Ulusal Sorun

Batı ve Orta Avrupa’da
Yüzyılın Başında Ulusal Sorun*

Marx ve Engels, ulusal sorun ve milliyetçilik konusunda, taraftarlarına yol gösterecek çok az materyal bırakmışlardı. Ana inceleme konuları olan Batı Avrupa devletlerinin çoğu, önemli azınlıklar barındırmayan, genellikle homojen milliyetlerden oluşuyordu.

Öte yandan Marx ve Engels, Doğu Avrupa’daki küçük Slav devletlerinin, kendi bencil ulusal hedeflerini gerçekleştirmek için mutlakiyetle uzlaşmaya hazır olduklarını düşünüyorlardı; hatta Engels, doğuya doğru genişleyen ve küçük Slav gruplarını egemenliği altına alan ortaçağ Alman yayılmacılığını onaylıyor ve şöyle diyordu: “onların daha güçlü komşuları tarafından massedilmesi ve eritilmesi sürecinin tamamlanması doğal ve kaçınılmaz bir kaderdir.”Azınlıklar sorununda, modern sosyalizmin her iki kurucusu da büyük devletlerden, merkeziyetçilikten ve kültürel kaynaşmadan yana tutum almışlardır.

Marx ve Engels, azınlıklar sorununa önem vermezken, Batı Avrupa’da varlığını sürdüren ve zaman zaman uluslararası sosyalist hareketin gelişmesini engelleyen milliyetçiliğe karşı aynı duyarsızlık içinde değillerdi. Bununla birlikte, uzun vadede milliyetçilik karşısında bir korkuya kapıldıkları söylenemez. Bu, kısmen, kendi dönemlerindeki liberal düşünürlerin, dünya çapındaki uluslararası uygarlaştırmanın ve serbest ticaretin eninde sonunda ulusal farklılıkları yok edeceğine olan inançlarını paylaşmalarından ileri geliyordu. Fakat sosyalizmin milliyetçiliği yeneceğine olan bu güvenin esas kaynağı, Marxizmin temel görüşlerinde yatıyordu. Kapitalist devlet, sürekli olarak ortaya çıkan ekonomik çelişmelerin baskısı altında dağılmaya mahkumdu. Üst sınıfların zenginleşmesi ve proletaryanın yoksullaşması, kaçınılmaz olarak, her devlette çıkar gruplaşmalarına yol açıyordu. Bu çatışmadan ya biri ya öbürü galip çıkacaktı ki, Marx’ın, proletaryanın, tarihi rolünü oynayarak bu çatışmadan galip çıkacağına kuşkusu yoktu. Milliyetçilik, sınıf bilincinin gelişmesini önler, en azından geciktirirdi, bu yüzden ona karşı savaşmak önemliydi. Fakat sonuç olarak milliyetçilik, sınıf çatışmasına ve proletaryanın uluslararası birliğine teslim olmak zorundaydı.

Etnik izolasyon ve küçük devletler, feodal çağı karakterize ediyordu; milliyetçilik ve ulusal devlet, kapitalist çağa; enternasyonalizm ve ulusal düşmanlıkların ortadan kalkması ise, sosyalist çağa işaret ediyordu – Marx ve Engels’in ulusal sorun üzerine temel görüşleri bunlardı.

Yirminci yüzyılın başlarında, ulusal sorunda Ortodoks Marxsist görüşün başta gelen temsilcisi, Polonyalı Marxist Rosa Luxemburg’du. Rosa Luxemburg, başlangıçta Polonya’nın ekonomik gelişmesi konusuna yoğunlaşmıştı. Luxemburg, araştırmasının sonucunda Polonya’nın bağımsızlığı için çalışmanın aldatıcı ve gerici olduğu fikrine varmıştı, çünkü ondokuzuncu yüzyıl boyunca ekonomik güçler bu ülkeyi Rusya’ya ve diğer iki işgalci devlete sıkıca bağlamışlardı. Luxemburg, Marx’ın Polonya bağımsızlık hareketini onaylayan tutumunun yirminci yüzyılda geçersiz olduğunu ileri sürüyordu, çünkü ekonomik etkenlerin yanısıra, Rusya artık anayasayı kabul etmişti ve Marx’ın döneminden farklı olarak Avrupa mutlakiyetinin kalesi olmaktan çıkmıştı. Bu yüzden Polonya, demokratik bir Rus devleti içinde özerklikle yetinmeliydi. Luxemburg, bütün küçük milliyetlerin bağımsızlık çabalarına karşı çıkmamış olduğu halde (örneğin, Balkanlarda bağımsızlıkları için mücadele eden milliyetlere sempatiyle yaklaşıyordu), Batı Avrupa sosyalist çevrelerinde “Luxemburgizm”, genel olarak bütün ulusal hareketlere karşı uzlaşmaz bir düşmanlık anlamında kullanılmıştır. Onun görüşleri, özellikle Polonya’daki sol kanat Marxist grupları içinde önemli ölçüde taraftar toplamıştır.

Sosyalizmin altın çağı olarak görülen ve Marxizm sonrası sosyalist hareketi temsil eden İkinci Enternasyonal (1889-1914), Luxemburg okulunun katı Marxist tutumunu, milliyetçiliğe karşı çıkmaktan çok, bir engel olarak görmüştür. Yirminci yüzyılın başında, Marx ve Engels’e ulusal sorunu ihmal etme şansı veren koşullar değişmişti. Herşeyden önce, sosyalizm, Batı Avrupa sınırlarını aşmış ve azınlık sorunlarının istikrardan uzak olduğu Doğu’ya sızmaya başlamıştı. Bu bölgede, çok sayıda dinamik azınlık nüfusun kendi kültürel ve tarihi gelenekleriyle yer aldığı Avusturya, Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu gibi ülkeler bulunuyordu. Bu ülkelerde sosyalistler azınlık sorunuyla nasıl başa çıkacaklardı? Bu sorunu ihmal etmek mümkün değildi. Söz konusu halkların, yöneticilerine boyun eğdiğini, kendi dillerini ve kültürel geleneklerini bir kenara bıraktıklarını, kendi “kaçınılmaz kaderlerine” razı olduklarını ileri sürmek mümkün değildi. Öte yandan, bu imparatorlukların ulusal devletler halinde parçalanmasını savunmak, kapitalizmin entegrasyon ve merkezileştirme tarihi eğilimine karşı çıkmak anlamına gelecekti.

Ayrıca, Marx ve Engels’in, milliyetçiliğin, eninde sonunda yok olacağına ilişkin inanç ve öngörüleri büyük ölçüde yanlış çıkmıştı. Uluslararası sosyalist hareketin gelişmesine paralel olarak ve sık sık da onunla yakın işbirliği halinde, Batı Avrupa’da ve başka yerlerde bir milliyetçi gelişme gözlenmişti. Daha gelişkin Batı devletlerinin gösterdiği insiyatifle sosyal güvenlik yasalarının yürürlüğe girmesi sonucu işçilerin yaşam standartlarının yükselmesiyle, proletarya, Marx’ın zamanına göre devletle daha içli dışlı ilişkiler geliştirmişti. Yoksul, beklendiği gibi daha yoksul hale gelmemiş ve bu da tahmin edileceği gibi milliyetçi propaganda için daha elverişli koşullar doğurmuştu. İkinci Enternasyonal içinde ortaya çıkan ve Marxizmin bazı temel önermelerini reddeden Revizyonizmin yaygınlık kazanması bu gelişmeye bağlanabilir. Batılı sosyalistler, milliyetçiliğin gelişmesine karşı herhangi bir çözüm ileri süremediler ve bu can sıkıcı soruna teorik ve pratik bazı yaklaşımlarda bulunma işi, ulusal sorunun, diğer Batı ülkelerine göre daha karmaşık bir manzara arzettiği Avusturya İmparatorluğundaki sosyalistlerin sırtına bindi.

Hapsburg monarşisi, güçlü bir sosyalist hareketin geliştiği ve sınırları içinde, tarihsel gelenekleri olan ve ulusal bilinçleri gelişmiş çeşitli azınlıkları barındıran (Çekler, Polonyalılar, Ukraynalılar, İtalyanlar, Serbler, Hırvatlar, Romenler) ilk çok uluslu imparatorluktu. Bu imparatorlukta kitle çalışması yürüten ve Alman olmayan bölgelerdeki partilerle işbirliği yapan sosyal demokratlar, Batıdaki sosyal demokratlarla karşılaştırıldığında, ulusal soruna çok daha acil bir biçimde yanıt vermek zorunda kaldılar. Herşeyden önce karşılaşılan sorun, partinin imparatorluk çapında mı örgütleneceği, yoksa imparatorluk içindeki milliyetlere göre bölgesel örgütlenmelere mi gideleceğiydi; ikinci sorun, Almanca konuşmayan nüfus içindeki sosyalist propagandanın üstesinden nasıl gelineceği ve ekonomik çıkarları dolayısıyla sık sık çatışan çeşitli milliyetlerin nasıl uzlaştırılacağıydı ve son olarak da, parti, imparatorluk içinde yaşayan bütün milliyetleri tatmin edecek bir anayasal sistem formüle etmek zorundaydı.

Ulusal sorun, ilk kez, Avusturya Sosyal Demokratlarının 1899’da toplanan Bruenn Kongresinde tartışma gündemine geldi. Her ikisi de imparatorluğun politik birliğinin korunmasını temel alan iki çözüm önerisi ileri sürüldü.

Parti Merkez Komitesi tarafından ileri sürülen ilk öneriye göre, mümkün olduğu ölçüde her milliyetin etnografik dağılımını esas olan bölgeler belirleniyor ve bu bölgelerde sayısal olarak hakim durumda olan etnik gruba, kültür ve dil alanında tam bir özerklik tanınıyordu. Bu öneri, bölgesel ulusal-kültürel özerklik ilkesine dayanıyordu.
Güney Slav delegasyonu tarafından ileri sürülen karşı öneri ise ayrımsız ulusal-kültürel özerklik ilkesine dayanıyordu. Buna göre, bölgesel ayrıma gidilmeden, imparatorlukta yaşayan bütün ulusal gruplara imparatorluk çapında, kültür ve dil alanlarında öz-yönetim tanınıyordu. Devlet, bölgelere göre değil, uluslara göre bölünüyordu. Bu önerinin savunucularına göre, bu proje, keskin bölgesel-ulusal bölünmelerin getireceği zararlardan kaçınmayı sağlıyor ve etnik bakımdan fazlasıyla karışık bölgelerde ulusal soruna daha pratik bir çözüm sunmuş oluyordu.

Bruenn Kongresi, ne Merkez Komitesinin ne de Güney Slavlarının önerisini kabul etti, bunun yerine, kültürel özerklik temelinde her iki öneriyi uzlaştıran bir formülasyon benimsedi.

Bundan sonraki on yıl içinde, ayrımsız bölgesel ulusal kültürel özerklik fikri, Avusturya sosyalist hareketinin önde gelen iki teorisyeni, Karl Renner ve Otto Bauer tarafından benimsendi ve daha da geliştirildi. Renner ve Bauer, imparatorluktaki azınlıklar içindeki ulusal hareketlerle, proletaryanın birliği için sosyalist hareketi uyumlu hale getirmeye gayret ettiler. Onlara göre, milliyetçilik sosyal bir olgu olarak ele alınmalı ve ulus, sürekli bir sosyal örgütlenme olarak tanınmalıydı. Sosyal demokratlar, var olan devletlerden değil, yaşayan uluslardan yola çıkmalıydılar. Ulusun varlığı görmezden gelinmemeli ya da ihmal edilmemeli, tersine, yeni düzen, bir devletler birliği olarak değil, bir halk cemaaatleri, uluslar birliği olarak tahayyül edilmeliydi. Sosyal demokrasi, antinasyonal olmak yerine, ulusun varlığı temelinde örgütlenmeliydi.

Bauer, ulusların ve milliyetçiliğin yok olmaya doğru gitmek şöyle dursun, gittikçe geliştiğini ileri sürüyordu. Bu, sosyalizmin gelişmesine paralel bir olguydu. Üst sınıfların, kültürel enternasyonalizme ayak uydurdukları söylenebilirdi. Fakat bu, alt sınıflar, özellikle kırsal nüfus için doğru değildi. Birbirlerinden tecrit edilmiş bir şekilde yaşayan bu halklar yerel geleneklerini koruyorlardı ve üst sınıfların tersine ulusal geleneklerine bağlıydılar. Sosyal demokrasinin, aşağı sınıflar arasında yayılması sonucu alt sınıfların politik iktidar aygıtlarını ele geçirmeleriyle, daha önceki farklılıklar iyice su yüzüne çıkacaktı. Dil, her halkın dünya görüşü ya da özellikleri ve yerel çıkarları, uluslararası ilişkilerde daha büyük rol oynamaya başlayacaktı. Ulusların farklılıkları ortadan kalkmayacaktı. Bauer, halkların ve bireylerin psikolojik farklılıklarının, ortak bir deneyim sırasında başlangıçta var olan farklılıkları ortaya çıkaracağına inanıyordu. Bu yüzden, sosyalizmin zaferi, “ulusların farklılıklarını, onların ifade ettikleri özelliklerden daha keskin, doğalarının yol açtığı ayrılıklardan daha net bir şekilde arttıracaktı…”

Renner ve Bauer, böyle bir programın, ayrımsız bölgesel özerklik prensibine dayanması gerektiğine inanıyorlardı.  Uluslar, bölgesel esasa göre değil, kendinin gönüllü olarak o ulusa ait olduğunu düşünen bireylerin katılımıyla belirlenecekti. Böylece bireyler nerede oturuyor olursa olsunlar kültürel özerklik haklarına sahip olacaklardı. Kendi konularında vergi toplama hakkına sahip olan kültürel özerklik organları, yine bu ulusun bireyleri tarafından seçilecekti. Bauer ve Renner’e göre, ayrımsız kültürel özerkliği uygulayan organların varlığı, bir yandan onların ulusal sorunlarla ilgili olmayan politik problemlerden uzak durmasını sağlayacak, bir yandan da merkezi hükümetin kültürel özerkliği ihlal etmesini önleyecekti.

Bu sistemin bazı avantajları olduğu düşünülebilir. Ayrımsız ulusal-kültürel özerkliğin kültürel işlere yoğunlaşması, proletarya dayanışmasına psikolojik bir engel teşkil eden milliyetçiliği nötralize edecekti; böylece milliyetlerin bağımsız devlet kurma arayışları gereksiz hale gelecekti ve nihayet, ulusal sorunu bölgesel olmaktan çıkaran böyle bir özerklik, milliyetçiliği, Merkezi ve Doğu Avrupa’nın endüstrileşmesiyle büyüyen sürekli nüfus hareketleri yoluyla etkisiz hale getirecekti. Bu plana göre, “sınıfların gelişmesi, artık ulusal mücadeleler tarafından engellenemeyecekti… Alan, sınıf mücadelesine açılmış olacaktı.”

Doğu Avrupa’nın ulusal bakımdan heterojen bölgeleri açısından oldukça elverişli görünen bu Avusturya projesinin temel zaafı milliyetçiliği fazlasıyla hafife almasıydı. Renner ve Bauer, kültürel faktörleri dikkate alırken, sosyal ve ekonomik faktörleri ihmal etmişlerdi. Ancak buna rağmen, proje, özellikle Rusya’da uygulama zemini bulabildi.

Avusturya planını programına alan ilk parti, Yahudi sosyalist partisi, Bund oldu. Bund, Yahudi işçi nüfusunun durumunu iyileştirme yönünde çalışan çeşitli örgütlerin bir araya gelmesiyle, Rusya’da 1887 yılında kurulmuştu. Bund, çalışmalarını sürdürürken Yidce diline ağırlık verdi. Ancak, işçi sınıfının ortak çıkarlara sahip olması gerekçesiyle ulusal eşitlik talebini öne sürmedi.

Bruenn Kongresinde Güney Slav delegasyonunun ileri sürdüğü ayrımsız bölgesel özerklik önerisi kısa sürede Bund’un saflarını da etkiledi. Bu öneri, ülke içinde dağınık bir şekilde yaşayan ve belli bir toprak parçası üzerinde yoğun bir nüfusa sahip olmayan Rus Yahudi azınlığı için biçilmiş kaftandı. 1901 yılında toplanan Bund 4. Kongresi, Güney Slav delegasyonunun formülasyonunu benimsedi. Bu tezi benimsemesiyle birlikte Bund, Rus Sosyal Demokrat Partisi’nden, parti içinde Yahudi proletaryasının örgütü olan Bund’un parti içinde federal bir örgüt olarak tanınmasını talep etti. Bu talep, 1903 yılında toplanan Rus Sosyal Demokrat Partisi’nin 2. Kongresinde tartışıldı ve Bund, talebinin kabul edilmemesi üzerine geçici olarak partiden ayrıldı.

Ayrımsız bölgesel özerklik fikri, Bund’dan, Ermeni Daşnaksutyun’a, Beyazrus Sosyalist Hromada’ya, Gürcü Sosyalist Federalist Partisi Sakartvelo’ya ve Yahudi SERP’e yayıldı. 1907’de bu azınlık partileri özel bir konferans topladılar ve bu konferansta delegelerin çoğunluğu Avusturya projesinden yana tutum takındı.

Rus Politik Partileri ve Ulusal Sorun

Anayasal Demokratlar ya da Kadet Partisi tarafından temsil edilen Rus liberalleri, ulusal sorunun tamamının esasen mutlakiyetçi baskının ve yasamanın kısıtlanmasının yan ürünü olduğu görüşündeydiler ve Rusya’nın ulusal sınırları içinde herhangi bir ademimerkezileştirmeye gidilmesine karşıydılar. Ocak 1906’da, programlarını oluşturan Kadetler ulusal azınlıklarla ilgili olarak aşağıda özetlenen görüşleri formüle ettiler:

Bu formülasyonlara göre, Rus İmparatorluğu içinde yaşayan bütün milliyetlere kültürel kaderini tayin hakkı garantisi veriliyor ve bütün milliyetlere kendi dillerini ve kültürlerini serbestçe geliştirme hakkı vadediliyordu; Rusya’nın merkezi devlet kurumlarında, Ordu ve Donanmada resmi dilin Rusça olması gerektiği, ancak yerel hükümet organlarında, o bölgedeki mahalli dilin de kullanılabileceği belirtildikten sonra, eğitim alanında da bu yerel dillerden eğitim yapma hakkı tanınıyordu. Kadetler, federalizm ilkesinin Rusya açısından pratik olmadığını düşünüyorlardı.

Kadetler, önemli bir rol oynadıkları Duma’da, ulusal sorunun çözümü yönünde çok az bir ilerleme kaydedebildiler. Polonya sorununa yeterli ilgiyi göstermemeleri ise, Duma’daki Polonyalı temsilcilerde büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Birinci Dünya Savaşı’nın patlamasından kısa süre sonra Kadet Partisi iyice sağa kaydı ve muhafazakâr partilerin görüşlerine yaklaşarak, azınlık milliyetlerin ulusal taleplerine karşı son derece olumsuz bir tutum aldı.

Rusya’nın iki başlıca sosyalist partisinden biri olan Sosyalist Devrimci Parti, ulusal soruna karşı başından itibaren büyük ilgi gösterdi ve azınlıkların taleplerine karşı Sosyal Demokrat rakibine göre daha liberal bir tavır sergiledi. Gerçi, ne SR’ler, ne de SD’ler bu soruna çok büyük ilgi gösterdiler. Rus sosyalistleri, demokrasinin bütün sorunları çözeceğine inanıyor ve devletten kaynaklanan bütün politik olumsuzluklara hal çaresi bulacağını düşünüyorlardı. Önce gelen sosyalist teorisyenler, özellikle Marxist olanları, Batı’dan etkilenmişlerdi ve oradaki örnekleri izlemekten yanaydılar; 1905 Devrimini izleyen kısa dönem dışında, Rus Marxist sosyalizmi büyük ölçüde, geniş kitlelerden kopuk bir yeraltı örgütlenmesi olarak kalmıştı ve örneğin Avusturya Sosyal Demokrasisinin çözüm getirmek zorunda kaldığı pratik politik sorunlara acil çözümler getirmek gibi bir yükümlülüğü olmamıştı.

Şeklen 1902’de kurulan Sosyalist Devrimci Parti, ondokuzuncu yüzyıl Rus popülist geleneğini sürdürdü ve onun azınlıklara karşı liberal tavrını miras aldı. Bu miras, SR’lerin, azınlık milliyetler arasında örgütlenen sosyalist partilerin büyük çoğunluğunun desteğini kazanmasını sağladı. 1905’de Birinci Kongrelerini toplayan SR’ler, ulusal sorunda şu kararı benimsedi:

Hem şehirleri, hem de kırları kapsayan bölge ve topluluklarda (obshchiny) geniş özerkliğe dayanan demokratik bir cumhuriyet; tek tek milliyetler arasındaki ilişkide federal ilkenin mümkün olduğunca geniş bir şekilde uygulanması; kaderini tayin hakkının kayıtsız şartsız tanınması… yerel dillerin bütün yerel alanlarda, kamusal alanda ve devlet kurumlarında tanınması…; nüfusun karışık olduğu bölgelerde her milliyete, kültürel ve eğitsel işler için ayrılmış bütçeden, nüfusu oranında yararlanma hakkı ve bu konuya ilişkin fonların öz-yönetim temelinde azınlık milliyetlere tahsis edilmesi.

Sosyalist Devrimci Parti, federalizm ve ulusal kültürel özerklik ilkesini desteklediğini açıklamasıyla, Rusya’da ulusal bir sorunun varlığını hesaba katan ve bununla ilgili somut bir program geliştiren ilk parti olmuştur. Gerçi parti tabanı, parti programı tarafından ileri sürülen çözümün uygun bir çözüm olduğuna inanmaktan uzaktı. Nitekim, Birinci Kongrenin ulusal soruna ilişkin çözümlemesi, parti saflarında ateşli tartışmalara yol açtı, çok sayıda delege, bu çözüme, özellikle de uluslara, kayıtsız şartsız kaderini tayin hakkının tanınmasına karşı itirazını dile getirdi. Bazı konuşmacılar, Rusya’nın sınır bölgelerinin ekonomik önemi dolayısıyla bu bölgelerdeki milliyetlerin ayrılmalarının kabul edilemeyeceğini belirtirken, diğer bazıları da, bu ilkenin sınıf devrimini karartmak anlamına geldiğini ifade ettiler.

SR’lerin ulusal soruna karşı bu karışık tavrı, Rus SR’lerinin insiyatifiyle 1907’de toplanan ulusal-sosyalist partiler konferansında bir kere daha su yüzüne çıktı. Bu konferansta, azınlık milliyetlerden sosyalist partilerin delegelerinin çoğu ayrımsız ulusal kültürel özerklik lehinde oy verirken, Rus SR delegeleri, bu ilkenin partinin ulusal soruna ilişkin programına uygun olmadığı gerekçesiyle onay vermekten kaçındılar. Rus SR’leri, partinin ulusal sorunda bir tartışma açacağına söz verdiler ve çok geçmeden daha sınırlı bir program gündeme geldi.
1910’da, Sosyalist Devrimci periyodik basınında, SR’lerle bağlantılı Yahudi SERP liderlerinin insiyatifiyle bir tartışma başlatıldı, ancak olumlu bir sonuç çıkmadı. SR’lerin liderlerinden biri olan Victor Chernov, Rusya’da ulusal sorunun genel bir çözümünün olmadığını, kendisi kişisel olarak, karışık nüfuslu bölgelerde ayrımsız bölgesel ulusal kültürel özerkliğe taraftar olsa da, her bölgede ulusal programın farklı çözümler getirmesi gerektiğini belirtti. Bazı SR yazarları, ulusal programın parti platformunun en zayıf noktası olduğunu ve bu durumun Rusya’da sosyalizmin yayılmasının önünde bir engel oluşturduğunu kabul ettiler.

Politik felsefeleri, yerellikten güç alan ve bir milliyetler federasyonuna izin veren komünlerin özgür birliği nosyonuna dayanan SR’lerin tersine, Marxist Sosyal Demokratlar, büyük devletlerden, politik iktidarın merkezileşmesinden ve sosyalist hareketin yerel özelliklerine ağırlık vermekten çok, dünya çapındaki gelişmesine taraftardılar. Onlar, Rusya’nın tarihi gelişmesinin Batı tipi, orta sınıf bir devlete doğru olduğuna inanıyorlardı ve azınlık hareketlerinin bu gelişmeyi engelleyici bir rol oynadığını düşünüyorlardı. Onların ulusal programları, özünde Kadetlerinkinden pek farklı değildi.

İlk Rus Marxist grubu olan Emeğin Kurtuluşu (Osvobozhdenie Truda), 1880’de kabul edilen programında, ulusal sorundan söz etmiyor, kendini, “dinsel ya da ulusal köken farkı gözetilmeksizin tüm vatandaşlar için tam eşitlik” talebiyle sınırlıyordu. RSDİP’nin Birinci Kongresinin manifestosu da (1898) keza, bu sorundan söz etmemektedir.
Parti, ulusal sorunla net bir şekilde ilk kez, 1901’de, Bund’un, Yahudilerin bir ulus olarak tanınması ve Bund’un, Rusya’daki Yahudi işçi sınıfının temsilcisi olma fonksiyonuna izin verilmesi talebini ileri sürmesiyle karşı karşıya geldi. Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi liderleri, bu talebe büyük bir öfkeyle karşı çıktılar. Parti organı Iskra yazı kurulunun üyesi Martov, Bund’un bu talebini milliyetçi, Marxizm dışı ve pratikten tamamen uzak olmakla damgaladı. Troçki de bir süre sonra aynı suçlamaları ileri sürdü ve Plekhanov, Bund’un partiden çıkarılmasından yana bir tutum takındı. Lenin ise, Bund’un talepleriyle alay etti. Rus SD’lerin Bund’un önerisini kabul etmeye hiç de hazır olmadıkları açıktı.

1903’de, Sosyal Demokratlar, ünlü İkinci Kongrede, programlarında şunları ifade ettiler:

3. Geniş yerel öz-yönetim; farklı yaşam koşullarıyla ve nüfuslarıyla ayırt edilen bölgeler için bölgesel öz-yönetim.
7. Eski sosyal yapıların yıkılması ve bütün vatandaşlara, cins, ırk, din ve milliyet ayrımı yapılmaksızın tam eşitlik.
8. Halklara, kendi ana dillerinde eğitim hakkının güvence altına alınması ve hükümetin ve öz-yönetim organlarının masrafları karşılaması yoluyla gerekli okulların açılması; toplantılarda her vatandaşın kendi ana dilini kullanma hakkı; bütün yerel, sosyal ve hükümet kurumlarında yerel dillere devlet diliyle eşit kullanım hakkı tanınması.
9. Devletin içinde yer alan tüm uluslara (natsii) kendi kaderini tayin hakkı.

Sosyal Demokrat programın dokuzuncu maddesi üzerinde biraz durmamız gerekmektedir, çünkü bu madde daha sonra şiddetli çatışmalara yol açmıştır. “Ulusal kaderini tayin” ilkesi, aynı cinsler arası eşitlik ya da konuşma özgürlüğü gibi, temel bir demokratik hak olarak Avrupa’da ve Rusya’da, sosyalistler tarafından genellikle kabul edilmiştir. Bu ilke, 1896’da onu platformuna alan İkinci Enternasyonal tarafından da benimsenmiştir. Bu ilke, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin programında da, her türlü ayrımcılığa ve bir ulusun bir diğerine baskı yapmasına karşı çıkma kaydıyla yer almıştır.

1912’ye kadar gerek Menşevik, gerekse Bolşevik yazarlar, en büyük takipçilerini Rus azınlık partileri arasında bulan iki teorik çözümü reddetmişlerdir: birincisi, federalizm, ikincisi ise, bölgesel ve ayrımsız bölgesel varyantlarıyla kültürel özerklik. Federalizmin reaksiyoner bir öneri olduğu düşünülüyordu, çünkü federalizm devleti ademimerkezileştirecek ve ekonomik bütünleşme sürecini geciktirecekti; kültürel özerklik, çeşitli milliyetlerden proletaryayı birbirinden ayıran bariyerleri güçlendirecek ve halkın kültürel gelişmesinde burjuvazinin belirleyici bir rol oynamasına yol açacaktı. Milliyetçilik, bir bütün olarak kapitalist bir olguydu ve sosyalizmin çıkarlarına karşıydı.

Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin başta gelen teorisyenlerinden biri olan G.V. Plekhanov’un da bu konudaki tutumu farklı değildir. Uzun yıllar boyunca akla hayale gelebilecek her türlü sosyal ve politik konuda yazılar yazan Plekhanov’un ulusal sorun ve milliyetçilik üzerine, o da bir ankete cevap verirken, tek bir makale yazmış olması oldukça düşündürücüdür. Revue socialiste için 1905’te yazdığı bu makalede Plekhanov, ondokuzuncu yüzyılda Batı’da sosyalistler arasında yaygın olan görüşü bir kere daha dile getirmiştir: aslında proletaryanın vatanı yoktur ve eğer zaman zaman işçiler ulusal duyguların etkisi altında kalıyorlarsa, bunun nedeni, sınıf farklılıklarının kendi ülkelerinde yeterince gelişmemiş olmasıdır. Milliyetçiliğin ekonomik alandaki iddiaları, kapitalizmin dünya çapında gelişmesi ve bütün ülkelerde, sömürülenlerin arasındaki sınıf bağlarının güçlenmesiyle ortadan kalkacaktır. Bundan dolayı, Plekhanov, ulusal sorunun şu ya da bu biçiminin sosyalist hareketin büyümesine karşı ciddi bir engel oluşturacağından korkmak için bir neden olmadığını ileri sürmektedir.
Plekhanov’un bu açıklamaları, ulusal sorunla ilgilenen mesai arkadaşlarının bu yöndeki her türlü girişimlerini önleyici bir etki yapmıştır. Nitekim, 1908’de, Kafkas Menşevikleri, ona bölgelerinde milliyetçiliğin geliştiğini ve partinin bu konuya daha büyük bir dikkatle eğilmesi gerektiğini bildirdiklerinde, öfkeye kapılan Plekhanov, bunun sosyalistlerin işi olmadığı yanıtını vermiştir. Gerçek Marxistler böyle bir olgu karşısında, “milliyetçi argümanlara karşı sistematik eleştirilerle” karşı çıkmalıydılar. Plehanov’un bu tutumuna benzer anlayışlar partide de yaygındı. Aslında, Sosyal Demokratların Yahudi ve Ukraynalı gibi bazı azınlıkların taleplerine karşı gösterdikleri tepkinin, sağın en reaksiyoner partilerinin tepkilerinden aşağı kalır yanı yoktu.

Bu uzlaşmaz tutumdan ilk ayrılanlar Menşevikler oldu. Azınlık milliyetlerin (örneğin Gürcü ve Yahudiler) Sosyal Demokrat örgütleri içinde önemli bir ağırlık kazanan Menşeviklerin, İkinci Enternasyonalin sağ (Revizyonist) kanadına yaklaşmaları beklenmeyen bir gelişme değildi. Menşevikler, federalizm fikrine karşı hoşgörüsüz tutumlarını sürdürmekle birlikte, yavaş yavaş ulusal kültürel özerklik fikriyle bir uzlaşma içine girdiler.

Viyana’da, Ağustos 1912’de, Menşevikler, Bolşeviklerle bağlarını koparttıkları bir konferans topladılar.
Bolşevikler, bu konferansı, “likidatörler konferansı” olarak niteledi. Bu konferansta Rus Marxist hareketinin bazı önde gelen şahsiyetleri – Martov, Aleksandr Martinov, Leon Troçki, Pavel Akselrod, vd. – yer aldı, fakat delegelerin çoğunluğu Rus olmayan sosyal demokrat partilerden geliyordu: Bund, Letonya Sosyal Demokratik İşçi Partisi, Kafkasya partileri ve konuk olarak, Polonya Sosyalist Partisi’nin ve Litvanya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin temsilcileri. Konferans, o ana kadar partinin yetersiz kaldığı ulusal program yolunda ilk ürkek adımları attı. Konferans, ulusal kültürel özerklik kararının, ulusal kaderini tayin hakkını garanti eden parti programıyla çelişmediğini ileri sürdü. Plekhanov, bu karara, pratik olmadığı ve “milliyetçi” olduğu gerekçesiyle karşı çıktı, fakat ulusal kültürel özerklik kabul edildi ve 1917’de, resmen Menşevik programa dahil edildi.

1913’den önce Lenin ve Ulusal Sorun

Lenin’in, ulusal sorun üzerine tavrındaki değişiklikler, bu sorunun, Rus politik yaşamındaki artan önemini net bir şekilde yansıtır: Lenin, ulusal duyguların gittikçe daha fazla farkına varmış ve kabul edilebilir bir çözümün önemini kavramıştır. Lenin, temel tavırlarında, belki de önde gelen Rus Marxistleri içinde en doktriner teorisyen olmasına rağmen, aynı zamanda araçları seçmekte de bir o kadar esnekti. Var olan düzene karşı savaşta ulusal hareketin bir silah olarak değerini farkettiği an, hedeflerine ulaşmak için, bu silahı kullanmakta bir an bile tereddüt etmedi.

Lenin’in ulusal soruna yaklaşımında net olarak üç dönem seçilir: 1897’den 1913’e kadarki birinci dönemde, bu konudaki temel görüşlerini formüle etmiştir; 1913’den 1917’ye kadarki ikinci dönemde, ulusal azınlık hareketlerinden yararlanmaya ilişkin planlarını geliştirmiştir;  1917’den 1923’e kadarki üçüncü dönemde ise, tamamen pratik amaçlarla bu planı bir yana bırakmış ve Rusya’nın yöneticisi olarak pratik deneylerden çıkan yeni bir program benimsemiştir. 1923’de Lenin’in görüşlerinde bir başka evrim daha meydana gelmiş ve muhtemelen gelecekteki politikasını tadil etme hazırlıklarına girişmiştir, ancak hastalığı ve ölümü bu girişimin yarıda kalmasına yol açmıştır.

1913’e kadar Lenin, ne ulusal sorunla ve bu konudaki sosyalist literatürle, ne de onun politik ve ekonomik özellikleriyle çok yakından ilgilenmiştir. Fakat çok iyi bilinen politik realiteleri kavrama yeteneğiyle daha başından sosyalistlerle ulusal azınlıklar arasında bir ittifak imkanı olduğunu kavramıştır. Lenin, zaman zaman bir takım proleter olmayan güçlerin geçici olarak ortaya çıkmasının sosyalizmin gelişmesine engel olmayacağına inanıyordu. Sosyal Demokrasi, diğer sınıfların, dinsel grupların ya da ulusal azınlıkların memnuniyetsizliğini ifade eden bu tür güçlerden yararlanmasını bilmeliydi. “Kuşkusuz sınıf antagonizmi şu anda ulusal sorunu geri plana itmektedir,” diye yazıyordu, “fakat kimse, bu sorunun geçici olarak ön plana çıkmayacağını ya da ulusal sorunun politik drama sahnesinde yer almasının imkansız olduğunu, bir doktrin adına ve kesin olarak ileri süremez.” Yararlı olduğu zaman sosyalistler, ulusal hareketleri desteklemelidirler, elbette bu desteğin şarta bağlı ve geçici olduğunu unutmadan: “Bu, bir düşmana karşı, bir müttefike verilen bir destektir ve Sosyal Demokratlar, bu desteği, ortak düşmanın düşüşünü hızlandırmak için verirler, fakat onlar, bu geçici müttefiklerden kendileri için hiçbir şey beklemezler ve onlara ihsanda bulunmuş olmazlar.”

Parti programı diyordu Lenin, Kautsky’den alıntı yaparak, yalnızca bugün için yazılmaz, aynı zamanda gelecek için yazılır; o, yalnızca toplumun beklentilerini ifade etmez, aynı zamanda onun taleplerini de dile getirir. Bu yüzden, parti programının, tüm uluslar için kaderini tayin hakkını içermesi vazgeçilmez bir zorunluluktu. Kaderini tayin hakkını tanımak hiçbir şekilde Marxizmin genel ilkeleriyle çatışmazdı. Çünkü Sosyal Demokratlar, Sosyalist Devrimcilerin tersine, ulusların haklarını kayıtsız şartsız desteklemiyor, tavırlarını bütünüyle proletaryanın çıkarlarına bağlı olarak belirliyorlardı.

Sosyal Demokrasinin… temel ve başta gelen görevi, halkların ya da ulusların değil, fakat her milliyetten proletaryanın kendi kaderini tayin etmesine yardımcı olmaktır. Biz daima ve kayıtsız şartsız, bütün milliyetlerden proleterlerin en sağlam bir şekilde birleşmesi için çalışmalıyız ve biz ancak çok özel, istisnai durumlarda yeni bir sınıf devletinin yaratılmasını ya da tam politik birliğe dayalı devletin yerine daha zayıf bağları ifade eden federal yapının geçmesini destekleyebiliriz.

Lenin, bu temel görüşlerle 1913’e kadar geldi. Bu fikirleri ömrünün sonuna kadar da terketmedi. O, ulusal hareketi, iktidar mücadelesinde kullanılacak önemli bir güç olarak gördü. Bu bağlamda, milliyetçiliği sosyalist hareketin önünde bir engel olarak görerek, ya Plehanov gibi, ona karşı doğrudan mücadele eden ya da Menşeviklerin çoğu gibi, onu kültürel kanallara yönelterek nötrleştirmeye çalışan diğer Rus Sosyal Demokratlarından ayrılır.

Gerçi Lenin, Sosyal Demokrasinin, federalizme karşı düşmanca tutumunu paylaşır. 1903’de Ermeni Sosyal Demokrat cumhuriyetçileri, Rusya’da bir federal sistem kurulmasını ve kültürel özerkliğin tanınmasını talep ettiklerinde, Lenin şöyle itiraz etmiştir: “Kaçınılmaz olarak özerk bir sınıf devletinin kurulması talebine yol açacak… federasyonu ve kültürel özerkliği vazetmek, proletaryanın işi değildir.” O, sürekli olarak, federalizmin ekonomik bakımdan gerici ve kültürel özerkliğin proletaryayı bölen bir talep olduğunu tekrarlamıştır.

Fakat, 1912 yılının sonlarında, Bolşeviklerin daha özel bir programatik açıklamada bulunmaları zorunlu hale gelmiştir. Rusya’nın diğer belli başlı partilerinin hepsi, azınlıklar sorununda kesin çözümler öneren programlara sahiptiler. O yılın Ağustos ayında, o zamana kadar suskun kalan Menşevikler bile, ulusal kültürel özerkliğin savunuculuğunu yapmaya başlamışlardı. Bir şeyler yapılması gerekiyordu. Lenin, o yaz, Krakow’a gitti ve Avusturya İmparatorluğunda olsun, Rus Polonyası’nın komşu bölgelerinde olsun, ulusal sorunun sosyalist hareketin gelişmesine zarar veren boyutlarını bizzat gözlemleme fırsatı buldu. O zamana kadar ikinci elden, özellikle Karl Kautsky’nin yazılarından bilgi sahibi olduğu konuyla ilgili yazıları yakından inceledi. Bauer’in baş yapıtını ve Kautsky’nin Bauer’e eleştirisini okudu ve ardından, özellikle Yahudi ve Ukraynalılar olmak üzere, Rusya’daki azınlıklarla ilgili çok sayıda kitabı inceledi. Aynı zamanda nüfus istatistiklerini ve ekonomik bilgileri topladı. Çok geçmeden, ulusal sorunun, Rus yaşamında, o zamana kadar sandığından çok daha büyük bir rol oynadığını farketti. Onbeş yıl önce yararlanılacak bir potansiyel müttefik olarak tespit ettiği ulusal hareketin, Rusya’daki kurulu rejime karşı bir silah olarak mevcudiyetini saptadı. Ulusal hareketle bir ittifak hayati bir önemdeydi, fakat böyle bir ittifak için, azınlıkların sempatisini kazanacak somut bir ulusal program gerekiyordu.
O yılın son iki ayında, meydana gelen diğer bir takım olaylar, böyle bir programı daha da acil hale getirmişti. 10 Aralık 1912’de, bir Gürcü Menşevik delege olan Akaki Chkhenkeli, Duma’da bir konuşma yaparak, “bütün ulusların özgür gelişmesi için gerekli kurumların yaratılmasını” talep etti. Bu konuşma, Lenin’in büyük bir öfkeye kapılmasına yol açtı. Bunun, parti disiplinin ihlali olduğunu ileri sürdü ve bu konuyu kendi taraftarlarının 1913 Ocak’ında Krakow’da topladıkları ve Stalin’in de hazır bulunduğu konferansa getirdi. Bu konferansta Lenin, Chkhenkeli’nin konuşmasını suçladı ve Rus Sosyal Demokratik hareketinde, Renner-Bauer’in formülasyonuna taraftar olan Bundistlere ve Kafkas sosyalistlerine yanıt verdi. Stalin’i, bu konuda bir makale yazmak üzere görevlendirdi.

Stalin bu alanda çok yeterli birisi değildi – daha önce bu konuda hiç yazmamıştı -, fakat Gürcü olduğu için, Avusturya doktrininin çok büyük taraftar kazandığı bir bölge olan Kafkasya’daki gelişmelerden haberdardı. 1906 başında, Transkafkasya’daki milliyetçi eğilimlere karşı kapsamlı bir çalışma kaleme alan Lenin’in takipçilerinden Stepan Shamuian, bu konuda Stalin’den çok daha bilgiliydi. Fakat 1912’de, Shamuian, Kafkasya’da bulunuyordu ve Lenin’in istediği çalışmayı yapacak durumda değildi. Lenin, o yaz yaptığı okumalardan çıkarttığı notları Stalin’e teslim etti ve muhtemelen konu hakkındaki düşüncelerini de ona aktardı. Lenin’in bu notları kaybolmadığı için bugün Stalin’in “Marxizm ve Ulusal Sorun” makalesini yazarken, Lenin’den ne kadar yararlandığını anlama olanağına sahibiz. Lenin’in beklentisi, Stalin’in, Rus Marxistleri arasında yaygınlık kazanan bütün Avusturyalı ve diğer sosyalist yazarları çürütmesiydi. Ancak, Stalin’in çalışması, bu beklentiyi tatmin edecek boyutlara ulaşamamıştır.

Stalin’in, çeşitli dillerde, sayısız defa basılmış olan bu makalesi, üç ana bölümden oluşur. Birinci bölümde, ulus kavramı üzerine tartışma yer alır; ikinci bölüm, Avusturya projesinin yetersiz bir tanımını ve eleştirisini içerir; üçüncü bölümde ise, Rus sosyalist hareketindeki kültürel özerklik teorisi ele alınır. Ulus, “dil, toprak, ekonomik hayat ve aynı kültüre sahip olmanın doğurduğu psikolojik birlik ortak temeli üzerinde yükselen tarihi bir oluşum ve istikrarlı topluluk,” olarak tanımlanır. Stalin, Bauer’in ulus fikriyle, etnik grubu birbirine karıştırdığını ileri sürer ve ardından, milli hareketlerin karakter olarak burjuva nitelikte olduklarını belirtir, böylece Renner ve Bauer’in çalışmalarını yayınlamalarından önceki standart Marxist görüşü yankılar.

Stalin, Avusturya projesinin, her devlet içinde, gerçekte ekonomik gelişmelerle birbirinden ayrılan çeşitli sınıfların oluşturacağı yapay topluluklar yaratarak ulusal farklılıkları arttıracağını ileri sürer. Bunun, proletaryanın saflarını bölmesi kaçınılmazdır. Stalin, buna delil olarak, Renner-Bauer teorilerinin yaygınlık kazanmasının şimdiden Rusya’da parti birliğini zayıflatmasını ve partinin Kafkasya şubelerinde ve Bund içinde milliyetçi eğilimlerin güç kazanmasını gösterir. Yahudilerin bir ulus olduğunu reddeder ve Bund’un çabalarının, Rusya’daki Yahudi nüfusunun doğal asimilasyonunu geciktirmeye yaradığını ileri sürer. Sonuçta, ulusal sorunda tek gerçek Marxist çözümün, Sosyal Demokrat partinin programında ortaya konduğunu belirtir: kendi kaderini tayin hakkı (netleştirmeye teşebbüs etmez), eşitliğin gerçekleşmesi ve geniş bölgesel özerklik, azınlık dillerinin korunması ve azınlık okullarının açılması.

Stalin’in makalesi ulusal sorun teorik tartışmasına yeni hiçbir katkıda bulunmamıştır,  bu makale yalnızca, Bolşeviklerin daha önce ihmal ettikleri bir konudaki görüşlerinin geçici bir açıklaması niteliğindedir. Stalin’in argümanlarının temel zayıflığı, Renner ve Bauer’in temel tezlerini çürütmekte başarısız kalmasıdır: onların tezlerine göre, doğal insan toplulukları olan uluslar, demokrasinin ve sosyalizmin yayılmasıyla ortadan kalkmadığı, tersine önemlerinin arttığı yönündedir. Stalin, Avusturya projesiyle bu konuda tartışmaya girmekten kaçınmış, ispatlamaksızın, klişeler halinde, ulusal farklılıkların yok olmasının kaçınılmazlığını ileri sürmekle yetinmiştir.

Renner’in ulus tanımının hatalı olduğunu ileri sürerken, ulus hakkında ileri sürdüğü fikirler de orijinal olmaktan uzak ve dogmatiktir. Stalin, Bauer’i her ne kadar ulusla, etnik topluluk arasında ayrım yapmamakla eleştirmekteyse de, aslında Bauer, ulusun tarihi bir tanımını net bir şekilde yapmıştır. Stalin, Bauer’in “ulusal karakteri”, onu yaratan ekonomik koşullardan ve diğer koşullardan bağımsız olarak ele aldığını ileri sürmesi temelsizdir: Bauer, son derece net bir şekilde, ulusun karakterinin ekonomik ve diğer tarihi güçler tarafından belirlendiğini ortaya koymuştur.

Stalin’in, Avusturya programının pratik özellikleri üzerine açıklamaları da doğru değildir. Hatalı bir şekilde, Avusturya Sosyal Demokrat Partisi’nin, ayrımsız bölgesel özerklik projesini Bruenn Kongresinde kabul ettiğini söyler. Ayrıca, Avusturya programının Rusya’da pratikte geçersiz olduğunu, çünkü çarlık hükümetinin ” ‘kültürel’ Diyet gibi zayıf kurumları” kolayca yıkacağını ileri sürmesi iki bakımdan tamamen geçersizdir. Birincisi, kimse, ayrımsız bölgesel kültürel özerklik programının mutlakiyetçi devlette uygulanmasını savunmamıştır; projenin tamamı demokrasiyi öngörmektedir. İkinci olarak ise, Renner, böyle bir ihtimalin ortaya çıkmasını demokratik bir devlette bile önlemek konusunda son derece ısrarlıdır ve bu yüzden ulusal kurumların devletin bölgesel yönetim aygıtlarına dönüştürülmesi konusunda ayrıntılı bir program ortaya koymuştur.

Bund’a ve Kafkas Menşeviklere yöneltilen bütün saldırılar da mantıksal bir yanlışlıkla maluldür. Stalin’in, ayrımsız bölgesel ulusal kültürel özerkliğe karşı temel tezi, bunun, kaçınılmaz olarak Sosyal Demokrat Partiyi ulusal sınırlar içinde böleceği yönündedir. Delil olarak Avusturya deneyini ele alır ve ulusal kültürel özerklik fikrinin ortaya çıkmasıyla birlikte Avusturya Sosyal Demokrat Partisi’nin ulusal bölünmelere uğradığını ileri sürer. Oysa, ayrımsız bölgesel özerkliğin benimsenmesiyle birlikte, partinin, ulusal azınlıkların istekleri yönünde yeniden örgütlenmesi, bölünme anlamına gelmemektedir.

Lenin’in Kendi Kaderini Tayin Teorisi

Lenin, I. Dünya Savaşının patlak vermesini takip eden iki yıl içinde ulusal sorun üzerine çalışmalarını yoğun bir şekilde sürdürdü ve bu konuda çeşitli polemikler yazdı. 1914’de kadar bu konuda yazdıkları, esas olarak, “sağcılar” dediği Renner ve Bauer’in izleyicilerini hedef alıyordu, ancak bu tarihten itibaren, esas olarak, “solcular” dediği, içlerinde bazı Bolşeviklerin de bulunduğu, Rosa Luxemburg’un fikirlerine taraftar olanları eleştirmeye başladı. Bu iki kanat arasında, merkezde bir hat oluşturmaya çalıştı. Renner ve Bauer’den farklı olarak Marxizmin temel ilkelerine bağlı kalmaya ve Rosa Luxemburg’dan farklı olarak politik gerçekleri hesaba katan bir esneklik içinde bulunmaya çalıştı.

Lenin, ulusal sorunun kapitalizmin ortaya çıkarttığı bir olgu olduğu görüşünü sürdürdü. Temel görüşlerde “solcu” kampla aynı görüşleri paylaştı. Fakat, Rosa Luxemburg’un tersine, özellikle kapitalizmin gelişmesinin henüz başlangıç aşamalarında olduğu bölgelerde ulusal sorunun önemini küçümsemeyi reddetti. Rus İmparatorluğunda ulusal hareketlerden yararlanmayı düşündüğü için “solcuların” bu hareketlere karşı olumsuz tutumuna karşı çıktı. Azınlıkların politik hareketlerine yaklaşımda, daha çok “sağcıların” tutumuna yakın bir tavır aldı.

Lenin’e göre dünya, ulusal sorun açısından, üç temel alana ayrılıyordu: her ulusun kendi devletine sahip olması dolayısıyla bu problemin esas olarak çözüldüğü Batı; kapitalizmin gelişmekte olduğu, dolayısıyla ulusal devletin kuruluşunun da gündemde bulunduğu Doğu Avrupa; kapitalizmin ve milliyetçiliğin henüz tamamen başlangıç aşamasında olduğu geri, sömürge ve yarı-sömürge bölgeler. Bu yüzden sosyalizmin, Doğu Avrupa’daki ve dünyanın geri bölgelerindeki ulusal sorunla yakından ilgilenmesi kaçınılmazdı. Kapitalizm, Batı Avrupa’dan, Doğuya doğru yayılmakta ve bu da ulusal devlet sorununu gündeme getirmektedir. Büyük, çok uluslu imparatorluklar parçalanarak ulusal devletlere dönüşmekte, devlet kurma olanağından yoksun olan küçük milliyetler, endüstrileşmeyle şehirlere sürülüp ilerlemiş ulusların asimilasyonuna uğruyorlardı. Böylece, ekonomik gelişmeler sonucunda Doğu Avrupa bugünkü Batının düzeyine geldiğinde, Batı çok uluslu karakterini yitirmiş olacaktı.

Lenin, Renner ve Bauer’e, kapitalizmin şimdiden ortadan kaldırmaya başladığı etnik farklılıkları yapay olarak korumaya kalkıştıkları gerekçesiyle karşı çıkıyordu. Ulusal kültür, sınıf kültürünün üstünü örtmeye yarıyordu. “Yalnızca din adamları ve burjuvazi ulusal kültürden söz eder. Emekçiler ise,  evrensel işçi hareketinin uluslararası kültüründen söz ederler.” Genellikle “ulusal kültür”e atıfta bulunmak,  gerçekte yönetici burjuvazinin kültürüne atıfta bulunmak anlamına gelir ve bu kültür kesinlikle ezilen sınıfların demokratik, sosyalist kültürüne karşıdır. Kautsky gibi o da, ayrımsız özerkliğin tarihi gelişmeye karşı durmak anlamına geldiğini düşünüyordu. Lenin’e göre, ayrımsız kültürel özerklik, bir yandan doğal asimilasyonu önlüyor, diğer yandan da kapitalizmin ulusal devletler kurma ve çok uluslu imparatorlukları parçalama eğilimini dikkate almıyordu.

Sosyalist Devrimcilerin benimsediği federalist projeye şiddetle karşı olan Lenin, üçüncü bir çözüm bulmak zorundaydı. Fakat, kültürel enternasyonalizmin gelişmesini önlemeksizin ya da proletarya hareketinin birliğini parçalamaksızın, kapitalizmin ulusal devletler yaratma eğilimini tatmin edecek formül ne olabilirdi? Lenin, bu formülün ulusların kaderlerini tayin hakkı olduğuna inanıyordu.

Daha önce Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin programında 9. madde olarak benimsenen bu formül genel bir demokratik tavrı ifade ediyordu. Bu, Sosyal Demokrasinin, her türlü ulusal baskıya karşı ve ezilen halkların özgürlüğünden yana olduğu anlamına geliyordu. Formülasyon bu haliyle, çeşitli biçimlerde yorumlanmaya açıktı. Bu formül, ulusal bölgesel özerklik, bölgesel ya da ayrımsız biçimleriyle kültürel özerklik ya da federal ilişkilerin kurulması anlamına da gelebilirdi. Bu formülün, Polonya ve Finlandiya gibi, Rus İmparatorluğundan ayrılmaya zaten hazır hale gelmiş ülkeler dışında, Rus İmparatorluğu içindeki diğer azınlık milliyetlere, ayrılma ve ayrı devletler kurma hakkının tanındığı anlamına gelip gelmediği ise açık değildi.

Lenin, 1913 yılından itibaren “ulusların kaderini tayin hakkı” ilkesini yeniden yorumladı ve şöyle dedi:

“Programımızdaki bu paragraf, politik kaderini tayin dışında başka bir anlama gelmez, bu da ayrılma ve bağımsız bir devlet kurma hakkından başka bir şey değildir.” Rus devleti sınırları içinde yaşayan bütün ulusların Rusya’dan ayrılma ve bağımsız bir devlet kurma hakkı vardır. Bu haktan yararlanmak istemeyen bir halk, bunun yerine federal ilişkilerin kurulmasını ya da ayrımsız kültürel özerklik talep edemezdi. Bu durumda o halk, devlet içindeki, “demokratik merkeziyetçilik” ilkesine göre belirlenen bölgesel özerklik de dahil, genel özgürlüklerden yararlanacaktı.

Kaderini tayin hakkını bu şekilde yorumlayan Lenin, ulusal soruna en iyi sosyalist çözümü bulduğunu düşünüyordu: böylece, azınlık milliyetlerin otokrasiye karşı mücadelede desteğini kazanmak amacıyla doğrudan onların milliyetçi duygularına sesleniliyordu; üstelik bu, demokratik bir çözümdü ve sosyalizmin tam zaferine yardımcı oluyordu; aynı zamanda bu yorum, kapitalizmin ulusal devletler kurma ve azınlıkların asimilasyonunu hızlandırma eğilimiyle de uyum içindeydi.

Kaderini tayin hakkının bu yorumu, kaçınılmaz olarak Doğu Avrupa’daki bütün milliyetçi ve ayrılıkçı hareketleri toptan onaylamak anlamına geliyordu. Bunun doğal sonucu, Doğu Avrupa’da kurulacak bütün küçük ulusal devletleri desteklemekti. Bu, Marxizmin enternasyonalist yaklaşımıyla ve bütün ulusal sınırların ortadan kalkacağı öngörüsüyle nasıl uzlaştırılacaktı? Bu anlayış, çeşitli ülkelerdeki işçileri birbirinden ayırmakta, Avusturya programını bile geride bırakmış olmuyor muydu?

Gerçi Lenin, Doğu Avrupa’nın ulusal parçalanmaya gideceğine ihtimal vermiyordu ve ileri sürdüğü sloganın bu bölgenin gelecek politik yapısında tam tersine bir etki yapacağına inanıyordu. Bu konuda iki argüman ileri sürüyordu. Birincisi, ekonomik güçlerin, büyük devletlerin parçalanmasına karşı bir gelişmeyi dayattıklarını söylüyordu. Merkezkaç güçler, esasen psikolojik bir kökene sahipti. Ulusal baskı sürdüğü sürece mağdur milliyetlerin milliyetçi ajitasyondan etkilenmeleri kaçınılmazdı; bu baskı kalkar kalkmaz, milliyetçiliğin ve ayrılıkçılığın psikolojik temeli de ortadan kalkacaktı. Ulusal düşmanlıkları ortadan kaldırmanın en iyi yolu, her ulusa tam politik özgürlüğü garanti etmek değil miydi? Lenin, azınlıklara, ayrılma ve bağımsız devlet kurma hakkı tanındığı an, ulusal hareketlere yol açtığını düşündüğü kuşkuculuğun ortadan kalkacağına inanıyordu. İşte o zaman, yalnızca o zaman ekonomik faktörler, milliyetçiliğin direnmesi olmaksızın merkezileştirme ve birleştirme görevlerini yerine getirecekleri özgür bir alan bulacaklardı. Azınlıklar, daha büyük politik birimlerde yer almanın avantajlarını görecek ve böylece büyük devletlerin, hatta giderek dünya devletinin gelişmesinin yolu açılmış olacaktı.

Lenin’in, kaderini tayin sloganının Rusya’nın parçalanmasına neden olacağı suçlamasına karşı getirdiği ikinci argüman, bu hakkın sınırlanmasına ilişkindir. Ayrılma hakkını savunmak, diyordu Lenin, fiili ayrılmaya göz yummak anlamına gelmez. Kaderini tayin hakkının “kayıtsız şartsız” olmasına karşı çıkıyordu, çünkü bu, yalnızca proletaryaya ait bir haktı. Şu ya da bu ulusun, verili bir anda Rusya’dan ayrılması, önceden öngörülemeyecek sayısız faktöre bağlıydı. Ulusal çıkarlarla proletaryanın çıkarları çatıştığı an, ulus, proletaryanın çıkarlarına tabi olmak  ve bu durumda ayrılma hakkı terkedilmek zorundaydı. Lenin, ayrıca, kaderini tayin hakkını genel bir demokratik hak olarak savunduğunu söylüyordu, boşanma hakkını savunmak, fiilen boşanmayı savunmak anlamına gelmiyordu. Ezilen etnik grupların sosyalistlerinin görevi, ezen ulusun demokratik unsurlarıyla birleşme yönünde ajitasyon yapmaktı, öte yandan ezen ulusun sosyalistleri azınlıkların kaderini tayin hakkı yönünde propaganda yapmalıydılar.

Ayrılma özgürlüğünün tek politik anlamı budalaca küçük devletler sistemine ve kapitalizmin tam gelişmesiyle yıkılması kaçınılmaz olan ulusal tecritçiliğe karşı olmaktır.

Biz, kaderini tayin özgürlüğünü, yani bağımsızlığı, yani ezilen ulusların ayrılma özgürlüğünü, ekonomik ayrılıkçılığı ya da küçük devletler idealini hayal ettiğimiz için talep etmiyoruz, tersine biz, büyük devletlerden yanayız ve ulusların uzlaşmasını, hatta birbirine karışmasını istiyoruz; ama, ayrılma özgürlüğü olmaksızın düşünülemeyecek,  gerçekten demokratik, gerçekten enternasyonal temelde.

Lenin, resmi devlet dili sorununda da benzer bir tavır takındı. Bir çok Marxist gibi, Rus İmparatorluğunun, azınlıkların asimile olduğu ve Rus dilini benimsedikleri ulusal bir devlete dönüşmesini arzu ediyordu. Ama, bu hedefin ancak gönüllülük temelinde gerçekleşeceği uyarısında bulunuyordu; bu ancak, azınlıklara kendi ana dillerini kullanma özgürlüğü verildiği zaman gerçekleşebilirdi. Zaman içinde, Rus kültürünün büyüklüğü ve maddi avantajları, kültürel ve lingüistik asimilasyonun gerçekleşmesine yol açacaktı.

Diğer Marxistleri bu görüşlere kazanmak son derece zordu ve Lenin, savaş öncesi yılların önemli bir bölümünde yazılar yazarak ve konuşmalar yaparak bu tezlere taraftar kazanmaya çalıştı. 1913 ve 1914 yıllarında, bu konuda, İsviçre, Paris, Brüksel ve Krakow’da konferanslar vererek, Renner-Bauer ve Rosa Luxemburg’un görüşleriyle tartıştı.

Savaşın patlak vermesi, Lenin’in karşısına yeni teorik zorluklar çıkarttı ve onu, kaderini tayin konusunu daha geniş çaplı savunmaya zorladı. Savaş, Avrupa Sosyal Demokratlarının saflarında çok iyi bilinen büyük bölünmeye yol açmıştı. Belli başlı Avrupa devletlerindeki sosyalistler, hükümetlerinin savaş faaliyetlerini desteklediler ve gelecekteki uluslararası çatışmalarda sınıf dayanışması tutumu alacaklarına ilişkin taahhütlerini bir yana bıraktılar. İtilaf Devletlerindeki sosyalistler, Prusya militarizminin yenilgiye uğratılması için Müttefiklerin desteklenmesi gerektiğini ileri sürüyorlardı; diğer yandan, Mihver Devletlerinin sosyalistleri de, dünyayı Rus mutlakiyetçliğine ve reaksiyona karşı savunmak için kendi devletlerini desteklediklerini iddia ediyorlardı. Her iki taraf da kendi görüşlerini kanıtlamak için sosyalizmin kurucularına atıfta bulunuyor ve sosyalizmin savaşlara karşı olmayıp, daha ilerici olan tarafı desteklemekten yana olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. Anlaşmazlık, hangi tarafın ilerici olduğu ve Marx’ın yaşasaydı hangi tarafı destekleyeceği noktasında düğümleniyordu.
Lenin, Bolşeviklerin de içinde yer aldığı Zimmerwald solu gibi, bu yaklaşıma temelden karşıydı. O, 1914 savaşının, ondokuzuncu yüzyılda cereyan eden savaşlardan tamamen farklı nitelikte olduğunda ısrar ediyordu. Sosyalistler her iki tarafı da desteklememeliydiler. Bu savaş yeni türde bir savaş, emperyalist bir savaştı. Kapitalizm yeni bir aşamaya, ulusal sınırların dar geldiği finans kapital aşamasına yükselmişti, o artık bütün dünyayı kontrolüne almak için mücadele ediyordu. Kapitalizmin temel hedefi artık, yeni pazarlar, özellikle sömürgeler ele geçirmekti ve ulusal savaşlar çağı sona ermişti. Müttefikler olsun, Mihver Devletleri olsun eşit ölçüde suçluydu, eşit ölçüde reaksiyonerdi, bu yüzden ondokuzuncu yüzyılın ortasında doğru olan Marx’ın tavrı bu duruma uygulanamazdı. Sosyalistlerin görevi, uluslararası savaşı, iç savaşa dönüştürmek ve savaşan ülkelerde, yaklaşmakta olan sosyalist devrime hazırlanmaktı.

Yeni Zamanlar,
Ocak-Şubat-Mart 2000

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI