Bir Sahte Belge Üzerine

Turan Feyizoğlu, yeni yayınladığı İbo adlı kitabının (Ozan Yayıncılık-Altınçağ Yayımcılık, İstanbul, Nisan 2000) sunuş yazısında, kitapla ilgili olarak, “1996 yılından itibaren bilgi ve belge toplamaya” (s.7) başladığını belirtiyor. Ne yazık ki, topladığı belgelerden benimle ilgili olan birinin sahte olduğunu belirtmek zorundayım. Bu belge, kitabın 329. sayfasında, “Mektup” adlı bölüm başlığı altında, 11. dipnot olarak verilirken, Feyizoğlu, “Mektupta (kitabın 229-230. sayfalarında tam metni verilen, Halil Berktay’ın, Doğu Perinçek’e yazdığı belirtilen mektup kastedilmektedir, G.Z.) isimleri geçtikleri için bu dönem cezaevinde tutuklu bulunan Gün Zileli ile Hasan Yalçın, kendi görüşlerini yansıtan bir açıklama yapar” dedikten sonra bahsi geçen “açıklama”nın metnini vermektedir. Benim de imzamı taşıdığı iddia edilen bu tüyler ürpertici metni, aradan otuz yıla yakın bir zaman geçtikten sonra, ilk kez Turan Feyizoğlu’nun kitabından okuma fırsatını buldum.
Olayın aslını açıklamayı ve nihayette bu sahte belgenin aradan otuz yıl geçtikten sonra gerçek bir belgeymiş gibi yayınlanmasına yol açan kendi sorumsuzluğumu eleştirmeyi, yerine getirilmesi gecikmiş bir görev olarak görüyorum.
Sahte belgeye geçmeden önce, Halil Berktay’ın mektubunda geçen, İbrahim Kaypakaya’ya atfen belirtilen, “Hasan Yalçın ve Gün Zileli de bizden” ibaresinin, o gün için o kadar da gerçek dışı olmadığını belirtmeliyim. Parti içindeki iktidar çatışmasının sonucu olarak durum (eğer İbrahim kesimi gerçekten böyle bir iddiada bulunmuşsa) bir miktar abartılmış olsa bile o gün Hasan Yalçın’ın ve benim fikirlerimin İbrahim Kaypakkaya’ya daha yakın olduğu bir gerçektir. Cezaevinde hazırladığımız ve Doğu Perinçek’in tutuklanıp cezaevine gelmesi ve bizi parti görüşlerine yeniden ikna etmesiyle birlikte rafa kaldırılan ilk Dev-Genç savunmasındaki görüşler (bilmem, bu belge bir yerlerde kalmış mıdır) bunun kanıtıdır. O savunmanın hazırlanmasında ben, M.K. Çamkıran ve Hasan Yalçın (ayrı koğuşta olduğu için doğrudan katılamasa da fikirleri ve desteğiyle) başı çekmiştik, Oral Çalışlar bize karşı bir miktar direnmiş, ama bizim ağırlığımız sonucu sürüklenmişti. Doğu Perinçek cezaevine geldikten sonra, özellikle Kemalizm konusunda aramızda tartışmalar cereyan etti ve sonunda biz, Doğu’nun tezlerine teslim olduk. Hasan Yalçın ayrı koğuşta kaldığı için bir süre daha direndi, hatta bu direnişi, duruşmaların başlarında ayrı baş çekmeye varacak ölçüde bir süre daha devam etti, sonra o da ikna oldu.
Ben yukarda sözü geçen “belge”nin varlığından (metnin kendisinden değil) Doğu Perinçek Mamak Cezaevine gelip, bizi parti saflarına ideolojik bakımdan kazandıktan kısa süre sonra haberdar oldum. Artık parti saflarına tamamen kazandığına ikna olmuş olacak ki, Doğu Perinçek, bir gün beni bir kenara çekip aynen şöyle dedi: “Bölünme koşullarında, İbrahim’ler sizin kendilerinden yana olduğunuz söylentisini yayınca biz de Hasan Yalçın ve senin ağzından, partiye bağlı olduğunuzu bildiren bir açıklama yazmak zorunda kaldık. O acil durumda hapishanede size ulaşmamız mümkün değildi.” Ben de, “parti birliğine hizmet eden” böyle bir belge yayınladıkları için, şimdi düşündüğüm zaman son derece yanlış bulduğum bir tutumla, “iyi yapmışsınız,” dedim. Ama bu “açıklama”nın ne olduğunu merak edip, metni görmek için bir çaba sarfetmedim. Muhtemelen, o günkü kafamla, bu küfür dolu mektubu okumuş olsaydım da, yalanlama yoluna gitmezdim. Çünkü, bir parti yöneticisiydim. Yönetici dayanışması, temeli yalan dolan da olsa herşeyin başında gelirdi.
1970’li, hatta 1980’li yıllarda bir parti içi muhalif olduktan sonra da bu sahte “açıklama”yı merak edip araştırma, okuma ve yalanlama yoluna gitmedim. Öyle anlaşılıyor ki, yalana ortak olmak içimde kök salmıştı. İnsan, hoş olmayan anılardan daima kaçar. (Gerçi, 1980-90 arasında Türkiye’de kaçak yaşadığım için, çaba göstermiş olsaydım bile, böyle bir yalanlamada bulunmamın önünde, koşullarımdan doğan önemli zorluklar olduğu açıktır).
Ne zaman ki, 1993 yılında, Emrah Cilasun, Londra’da benimle, İbrahim Kaypakkaya üzerine bir söyleşi yapmaya geldi, o zaman bu olayı anımsadım ve Emrah’a olayın gerçek yüzünü açıkladım. Hiç değilse o gün, Emrah’a yaptığım açıklamayı yazılı hale getirip yayınlasaydım, Feyizoğlu’nu sahte bir belge yayınlamaktan alıkoymuş olurdum. Bu yüzden, her şeyden önce kişisel sorumluluğuma vurgu yapmayı doğru buluyorum.
Feyizoğlu’na gelince. Mahir adlı kitabındaki somut bilgi hatalarını içeren uzunca bir mektup yazıp, adresini bilmediğimden yayınevine postaladığım ve kişisel adresimi verdiğim halde (mektubun eline geçip geçmediğinden emin değilim elbette) kendisinden hiçbir yanıt alamadım. Bunu bir yana bırakalım, olaylarla çok uzaktan ilişkisi olanlarla bile görüştüğü ve Askar Yılmaz’la görüşmek için geçen yılın sonunda Londra’ya kadar geldiği halde, Feyizoğlu’nun, benim gibi, kendisine son derece değerli bilgiler verecek birisini aramaktan ısrarla kaçınması (telefonumu ve adresimi, araştırmaları için yardımına başvurduğunu bildiğim Emrah Cilasun’dan, kızımla akrabalığı dolayısıyla Doğu Perinçek’ten ya da herhangi bir Aydınlıkçı’dan, Londra’da görüştüğü Askar Yılmaz’dan rahatlıkla elde edebilirdi) bir hayli düşündürücüdür.

Devrimci Demokrasi, 1 Temmuz 2000

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI