Birikim’in 157. sayısından hareketle, AB ve Cephecilik Üzerine Birkaç Not

“Cephecilik” adını vereceğimiz politikanın başlangıcını, 1930’lu yıllarda, özellikle Avrupa’daki Stalinist partilerin uyguladığı “popular front” (halk cephesi) taktiğine kadar götürebiliriz. “Popular front” taktiği, belli bir dönemde bir “baş düşman” tespit etmeye dayanıyordu. Azami olarak tecrit edilmesi ve esas darbenin indirilmesi gereken “baş düşman”, Hitler’in iktidara gelişinden, 1938 yılına kadar Hitler faşizmi ya da genel olarak Nazizm ve faşizmdi. Kısaca, faşizme karşı, “birleşilebilecek bütün güçlerle” birleşilecek ve bir “halk cephesi” kurulacaktı. Bu “cephe”ye en başta, Batılı kapitalist ülkelerin sosyal demokrat (Fransa’da Blum) ya da muhafazakâr (İngiltere’de Chemberlain) hükümetleri tarafından temsil edilen reaksiyoner burjuva güçleri giriyordu. Bu devletlere ve güçlere, o zamanlar “dünya demokrasileri” adı takılmıştı. Yani kapitalizm alt edilmek isteniyorsa, özellikle kapitalizmin içindeki “en tehlikeli” güç olan faşizm tecrit edilecekti. Bunun için de, faşist olmayan kapitalistlerle “demokrasiyi koruma” temelinde işbirliği yapılacaktı. Bu cephe taktiğinin sonuçları şunlar oldu: Fransa’da devrimci güçlerin, Blum önderliğindeki burjuvazi tarafından bastırılması ve Hitler faşizminin saldırganlığı karşısında “müdahalesizlik” politikasının ilan edilmesi yoluyla sınırların İspanyol devrimcilerine kapatılması; İspanya devriminin, bizzat “halk cephesi” tarafından bastırılması ve Franko’nun zaferine olanak sağlanması; İngiliz Torylerine verilen kayıtsız şartsız destek sonucunda İngiliz burjuvazisinin Almanlarla pazarlıklara girişerek “Münih komplosunun” koşullarının hazırlanması. Sonuç olarak, halk cephesi politikası, faşizmi durdurmamış, tersine faşizmin önündeki tek gerçek barikat olan devrimleri bastırmış, öte yandan Avrupa burjuvazisinin faşistlerle rahat bir ortamda uzlaşmasının yolunu açmıştır. Daha da acı sonuç, Stalin’in, halk cephesi politikasının ürünü olarak ortaya çıkan “Münih komplosundan” büyük bir korkuya kapılıp, yüz seksen derece büyük bir dönüş yaparak Hitler’le ittifaka gitmesi ve II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesini kolaylaştırması ve çabuklaştırması olmuştur.

1970’li yıllarda Mao Zedung, Çu En Lay ve Deng Siao Ping tarafından ortaya atılan, savunulan ve o zamanki Çin’e sıkı sıkıya bağlı Maocu partiler tarafından uygulanan “Üç Dünya Teorisi” de, Stalin’in popüler front” politikasının, o günün koşullarına uygulanan bir versiyonudur. Bu teoriye göre, dünya üçe bölünmüştür. Birinci dünyayı iki süper devlet, yani ABD ve Sovyetler Birliği oluşturmaktadır ki, bu iki süper devlet, aynı zamanda, tecrit edilmesi gereken “baş düşman”lardır. Avrupa’nın kapitalist ülkeleri ve Japonya, ikinci dünyadır. Üçüncü Dünya’da ise, Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki ülkeler ve devletler yer almaktadır. İkinci ve Üçüncü Dünya’daki bu ülke ve devletler, aynı, II. Dünya Savaşı öncesindeki Avrupa kapitalist ülkeleri gibi, ittifak yapılması gereken bir güçtür.

Görüldüğü gibi, bu teori, Stalin’in halk cephesi taktiğinin daha ayrıntılandırılmış ve daha genişletilmiş biçiminden başka bir şey değildir. Bu cephe politikasının sonuçları ise şöyle yaşandı: dünyanın her yerindeki Maocu partiler, kendi reaksiyoner devletlerinin ve burjuvazilerinin destekçileri haline geldiler ve “baş düşman” içinde daha da “tehlikeli” olan Sovyetler Birliği’ni tecrit etme adına, SB’nin “beşinci kolu” olduğunu iddia ettikleri devrimci ve sol güçlere saldırdılar. Aydınlık hareketinin, 1980 öncesinde nerelere vardığı, bunun en net örneğini oluşturur. Dahası, bu cephe politikasını vazetmiş olan Çin Halk Cumhuriyeti, Avrupa kapitalistleriyle işbirliğini, ABD ile işbirliği noktasına kadar yaygınlaştırdı ve ülkeyi fiili olarak kapitalist sermayeye açtı.

Bugün Türkiye’de birbirine tam “zıt” bir konuşlanma içinde gibi görünen iki eğilim var: Avrupacılar ve devletçiler. Ne var ki, bu iki eğilime yakından baktığımız zaman, her ikisinin de, yukarıda örneklerini verdiğimiz cepheci mantıkla malul olduklarını görüyoruz. Çoğunlukla sosyalizm hedefine sahip olduklarını ileri süren Avrupacılar, bu hedefe giden yolda kendilerine bir “aşama” tespit etmiş görünüyorlar: demokrasi. Demokrasi hedefine varabilmek için demokrasinin “baş düşmanları”nın tecrit edilmesi gerekmektedir. Onlara göre demokrasinin “baş düşmanları”, ABD ve çoğunlukla ABD’nin desteklediği, Üçüncü dünya ülkelerindeki diktatörlüklerdir. Bu “demokrasi düşmanlarına” karşı, Avrupa’daki demokratik ülkelerle birleşilmelidir. Avrupa Birliği, böyle bir birleşme, böyle bir cepheleşme için çok elverişli bir zemin yaratmaktadır. Bir kısmı, aynı Avrupacılar gibi, sosyalizm hedefine sahip olduğunu ileri süren devletçiler ise, bu hedefe giden yolda kendilerine daha başka bir “aşama” tespit etmişlerdir: Devlet bağımsızlığı. Devlet bağımsızlığının korunması ve geliştirilmesi için, bağımsızlığın “baş düşmanları”nın tecrit edilmesi gerekmektedir. Onlara göre, devlet bağımsızlığının “baş düşmanları”, ABD ve onun güdümündeki Avrupa’nın kapitalist ülkeleridir. Öte yandan, bu “bağımsızlık düşmanlarına” karşı, rejimleri ne olursa olsun Üçüncü Dünya devletleriyle birleşilmelidir. “Avrasya seçeneği” böyle bir birleşme ve cepheleşme için elverişli bir zemin yaratmaktadır.

Görüleceği gibi, birbirinden farklı güçlerle ittifaka gitseler de, Avrupacılar da, devletçiler de aynı baş düşman ve cephe mantığına sahiptirler ve sonuçta her iki kesim de, şu ya da bu kapitalist güçlü ittifak yapmakta, dahası, Avrupacılar, Avrupa’nın kapitalist ülkelerinin gerçek demokrasiye karşıtlıklarına gözlerini kapadıklarından, devletçiler de “Üçüncü Dünya’daki” devletlerin kapitalist-emperyalist sistemin bir parçası olduğunu görmek ve göstermek istemediklerinden, kendi ilân ettikleri demokrasi ya da bağımsızlık hedeflerinin dahi uzağına düşmektedirler. Hatta bu yolda devam ederlerse, her iki kesimin de, fazlasıyla hedef alırmış gibi gözüktükleri ABD ile işbirliği ve entegrasyona girmeleri şaşırtıcı olmayacaktır. Aynı, geçmişte, Stalinist partilerin Hitlerci işgal güçlerinin aletlerine dönüştükleri ya da Maocu partilerin ABD süper devletinin maşaları ve uzantıları haline geldikleri gibi.

Yüz yıllık tarihten çıkarılması gereken en büyük ders şudur: kapitalizme karşı mücadele, kapitalizmin bir kısım güçleriyle ittifak yapılarak yürütülemez. Demokrasi, demokrasi düşmanı kapitalistlerin ihsanı olamaz. Emperyalizmin yerel işbirlikçileriyle birlik halinde, emperyalist-kapitalist sisteme karşı mücadele edilemez. Kapitalizmi yıkmak, anti-kapitalist güçlerin tüm kapitalist güçleri toptan hedef almasıyla gerçekleşebilir. Gerçek anlamda demokrasiyi sağlayacak olan, bizatihi bu anti-kapitalist mücadeledir. Kapitalist-emperyalist sisteme karşı gerçek anlamda tutarlı bir mücadele de, kapitalist sistemi ve onların yerel dayanakları olan ulus-devletleri hedef alarak yürütülebilir. Bunun dışında, Avrupacı-devletçi çekişmesi, kapitalist sistem içindeki egemenlik alanları boğuşmasından başka bir şey değildir.

Birikim, Temmuz 2002, Sayı:159

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI