Komünizm Dışı Komünizm

Komünist Hareketin Güneş Tutulması ve Yeniden Ortaya Çıkışı (Gilles Dauvé-François Martin, Sel Yayıncılık, Mart 1999) kitabının çevirmeni Bora Sarayova’nın, kitaba yazdığı önsözde belirttiği gibi, “Marxist klasikleri, özellikle de resmi Marxizmi okuyan herkes, 1917 devrimi sırasında ortaya çıkan ve 1920’lerin başlarında Komintern’den ihraç edilen bir ‘sol sapmadan’, bir sol-komünist hareketten, özellikle Lenin’in Sol Komünizm – Bir Çocukluk Hastalığı adlı kitabı aracılığıyla haberdar olmuştur.” (s.7) Hollondalı Pannekoek ve İtalyan Bordiga’nın isimlerinin, Lenin ve III. Enternasyonal tarafından karalanmasıyla, bu hareketin defterinin dürüldüğü düşünülmüştür. Ne var ki, sular yeraltında akışlarına devam etmiş ve yeni bir devrimci yükseliş döneminde, 1968’de, yeniden toprağın üzerinde akmaya başlamışlardır. Gilles Dauve ve Français Martin, işte bu yeniden toprağın üzerine çıkışın yazarlarıdır. Onların, batı entellektüel geleneği içinde artık bir klasik olarak kabul edilen kitapları, klasik bir “sol-komünist” metin olarak değil, ama 1968 hareketi sırasında, bu gelenek içinden yeniden ortaya çıkan ve eski sol-komünist hareketi de çeşitli bakımlardan eleştiren bir eğilimin manifestosu olarak okunmalıdır.

“Manifesto” sözcüğünü bilinçli olarak kullandım. Özellikle kitabın en önemli makalelerinden olan “Kapitalizm ve Komünizm”, gerek Talmutik tonuyla, gerekse komünizm içinde yepyeni bir komünizm anlayışını gündeme getirmesiyle, 20. Yüzyılın “Komünist Manifestosu” olarak ele alınabilir rahatlıkla. Bu makalede, yüz yılı aşkın bir zaman içinde şekillenmiş bütün bir komünist geleneğe açıkça meydan okunmakta, bütün türleriyle komünist partiler reddedilmekte ve adeta bir “komünizm dışı komünizm” anlayışı gündeme getirilmektedir: “Komünizmi açıklamak, işlevleri dünyanın var olan özelliklerini modernize ve demokratize etmekten ibaret olan diğer ‘devrimcileri’ (K.P. görevlilerini, aşırı solu, çeşitli türden sosyalistleri vb.) çürütmek anlamına gelmemektedir. Bu konuda onları ciddiye almak mümkün değildir. Örneğin, K.P.’lerin kendine özgü programı yoktur; onlar sadece, ücretli emek de dahil olmak üzere bugünkü dünyanın bütün can alıcı yönlerini benimseyen, sermayenin programının -diğerlerinin yanısıra – örgütleridirler. Onların fonksiyonlarını göstermek, argümanlarını tek tek ele almaktan daha önemlidir. Biz, ‘yanlış’ görüşlere, ‘doğru’ görüşlerle karşı çıkacak değiliz. Bir K.P. ile ‘sosyalizm kavramı’ üzerine bir tartışma örgütlemek, bir kere daha, K.P.’lere, devrimci ailenin dejenere olmuş evladı muamelesi yapmak olacaktır. K.P.’lerin güçlü olduğu ülkelerde, aşırı sol (goşistler), K.P.’lere, onların, sermayenin en iyi destekleyicileri olarak açıkça karşı-devrimci bir rol oynama fonksiyonlarını teşhir etmeden saldırıyorlar. Oysa esas önemli olan, K.P.’nin programının komünist olmaması değil, kapitalist olmasıdır.” (s22-23)

Bu “komünizm dışı komünizm” eğilimi, kitabın Sel Yayınları aracılığıyla Türkçede yayınlanmasına önayak olan Antagonizm Press’in önsözünde daha belirgin bir ve çarpıcı bir şekilde belirtilmekte ve bu komünizmin geleneği, bir yandan, Marx’a, bir yandan da anarşistlere bağlanmaktadır: “Ne var ki, biz ‘komünist’ ve ‘komünizm’ sözcüklerini, Ondokuzuncu ve Yirminci Yüzyıllarda Marx, Johan Most, William Morris, Sylvia Pankhurst ve İspanya’daki anarşist-komünistlerin en radikal unsurlarının kullandıkları anlamda ve onlarla bir tarihi devamlılık içinde kullanıyoruz. Aynı zamanda biz, Yirminci yüzyılda ‘komünist’ adını alan kapitalist partilerle hiçbir ortak yanımız olmadığını da netleştirmek istiyoruz. Bu partiler ve devletler, dünyanın belli bölgelerinde, geleneksel Batı Avrupa tipi burjuvazisinin kendi görevini yerine getirmek için çok zayıf olması nedeniyle, kapitalist ekonomiyi geliştirmenin araçları olmaktan başka hiçbir şey ifade etmezler. Bu vesileyle, tüm Stalinist, Maoist, Marxist-Leninist, Troçkist ve Guevarist partilere ve onların çanak yalayıcılarına karşı olduğumuzu ilan ediyoruz.” (s.11)

Yazarlar, bu “komünizm dışı komünizm” eğilimini, Lenin’in işçi sınıfına dışardan bilinç götürme ve öncü parti teorisinin eleştirisi noktasına kadar götürürler: “Lenin, proletaryayı reformist olarak görüyordu ve proletaryayı devrimcileştirmek için (‘sosyalist bilinç’ dışardan götürülmelidir) bir şeyler yapmak gerektiğini söylüyordu. Böylece, Lenin’in sınıf mücadelesini bütünüyle yanlış anladığı ortaya çıkmaktadır. Devrimci olmayan dönemde, proletarya, kapitalist üretim ilişkilerini değiştiremez. Bu yüzden o, daha yüksek ücret talebiyle, kapitalist dağıtım ilişkilerini değiştirmeye çalışır. Elbette, işçiler, daha yüksek ücret talep ettiklerinde, dağıtım ilişkilerini değiştirdiklerini ‘bilmez’ler. Yine de onlar,  ‘bilinçsizce’ kapitalist sisteme karşı harekete geçmeye çalışırlar. Kautsky ve Lenin, devrimci hareketin kapitalizm tarafından yaratıldığı bu süreci görmediler; onlar bu sürecin yalnızca bir yönünü gördüler. Kautsky ve Lenin’in sınıf bilinci teorisi, bir süreci böldü ve onun yalnızca geçici bir anını dikkate aldı; onlara göre ‘kendisi olarak’ proletarya, ancak reformist olabilir, oysa devrimciler işçi hareketinin dışındadırlar. Gerçekte ise, devrimciler ve onların fikir ve teorileri, işçilerin mücadelelerinden doğar.” (s.86)

Geleneksel komünizm teorisi konusundaki “batınilik”, Marxizmin klasik “devletin sönüşe gitmesi” teorisinin eleştirisinde de kendini gösterir: “Devlet, insanın, kendi yaşamını yönetememesinden doğmuştur. O, -sembolik ve maddi olarak- birleşmemenin birliğidir. Proletarya yaşam araçlarını ele geçirir geçirmez, bu aracı kurum, işlevini yitirmeye başlayacaktır, fakat onun yıkımı otomatik bir süreç değildir. O, yavaş yavaş ortadan kalkmayacaktır, ticarî olmayan alan nasıl hızla büyüyorsa, o da hızla ortadan kalkacaktır. Aslında, böyle bir alan, 1936-37’de İspanya’da olduğu gibi, eğer merkezî hükümet makinesinin devamına izin verirse, son derece kırılgan olacaktır. Hiçbir Devlet yapısı, kendi kendisini sönüşe götürmez.” (s.51)

Fakat, yazarların esas gelenek dışı görüşleri kendini, proletaryanın tanımlanmasında ve sendikalara bakışta göstermektedir: “Kim ki, proletaryayla, fabrika işçisini (ya da daha kötüsü, kol emekçisini) ya da yoksulu aynı kefeye koyar, o, proletaryanın yıkıcılığını göremiyor demektir. Proletarya, bu toplumun inkârıdır. O, yoksulların toplamından değil, umutsuzlardan, kaybedecek bir şeyi olmayanlardan … bütün sosyal düzeni yıkmadıkça kendilerini kurtaramayacak olanlardan oluşur.  Proletarya, bugünkü toplumun sona ermesidir, çünkü bu toplum hemen hemen bütün olumlu yanlarını yitirmiştir. Bu yüzden proletarya aynı zamanda kendi yıkımıdır da. Proletaryayı, değerin savunulmasında, toplumun islahında oynayacağını iddia ettikleri olumlu rol dolayısıyla her yönden göklere çıkaran bütün teoriler (burjuva, faşist, stalinist, solcu ya da ‘goşist’) karşı-devrimcidir. Proletaryaya tapınmak, sermayenin en etkili ve tehlikeli silahlarından biri olagelmiştir. Proleterlerin çoğu düşük ücretlidir ve çoğunlukla üretimde çalışırlar, ancak onların proletarya olarak ortaya çıkmaları, düşük ücretli üreticiler olmalarından gelmez, mülkiyetten ‘yoksun bırakılmış’ olmalarından, ne yaşamları üzerinde, ne de yaşamak için yapmak zorunda oldukları şey üzerinde kontrolleri olmamasından gelir.” (s.39-40) “Proletarya, işçi sınıfı değil, işi eleştiren sınıftır. O, eski dünyanın yıkımıdır, yalnızca potansiyel olarak; bu yıkım, yalnızca bir sosyal gerginlik ve karışıklık anında, sermaye tarafından komünizmin temsilcisi olmaya zorlandığı zaman gerçek haline gelir. O, zamanın burjuvazisi gibi hakim sınıf olmak için değil, sınıflı toplumu yıkmak için birleştiği, örgütlendiği zaman, ancak o zaman kurulu toplumu yıkabilir; o anda yalnızca tek bir sosyal fail vardır: insanoğlu. Fakat, onu ön plana çıkaran böyle bir çatışma döneminin dışında, proletarya, sermayenin bir unsuru, makinenin bir çarkı statüsüne iner (ve elbette bu yön, sermaye tarafından göklere çıkarılır, işçiye yalnızca var olan toplumsal sistemin bir parçası olarak tapılır).” (s.40-41)

Dolayısıyla, ayaklanmamış bir işçi sınıfı, sadece ve sadece kapitalizmin bir sınıfıdır: “Burada bütün grevlerden söz etmiyoruz. İşçi sınıfının devrimci olmadığı zaman sermayenin bir parçası, kapitalizmin bir sınıfından ibaret olduğu bir kapitalist toplum söz konusudur. Parti ve sendika aygıtları, kapitalist hedefler uğruna, işçi sınıfının önemli bölümlerine hâlâ liderlik edebilmekte ve kontrol edebilmektedirler.” (s.67)

Bu koşullarda “proletarya diktatörlüğü”nü savunmak da anlamsızdır: “Şu andaki durumuyla, işçi sınıfının diktatörlüğünü savunmak saçmadır. İşçiler, bugün, hiç bir şeyi yönetme yeteneğine sahip değillerdir: onlar, değer kazanmaya yönelik işleyişin bir parçasından ibarettirler ve sermayenin diktatörlüğüne boyun eğmiş durumdadırlar. Şu andaki işçi sınıfının diktatörlüğü, onun temsilcilerinin, yani sendika liderlerinin ve işçi partilerinin diktatörlüğünden başka bir şey olmayacaktır. Bu, “sosyalist” ülkelerde görülen durumdur ve dünyanın geri kalan kısmındaki demokratik solun programıdır.” (s.49-50)

Yazarlara göre, işçi sınıfının “acil talepler” ileri sürmesi onun kapitalizmin bir sınıfı olma durumunun devamı anlamına gelir. Grevin, şu ya da “akılcı” nedenle sona erdirilmesi ise işçi sınıfının yeniden düzenin parmaklıklarına hapsedilmesinden başka bir şey değildir. İşçi sınıfı, “acil talep” ileri sürmekten vazgeçtiği uzun süreli grevlere gittiği sürece kapitalizmin yıkıcı sınıfı rolünü oynar. Bu rolü bıraktığı an yeniden kapitalizmin bir sınıfıdır ve onun bu rolünü de kapitalizmin baskı aygıtları olan sendikalar temsil eder: “Bir devrimci dönem olmadıkça, işçi sınıfı, sermayenin, sendikalar tarafından temsil edilen bir fraksiyonundan başka bir şey değildir. Sermayenin diğer fraksiyonları (endüstriyel ve mali sermaye), tekeller halinde örgütlenirken, değişken sermaye olarak işçi sınıfı da, temsilcisi olan sendikaları bir tekel olarak örgütler.” (s.77) “Sendikalar, sermaye haline gelen iş gücünü temsil ederler. Bu onları, sermayeyi değerlendirebilen kurumlar olarak ortaya çıkmaya zorlar. Bu sendikalar, “onların” iş gücünü kontrol altında tutmak istiyorlarsa, kendi gelişme programlarını endüstriyel ve mali sermayeninkilerle birleştirmek zorundadır. Değişken sermayenin, iş gücü biçimindeki sermayenin temsilcileri, şu anda iktidarda olan sermaye fraksiyonlarının temsilcileriyle eninde sonunda birleşmek zorundadırlar. Liberal burjuvaziden, teknokratlardan, sol politik gruplardan ve sendikalardan oluşan hükümet koalisyonu, kapitalizmin evriminin bir gereği olarak ortaya çıkar. Sermayenin kendisi, değişken sermayeyi değerlendirebilen ekonomik önlemleri ileri sürme becerisine sahip güçlü sendikalara ihtiyaç duyar. Sendikalar, işçi sınıfının programına ihanet etme anlamında “hain” değillerdir: onlar kendileriyle tutarlılık içindedirler ve kendi kapitalist doğasını reddetmediği sürece işçi sınıfıyla aralarında bir uyumsuzluk söz konusu değildir.” (s.77-78) “Kapitalizmden kopma sürecinde önemli olan, işçi sınıfının artık kısmi ve özel reformlar yolunda talepler ileri sürmemesidir. Böylece işçi sınıfının bir sınıf olma durumu sona erer, çünkü o, artık özel sınıf çıkarlarını savunmamaktadır. Bu süreç, koşullara bağlı olarak farklılıklar gösterir. Hareketin en ileri noktaya vardığı Polonya göstermiştir ki, bu sürecin ilk adımı, işçi sınıfı içindeki kapitalist baskı organlarının (başta sendikalar) dağıtılmasıdır.” (s.69)

Bütün bunlardan sonra, bu “komünizm dışı komünizmin”, Karen Goaman ve Mo Dodson’un kabul ettikleri gibi , “anarşizm içi komünizm” olarak görülmesi gerektiğini, “komünizm ailesi”nden atılmış “sol-komünizmin”, anarşizm tarafından evlat edinildiğini söyleyebiliriz.

Cumhuriyet Kitap,
9 Eylül 1999
____________________
[1] 21. Yüzyıl Anarşizmi (Der: Jon Purkis ve James Bowen, Ayrıntı, 1998) içinde yer alan “Yıkıcı Bir Akım mı?” makalesi, büyük ölçüde Gilles Dauvé ve François Martin’in görüşlerinin incelenmesine ayrılmıştır. Bu kitapla ilgili bir tanıtma için bkz. Gün Zileli, “21. Yüzyıl Reformizmi mi?Birikim, sayı: 119, Mart 1999.

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI