“Sol Komünizm” – Bir Gençlik Aşısı

Gilles Dauvé-François Martin, Komünist Hareketin Güneş Tutulması ve Yeniden Ortaya Çıkışı, Türkçesi: Bora Sarayova, Sel Yayıncılık, Mart 1999, İstanbul, 109 sayfa.

“Sol komünizm” denince hepimizin aklına “bir çocukluk hastalığı” gelir, bu öylesine yer etmiştir ki beynimize, Lenin’in onlara yönelik suçlamalarından başka bir şey hatırlamayız, zaten pek de araştırmak gereğini duymamışızdır.

Nedir, başlıca önde gelen isimleri İtalyan Komünist Partisi’nin başkanlığını yapmış Bordiga ve Hallonda Komünist Partisinin önderlerinden Pannekoek olan “sol komünistlerin” Lenin’den öğrendiğimiz belli başlı özellikleri? “Sol komünistler”, Bolşeviklerin benimsediği her türlü kitle örgütünde çalışma taktiğini reddetmektedirler. Buna bağlı olarak parlamentoyu bir kürsü olarak kullanmaya da karşı çıkmaktadırlar. Sendikaları burjuvazinin çürümüş organları olarak niteleyerek sendikalarda çalışmayı reddedip, işçileri sendikalardan çıkmaya ve kendi devrimci konseylerini kurmaya çağırmaktadırlar. “Sol komünistler” o kadar sekterdirler ki, aynı anarşistler gibi, onlar da, hedefe doğrudan doğruya ulaşmak istemekte, siyasi taktikleri reddetmekte ve dolayısıyla ittifaklara karşı çıkmakta, düşmanlar arasındaki çelişmelerden yararlanmaya uzak durmaktadırlar vb.

Doğru mudur “sol komünistlere” ilişkin bu nitelemeler? Evet, doğrudur, ama Lenin tarafından yapılan suçlamaların, aslında “sol komünistlerin” olumlu yanları olduğunu saptamak kaydıyla.

Aslında klasik bir “sol komünist” metin olarak okunmaması gereken, 1960’lardaki sol yükselişin klasiklerinden sayılan Gilles Dauvé-François Martin’in kitabı, “sol komünizm” olarak nitelendirilen ve 1920’li yıllarda III. Enternasyonal’den kovulmuş akımın bu konulardaki gerçek düşüncelerini anlamamızı sağlamak açısından son derece yararlı. Ben, bu tanıtma yazısında, yalnızca, onların işçi sınıfına ilişkin görüşlerini özet halinde aktarmakla yetineceğim.

Yazarlara göre, proletarya sermayeye karşı topluca ayağa kalkma dönemlerinin dışında, sermayenin bir unsuru, makinenin bir çarkı statüsüne iner. Uvriyerizmden ve işçicilikten (entellektüelizmin diğer yüzü) uzak olan radikal düşünce, ne işçi sınıfını göklere çıkarır, ne de kol çalışmasına sonsuz mutluluk olarak saygı gösterir. (s.41)

Şu andaki durumuyla, işçi sınıfının diktatörlüğünü savunmak saçmadır. İşçiler, bugün, hiçbir şeyi yönetme yeteneğine sahip değillerdir: onlar, değer kazanmaya yönelik işleyişin bir parçasından ibarettir ve sermayenin diktatörlüğüne boyun eğmiş durumdadırlar. Şu andaki işçi sınıfının diktatörlüğü, onun temsilcilerinin, yani sendika liderlerinin ve işçi partilerinin diktatörlüğünden başka bir şey olmayacaktır. Bu, “sosyalist” ülkelerde görülen durumdur ve dünyanın geri kalan kısmındaki demokratik solun programıdır. (s.49-50)

İşçiler, kapitalist toplum içinde bir sınıf olarak var olmak için savaştıkları sürece, sendikaların devrimci bir işlevi olamaz (s.76). Bir devrimci dönem olmadıkça, işçi sınıfı, sermayenin, sendikalar tarafından temsil edilen bir fraksiyonundan başka bir şey değildir. Sermayenin diğer fraksiyonları (endüstriyel ve mali sermaye), tekeller halinde örgütlenirken, değişken sermaye olarak işçi sınıfı da, temsilcisi olan sendikaları bir tekel olarak örgütler (s.77). Sendikalar, sermaye haline gelen iş gücünü temsil ederler. Bu onları, sermayeyi değerlendirebilen kurumlar olarak ortaya çıkmaya zorlar. Bu sendikalar, “onların” iş gücünü kontrol altında tutmak istiyorlarsa, kendi gelişme programlarını endüstriyel ve mali sermayeninkilerle birleştirmek zorundadır. Değişken sermayenin, iş gücü biçimindeki sermayenin temsilcileri, şu anda iktidarda olan sermaye fraksiyonlarının temsilcileriyle eninde sonunda birleşmek zorundadırlar. Liberal burjuvaziden, teknokratlardan, sol politik gruplardan ve sendikalardan oluşan hükümet koalisyonu, kapitalizmin evriminin bir gereği olarak ortaya çıkar. Sermayenin kendisi, değişken sermayeyi değerlendirebilen ekonomik önlemleri ileri sürme becerisine sahip güçlü sendikalara ihtiyaç duyar. Sendikalar, işçi sınıfının programına ihanet etme anlamında “hain” değillerdir: onlar kendileriyle tutarlılık içindedirler ve kendi kapitalist doğasını reddetmediği sürece işçi sınıfıyla aralarında bir uyumsuzluk söz konusu değildir (77-78) İşçi sınıfında “sendikalist” ilüzyonlar olmadığı söylenebilir. Olan sadece, işçi sınıfının kapitalist, yani “sendikalist” örgütlenmesidir (78).

Günümüzde, Marxist klasiklerin pek itibarda olduğu söylenemez. Lenin’in, Sol Komünizm- Bir Çocukluk Hastalığı kitabı da bu itibar kaybından payına düşeni almıştır. Ne var ki, klasiklerin ikinci el kitapçılarda bile en arka sıralara atılmasıyla, onların içindeki fikirlerin kafalarımızda silinmesi arasında bir paralellikten söz edilemez. Bugün o fikirler, neo-liberalizmin kuyruğuna takılmış sol kesimlerin, kendi taraftarlarını düzen içi konumlara çekmesinde oldukça işe yarıyor. Lenin’in öfkeli konuşmalarını gösteren dökümanterlerin batılı televizyonların jilet ya da araba reklamlarında kullanılmasına paralel olarak, geçmişteki radikal yönlerinden bile arındırılmış Leninist önyargılar neo-liberalizmin cephaneliği olabiliyor.

Oysa gerekli olan, Leninizmin unutulması değil, devrimci bir eleştirisidir. Gilles Dauve ve François Martin’in kitabı, bugün oldukça geriletilmiş radikal düşüncenin canlanması için bir gençlik aşısı görevi yapacak nitelikte.

Yeni Zamanlar ?

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI