörgütlenmelerine önem vermelerinde yatmaktadır. Anarşistlerin, salt bir “anarşist örgütün” başarısını sağlama diye bir dertleri yoktur. Onların bütün sorunu, kitlelerin kendi özçıkarlarının bilincine varıp özörgütlenmelere girişmeleridir. Bu özörgütlenmenin içinde her eğilimden, her düşünceden insan yer alabilir. Önemli olan, kitlelerin kendi çıkarları yönünde harekete geçmesi ve özörgütlenme bilincine sahip olup bunu şu ya da planda pratiğe geçirmeleridir. Burada anarşizmin rolü, kitlelerin bu bilinci edinmelerine ve harekete geçmelerine yardımcı olmaktır. Bu noktada, anarşizmin, Marksist solla bir rekabeti olamaz. Sadece tartışması söz konusu olabilir. Anarşistler elbette, ısrarlı bir şekilde, özel ideolojili öncü örgütlenme tarzını eleştirmeye ve bunun karşısında kitlelerin özörgütlenmesini savunmaya devam edeceklerdir. Ama bunu yaparken, Marksist solla düşmanca bir rekabete girmelerine gerek yoktur. Hatta genelde de rekabete gerek yoktur. Marksist sol, bütün hata ve yanılgılarına rağmen, hâlâ, toplumun bir takım radikal değişim özlemlerini temsil etmektedir ve bağrında çok sayıda devrimci insanı barındırmaktadır. Bu devrimci insanlarla çeşitli özörgütlenmelerde bir arada bulunulabilir. Anarşistlerin Marksist solla çatışması, sadece, Marksist solun, kitlesel özörgütlenmeleri kendi öncü örgütlerinin aleti haline getirmeye çalıştığı noktada olacaktır.

Gün Zileli
Düşünen Siyaset
Kasım/2002
Sayı: 11

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI