Galiyev Üzerinde El Sıkışmak

Galiyev Üzerinde El Sıkışmak

Tespit edebildiğim kadarıyla, Türkçede, doğrudan doğruya Sultan Galiyev’i konu alan sadece iki kitap ve iki makale vardır. Bunların dışında, ülkemizin bazı yazarları, çeşitli vesilelerle Sultan Galiyev sorununa değinmiş ve yorumlarda bulunmuşlardır. Öte yandan, bu konuyu doğrudan doğruya ele alıp inceleyen yabancı dillerdeki kaynaklar son derece kısıtlıdır. Galiyev’e ilişkin değerlendirmelere, ancak Sovyetler Birliği’ndeki İç Savaş ya da kuruluş dönemindeki milliyetler sorununu ele alan kitaplarda rastlanabilmektedir.
Son zamanlarda, değişik çevrelerin, Sultan Galiyev’in temsil ettiği farzolunan bazı ideolojik yönelimlere yaptıkları pozitif atıflar ve bu vesileyle, kendisi Sovyet zindanlarında bizzat nasıl yok edildiyse, tarihte de nerdeyse yok edilmiş ve karalanmış olan bu şahsın yeni bir saygınlığa mazhar olması, tarihteki karartılmış noktalara ışık tutulmasına vesile olacağı için sevindirici bir gelişme olarak değerlendirilse de, böylesi bir kaynak ve araştırma kıtlığı ortamındaki bu tür ideolojik atıfları ihtiyatla karşılamak gerekmektedir. Çünkü bu ideolojik atıflar, kaynak ve araştırma kıtlığıyla ters orantılı bir şekilde, oldukça cüretkâr vurgular içermekte ve Sultan Galiyev’e ilişkin bazı üstü örtülmüş gerçekleri ortaya çıkarmak şöyle dursun, tasarlanan bir politik ittifakın hayli yüksek dozdaki çarpıtmalarla oluşturulmaya çalışılan ideolojik temeline kaynaklık etmek amacıyla ileri sürüldüğü izlenimi vermektedir.

İma ettiğim bu politik ittifakın şu anda belirgin üç sacayağı bulunmaktadır: 1. Kendi tanımlarına dayanarak “Atatürk milliyetçisi” diye adlandırabileceğimiz, yazar Attila İlhan; 2. Yeni Hayat dergisi ve Ortadoğu gazetesinden bazı yazarların oluşturduğu, yine kendi tanımlarıyla “Türkçü-ulusçu” bir çevre; 3. Aydınlık ve İşçi Partisi (İP) çevresi.
Önce, sözünü ettiğim bu çevre ve kişilerin, gerek tasarlanan politik ittifakın niteliğine, gerekse bu ittifakın önemli bir ideolojik dayanağı olarak düşünülen Galiyev ve “Galiyevizm”e ilişkin değerlendirmelerini, biraz genişçe tutacağım alıntılarıyla ortaya koymam gerekiyor.

“Galiyevizm” temelinde

“Ulusal Cephe”
“Türkiye’nin gerçek sosyalist sol’u TSP’den TİP’den beri – ben ne söylüyorum be, Mustafa Suphi’den, hatta Sultan Galiyef’den beri – ulusal, tam bağımsız ve özgürlükçü bir sosyalizmi savunmaktadır. Dahası, Türkçü sağcıları değerlendirirken, ‘bunların alayı faşist!’ türünden bir ‘toptancılığa’ da tenezzül etmiyor. Eğer Türkiye, ‘bir mandacılık dönemine sürükleniyorsa’, bu teşhisi daha 1940’lı yıllarda, o sosyalist sol (Esat Adil, Mehmet Ali Aybar) koymuştu; ‘tedavi’ için önerilen ‘çâre’ de, beyaz üstünde siyah yazılıdır: Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nde olduğu gibi, Türkçüsünü, Komünistini, Dindarını, Milliyetçisini, Liberalini, Demokratını içeren, Anti/emperyalist yani ‘istiklâl-i tam’ taraftarı, ‘milli’ bir platform!” diyerek, düşünülen ittifakın ideolojik temellerini ve esaslarını ortaya koyan Attila İlhan, bu ittifakın karşısında yer aldığını düşündüğü, adını vermediği çevrelerin, Galiyev üzerinde birleşen bu “cephe” karşısında nasıl “bozguna uğrayacaklarını” şu coşkulu cümlelerle haykırmaktadır: “Türkiye’de Türkçüler, Komünistler ve İslamcılar, Galiyev’de mutabakata varırlarsa yandılar hepsi… Yandılar… Bunun telaşı içindeler…”

Ortadoğu gazetesindeki röportaj boyunca tam bir mutabakat içinde oldukları anlaşılan, aynı gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Arslan Bulut ile Attila İlhan, fikir birliğinin yarattığı samimiyeti, birbirlerine hatırlatmalarda bulunacak ve karşılıklı olarak cümlelerini tamamlayacak kadar ileri götürmektedirler: “Attila İlhan- Gerek Ülkücülerin, gerekse ‘Müslüman’lardan önemli bir kesimin, gerekse solculardan ciddi bir kesimin Galiyev üzerinde birleşmesinin sebebi de bu… Çünkü… Arslan Bulut (araya girerek, GZ.) – Bu bileşkeyi Galiyev yapmış zaten… Attila İlhan (tamamlayarak, GZ.) – Bu üç ideali birleştirmiş zaten… Hem Türkçü, hem Müslüman, hem Sosyalist…”

Attila İlhan’ın, özlediği bu cepheyi oluşturabilmek için, bileşenleri belli noktalarda “eğitmek” ve her eğitimde olduğu gibi üstü örtülü bir şekilde uyarılar yaparak, “Galiyevci” temelde birleştirmeyi düşündüğü “solcu”ları Türkçü, Türkçüleri Atatürkçü ve İslamcıları da laik bir çizgiye çekmeye çalıştığı anlaşılmaktadır. Bunun için “sol”a yönelik değerlendirmelerini yaparken, “Türk Solu”nun zaten ” ‘Türkiye Türklerindir’ fikrinden hareket” ettiğini ileri sürmektedir. Ona göre bu fikirden hareket eden TİP’in liderleri, “demokrasimizin çok kötü göründüğü” bir dönemde, “daha evvel komünist harekete bulaşmış, mahkum olmuş, adı lidere çıkmış” eski komünist liderlere kapıyı kapatarak “akıllıca bir davranış” göstermişlerdi. Ama birileri bu akıllıca davranıştan rahatsız olmuş olacaklar ki, TİP’i “içten” ve “dıştan” yıkmaya girişmişlerdi: “FKF bölünür, nereden çıktığı anlaşılamayan ‘silahlı eylem’ teori ve propagandası iyice yayılır; sosyalist gençlerin bir kısmı, TİP’e karşı ‘tavır koyacak’, şehir ya da dağ ‘gerillası’ ile ‘devrim’e yürümeyi tercih edecektir; çünkü ‘devrim, namlunun ucundadır’: öyle diyorlardı. Gerçekten öyle miydi, orası şüpheli, şüphesiz olan ‘mücadele edeceği Moskova ajanı komünist’ arayan, Komünizmle Mücadele Dernekleri’ne, iyice çatışabilecekleri bir hasım yaratıldığıdır.”

Attila İlhan, bundan sonra, sağ kesime dönmekte ve Türkçüleri, “‘Türçülük’, Almanların dürtüsüyle ‘ırkçı/turancı, Amerikalıların dürtüsüyle ‘İslamcı’ olmadan, ‘esir edilmiş’, – ‘esir edilmek istenen’ ‘ Türklerin anti/emperyalist kurtuluş hareketiydi.” diye uyardıktan sonra, “irtica”dan kopartmak istediği İslamcılara da şöyle sıkılamaktadır: “Türkçü’nün tabanı Rusya’daki ‘Cedid’ hareketidir; yani en baştaki ‘Türkçüler’! Gaspıralı İsmail Bey (Gaspirinsky), daha o zaman Türkçülüğü, Çarlık istibdadı ve emperyalizmle işbirliği yapan Buhara ‘irticaı’na karşı anti-emperyalist, laik ve ulusal bir zemine oturtmamış mıdır?” Tarihteki olayları bugünkü ideolojik ortama uyarlayan Attila İlhan, elbette “Türk-İslam” sentezcilerini de ihmal etmiyor: “Emin Resulzade’den Zeki Validof’a (Zeki Velidi Togan), Rusya’nın büyük ‘Türkçüleri’, hepsi orada konuştular, onların dedikleri de üç aşağı beş yukarı bu mealde; Türk/İslam Sentezi savunması yapmıyor, tam tersine, Türklüğü, bağımsızlığı için, Rus egemenliğini kabul etmiş ‘muhafazakâr’ takımın, elinden kurtarmaya çabalıyorlar.” Türkçülükten bu kadar söz ettikten sonra Attila İlhan, ideolojik hattın başka bir noktaya doğru kaymasını önlemek için, (sağ kesimde böylelerinin olduğunu düşünerek olsa gerek), uzunca bir milliyetçilik şeceresi çıkartıp, bu Türkçülüğün Enver Paşa’cılıkla ilgisi olmadığı uyarısını yapmayı da ihmal etmiyor: “Buhran döneminin gerçek Türkçüleri, 1919’da Enver Paşa’dan yana değil, Mustafa Kemal Paşa’dan yana çıkmışlardır. Türkçülük, Gaspirinsky’den Molla Nur Vahidof’a, Validof’dan Sultan Galiyef’e, Mustafa Kemal’den Ziya Gökalp’e, Mustafa Suphi’den Şevket Süreyya’ya, Türklerin tam bağımsızlıkçı, anti-emperyalist cephesiydi.”
12 Eylül döneminde, hapishanede, “Solcuya Atatürkçülüğün ve Türk Devleti’nin milli birlik ve beraberliğini terennüm eden İstiklal Marşı’nın,” dayak zoruyla “öğretilmesini” anlayışla karşılayan, ama “o marş için gerektiğinde hayatını verecek bir dünya görüşü ile zaten donanmış,” Türkçülere bu yüzden dayak atılmasını bir türlü anlayamayan Türkçü Yeni Hayat dergisi’nin yazarlarından Hüseyin Mümtaz, “Galiyevcilerle” ortaklığını ve sağ kanattaki rekabet nedeniyle Attila İlhan’dan daha sert bir şekilde karşı olduğu İslamcılarla ayrılığını şu cümlelerle ortaya koyuyor: “Bazıları ter ter tepinse de açık söyleyelim, Galiyev’cilerle ‘hiç olmazsa’ ortak bir noktamız vardır, Turan… Onlar sol’dan Turan’a gitmek isterlermiş, biz ise sağdan. Ne gam! Ama Turan’ı, Türk’ü ağıza almayan ve İslam Komuta Konseyi’nde komutan yardımcısı olmayı içine sindirebilen bir ‘siyasi ümmetçilik’ düşüncesi ile ne gibi bir alış-verişimiz olabilir?”

“Türkler defalarca Osmanlı’daki bu dönme devşirme yönetimine başkaldırmışlardır; bu başkaldırmaların en ünlüleri tarihe Celali isyanları olarak geçmiştir,” sözleriyle bu ümmetçilik karşıtı Türkçü çizginin Osmanlıdaki tarihi köklerine uzanmaya çalışan, aynı derginin yazarlarından Hanifi Altaş, Yeni Hayat’ın aynı sayısındaki bir başka makalesinde, “Türkçülük; laik bir ideolojidir.” sözleriyle Attila İlhan’ı yankıladıktan sonra, aynı onun gibi, fakat yakın zamanlara geldikçe liste olarak onunkinden belli farklılıklar taşımaya başlayan bir soyzinciri çıkartıp programını ortaya koymaktadır: “Yeni Hayat, İsmail Gaspıralı, Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, M.K. Atatürk ve Nihal Atsız çizgisindedir. Yeni Hayat, toplumcu, devletçi bir ekonomik sistemi savunur. Yeni Hayat, tam bağımsızlıkçıdır. Yeni Hayat, Türk birliğinden yanadır. Liberalizme, kapitalizme, komünizme, ümmetçiliğe ve her türlü kozmopolitizme karşıdır.”
Attila İlhan’ı ve Aydınlık’ı çok yakından izlediği anlaşılan Yeni Hayat da, bir yanlış anlamaya yer vermemek için olacak, programını ve soyzincirini Enver Paşa noktasında netleştirmektedir: “Enver Paşa’nın ‘Türkçü’ olduğunu söylemek mümkün değildir… Yükselmek ve hükmetmek onun başlıca ihtirasıydı… Şimdi Paşa, Türkistan’a gitti, Basmacılar’a katıldı ve şehit oldu diye Turancı olarak nitelendirmek mümkün değildir.” Özellikle Cumhuriyetin başlangıç evrelerinden sonra milliyetçiliğin birileri tarafından “hiçbir zaman aslına uygun olarak takdim” edilmediği noktasında da Attila İlhan’la aynı fikirde olduğunu belirten Hanifi Altaş, ilan ettiği programa uygun olarak “kozmopolitizme” de şu sözlerle saldırıyor: “Ne ki işte asıl trajedi budur; ellerinden gelse Atatürk adındaki ‘Türk’ü bile silmekten çekinmeyecek olanların; etnik mozaikçilerin ve helenofil Anadolucuların biz Türkçülere ulusçuluk satmaya kalkışmalarıdır.”

Yeni Hayat yazarlarının açıkladıkları programı büyük ölçüde benimsediği anlaşılan Ortadoğu gazetesi yönetmeni Arslan Bulut da, “solcularla” ittifaka karşı olan milliyetçileri ikna etmek için kaleme aldığı bir yazıda, Attila İlhan ve Aydınlık dergisi tarafından yapılan “milli platfom” çağrısını şu sözlerle onaylamaktadır: “Türkiye’nin bağımsızlığının, Yeni Dünya Düzeni sahipleri tarafından ciddi olarak tehdit edilmekte olduğunu, bu tehdide topyekun karşı durmak için, ‘ulusal cephe’yi fikir platformu olarak genişletmek veya ılımlı bir ortam meydana getirmek gerektiğini düşünüyorum. Bu ortak nokta vardır… O halde vatansızlık edebiyatına karşı ulusal kimliği korumaya çalışan sol hareketleri, vatansızlarla aynı kefeye koymamak gerekir.”
Türkçü saflarda, hatta doğrudan Ortadoğu gazetesinde bu “cephe”nin niteliği konusunda açık bir tartışma sürmektedir. Ancak, “ulusal cephe”de, “Aydınlıkçıların” yer alması noktasında tereddütler taşıdığı görülen Ortadoğu yazarlarından İrfan Ülkü bile, “Galiyevcilik” konusundaki “ideolojik yakınlığı” inkâr etmeyerek şöyle demektedir: “Türk solu (Türkiye solu değil) büyük Türk milliyetçisi ve devrimcisi Sultan Galiyev’i yeniden keşfetti…Doğu Perinçek son bir yıldır… Lenin’den, Stalin’den Sultan Galiyev yönüne doğru geri dönüyor.” Ancak Aydınlık, “Ülkü, Sosyalist Sovyetler’le Kruşçev-Brejnev-Gorbaçov’un sosyal-emperyalist Sovyetleri arasındaki kopuşu gözardı ediyor,” yorumuyla, İrfan Ülkü’nün, “Aydınlıkçıların” eski ideolojik temellerinden kaydıkları iddiasını reddetmektedir. Nitekim başka bir vesileyle söylenen şu sözler, “Aydınlıkçıların”, Galiyev temelinde bir “ulusal cephe” oluşturmaya çalışırken, hiç değilse kendilerini ifade etmek zorunda kaldıkları teorik platformlarda, eski teorik temellerini terketmeye, şimdilik pek niyetli olmadıklarını göstermektedir: “… Bolşeviklerin Partisi, Lenin’in ve Stalin’in partisi bu tür bir partiydi. Son derece önemli ve hiçbir kapitalist ülke tarafından asla ve esaslı bir şekilde çözülememiş ve çözülemeyecek birçok temel sorun, SSCB’de, bu partinin önderliğinde çözülmüştür… Hiçbir kapitalist ülkede insanın güvenliği sosyalist Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi sağlanamamıştır.”

“Ulusal cephe” çalışmasının önemli bir sacayağını oluşturan “Aydınlıkçılar”, Attila İlhan’ın, “şeriatçılıktan” vazgeçirip İslamcıları da “Galiyevci” cepheye katma çizgisi yerine, Türkçüleri, İslamcılardan kesin olarak kopartma noktasına ağırlık vermektedirler: “İrtica niçin hedef tahtasına konuldu? Cumhuriyet Devrimini ve Türkiye’yi kurtarmak için… Bir milliyetçi, şeriatçı ve tarikatçı olamaz, halkçı olmak zorundadır.” Öte yandan, yukardaki alıntıda da gördüğümüz gibi, Sovyetler Birliği tarihine ilişkin olarak “sırtında yumurta küfesi” olan “Aydınlıkçılar”ın, Galiyev konusunda, Attila İlhan kadar samimi bir coşku içinde olmadıkları gözlenmektedir. Kendilerini yazılı taahhütler altına sokma noktasında daha çekingen davranan “Aydınlıkçılar”, bu konuda şimdilik, bir yandan Attila İlhan’dan ve Türkçülerden bol bol alıntı yapma yoluna giderken, bir yandan da, teorik dergilerinde, saflarını daha soğukkanlı bir dille bilgilendirmeyi tercih eder gibidirler. Nitekim, Aydınlık gibi politika yapan bir dergi yerine, biraz gözlerden uzak bir yerde, “Ne var ki, mevcut koşullarda tek tek Sovyet Cumhuriyetlerinin birbirinden yalıtık olarak var olması, emperyalist kuşatmadan dolayı mümkün değildi. O koşullarda iki program çatışıyordu: Sovyetler Rusya’sının sosyalizm programı ile İngiliz ve Alman emperyalistlerinin sömürgeleştirme programları. Adına Turan sosyalizmi de dense üçüncü bir programın o koşullarda hayat bulması olanaksızdı ve öyle de oldu,” diyerek Galiyev’in o günkü Sovyetler Birliği’nin koşullarındaki yenilgisinin kaçınılmazlığını, biraz da onaylar bir havada ilan etmesi, üçüncü sacayağının, bu ittifakın, pratik ve pragmatik hedefleriyle daha fazla ilgili olduğunu göstermektedir.
Bu uzunca alıntılamadan sonra, artık, sözü geçen dönemde (1917-23), çoğunlukla Müslüman ve Türki halkların yaşadığı, Orta Asya, Transkafkasya ve Kırım’da, gerçekte neler yaşandığı ve o ortamda Sultan Galiyev’in gerçekte nasıl bir rol oynadığı konusuna girebiliriz.

Kısaca 1917 Öncesi
1900’lerin başlarında Rusya sınırları içindeki, büyük çoğunluğu Müslüman olan “Türki halkların” nüfusu, ondört milyonu buluyordu. Çoğunluğu Kuzey Kafkasya’da yaşayan Müslümanların geri kalan kısmı, İran orijinli ve çeşitli etnik kökenlerden halklardı. “Türki halkların”, kültürel ve ekonomik bakımdan en “gelişmişi” olan Volga Tatarları (1897’de nüfusu 2 milyon), esas olarak Kazan ve çevresinde yerleşmişti. Görece “gelişmişlikleri” yüzünden, Volga Tatarları, daha sonraki yıllarda Rusya’daki milliyetçi hareketlerde önde gelen bir rol oynamışlardır. Onları, “gelişmişlik” açısından, Kırım Tatarları ve Azerbeycan Türkleri izler.

Rusya Türklerinin ulusal uyanışı, Kırım’da başlamıştır. Kırım Tatarlarından Gaspıralı İsmail Bey, doğduğu kent olan Bahçesaray’da, 1883-84 yıllarında ilk kez, Tercüman adlı Türkçe bir gazete yayınlamış, aynı zamanda geleneksel Medreselerin yerini alacak modern okul sistemini kurmuştur. Bu modern okul sistemine Cedid adı verilmiştir. Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen önce, Rusya Türkleri, ilk ve orta okul düzeyinde, hükümetin müdahalesi olmadan, kendi ana dillerini öğretebildikleri çok sayıda modern okul açmışlardı. Bu okullar, Kazan ve Bakü’daki zengin tüccar tabakası tarafından destekleniyordu. 1917 sonrası olaylarda önemli roller oynayan aydınların çoğu bu okullardan yetişmiştir.
1905 ve 1906 yıllarında, Müslüman entelijensiyanın önde gelen temsilcileri, birincisi ve üçüncüsü Nijni Novgorod, ikincisi ise Moskova’da olmak üzere üç kongre topladılar. Bu kongrelerde, bütün Rus Müslümanlarını birleştirme temelinde, Müslümanlar Birliği (İttifak) adlı bir cephe örgütü kurulmasına ve Rus Duma’sına Müslüman temsilciler gönderilmesine karar verildi. Üçüncü Kongre, özel olarak bir ulusal ilkeden söz etmeksizin bölgesel özerkliğin savunulması kararı da aldı. Bu kongrelerdeki delegelerin çoğunluğu, Rus liberallerinin partisi Kadet’leri destekleme eğilimindeydi. Sosyalist eğilimde olanlar küçük bir azınlığı oluşturuyordu.

Liberal aydınların liderliğindeki Rus Müslüman hareketi, yerel planda daha radikal bir gelişme gösterdi. Burada, Volga Tatarları başı çekiyordu. 1906’da iki Volga Tatarı yazar, Fuad Toktarov ve Ayaz İshakov, Sosyalist Devrimci (SR) Parti taraftarı olan ve toprakların köylülere dağıtılmasını savunan Tang (Şafak) adlı bir gazete çıkarmaya başladılar.
1905 Devrimi sırasında, çoğu yerel Bolşevik örgütle yakın işbirliği yapmış olan bir grup Azerbeycanlı genç entellektüel, 1911-12’de, Baku’da, Musavat partisini kurdu. Bu partinin lideri, gazeteci, Mehmet Emin Resulzade’ydi.
1917 Şubat Devrimi patlak verdiğinde, Rus Müslümanları arasında başlıca üç eğilim vardı. Bunlardan birincisi, “sağ kanat” olarak adlandırabileceğimiz, Müslüman topluluğunun en zengin öğelerinin ve muhafazakâr din adamlarının oluşturduğu dinci gruptu. Bu grup, Rus Oktobrist’leriyle (Rus monarşist partisi) belli paralellikler taşıyordu. Politik planda fazla güçlü görünmeseler de, dinsel liderlerin Müslüman topluluklardaki büyük ağırlığı nedeniyle önemli bir ideolojik etkileri vardı. İkinci grup, “merkezde” yer aldığı düşünülebilecek ılımlı liberallerdi. Bu grubun liderleri çoğunlukla İttifak saflarından geliyordu. Savaştan sonra, Osmanlı İmparatorluğuna karşı tutumu dolayısıyla Rus liberal partisi Kadet’lerle aralarına soğukluk girmiş olmasına rağmen, politik ve ideolojik görüşleri Kadet’lere yakındı. “Sol” olarak nitelendirebileceğimiz üçüncü grup ise, laik ve liberal görüşlerine ek olarak, daha çok Sosyalist Devrimci türde sosyalist görüşleri benimsemiş genç Müslüman aydınlarından oluşuyordu. Şubat Devriminin başında, Müslüman hareketinin liderliği, bir ölçüde Rus Dumasındaki politik deneyimleri dolayısıyla merkezdeki liberal grubun elindeydi. Fakat bundan sonraki aylarda bütün ülke topluca sola kaydı ve merkezciler otoritelerini büyük ölçüde kaybettikleri gibi, liderlik, radikal ve milliyetçi eğilimde olanların eline geçti.

Nisan 1917’de, Rus Duma’sındaki Müslüman fraksiyon, ilk fırsatta, Moskova’da, Rusya Müslümanları Kongresi’ni toplamaya karar verdi. Kongre, 1 Mayıs’ta, iki yüzü kadın olan, yaklaşık bin delegeyle açıldı. Kongrede, daha ilk günden şiddetli tartışmalar meydana geldi. Türkistan ve Kuzey Kafkasya’dan bazı delegeler, İslam dinine aykırı olduğu gerekçesiyle, kadınların kongreye katılmasına karşı çıktılar. Fakat modern entellektüel kesim, küçük bir liberal din adamları grubunun da desteğini alarak, kadınların erkeklerle eşitliğini kabul eden bir kararı kongreye kabul ettirmeyi başardı. Bu, tarihi önemde bir olaydı. İslam toplumlarında geleneksel kısıtlamalara uğrayan kadınların özgürlüğünü ilk ilan edenler, Rusya Müslümanları olmuştur.

İkinci konu, yeni dinsel liderliğin seçimiydi. Çarlık Rusya’sında, Müslümanların dini lideri olan Orenburg Müftüsü, içişleri bakanının önerisiyle, Çar tarafından atanıyordu. Kongre, bu uygulamayı kaldırdı ve dinsel öz-yönetim gereğince, Cedidci harekete ve İttifak partisine yakın olan Alimhan Barudi’yi Müftü olarak seçti.

Gündemin üçüncü maddesi, ulusal sorundu. Bu konuda birbirine karşıt iki görüş çıktı. Volga Tatarlarının başını çektiği grup, Rus imparatorluğunun yönetsel birliğinin korunmasını ve ulusal soruna, ulusal-kültürel özerklik yoluyla çözüm getirilmesini istiyordu. Bu grup içinde Volga Tatarlarının ağır basması, kısmen, Volga Tatarlarının kendi belli bir bölgelerinin olmaması, Rusya’nın çeşitli bölgelerinde ve Başkır’da dağınık bir şekilde yaşamalarıyla açıklanabilir. Bu konumları nedeniyle olsun, Rusya Müslümanları içindeki liderlik pozisyonlarını sürdürebilmek için olsun, ulusal-kültürel özerklik, Volga Tatarlarına uygun düşüyordu. Karşı tez, Başkırlar ve Kırım Tatarları tarafından desteklenen, Azerbeycan heyetinin başı Mehmet Emin Resulzade tarafından savunuldu. Resulzade ve taraftarları, bütün yerel halkların bölgesel öz-yönetimi temelinde bir federalizmden yanaydılar. Kongre, 271’e karşı, 446 oyla federalist önergeyi kabul etti.

Kongre, kapanmadan önce, Rusya Müslümanlarını başkentte temsil edecek ve Rus Kurucu Meclisi’ne sunulmak üzere, kongrenin kararlarından çıkan yasa tasarılarını hazırlama görevini üstlenen bir Şura seçti. Mayıs Kongresi, Rus Müslüman hareketindeki liderliğin, kesin olarak merkezdeki laik eğilimin ve solun eline geçtiğini gösteriyordu.
İkinci Rusya Müslümanları Kongresi, 21 Temmuz’da, Kazan’da toplandı. Bu Kongre de, Birinci Kongrenin ulusal sorun üzerine aldığı kararı onayladı ve bu yönde gerekli önlemleri alacak bir komite belirledi. Bu Kongre, sosyal konularda, birincisine göre daha radikaldi. Birinci Kongrenin ulusal konudaki kararına ek olarak, Kurucu Meclis’in seçilmesini desteklemeyi, bütün toprakların ulusallaştırılmasını ve sekiz saatlik işgününün tanınmasını karar altına aldı.
20 Kasım 1917’de, Kazan Kongresinin atadığı komite, Ufa’da bir Milli Meclis topladı. Bu meclis, Rusya’daki Müslümanların ulusal-kültürel özerkliği için başlıca üç alanda -din, eğitim ve maliye- gerekli işlevleri yerine getirecek üç bakan seçti. Federalizmin gerçekleştirilmesi için Rus Kurucu Meclisi’nin toplanması beklenecekti. Böylece, Müslümanlar, Bolşeviklerin iktidara geldiği sırada, ülke çapında dinsel ve kültürel yönetimlerini kurmuş bulunuyorlardı. Ancak görünüşteki bu başarılara rağmen, Rus Müslüman hareketi önemli zaaflar taşıyordu. Bu zaafların başında, Müslüman nüfusun birbirinden farklı yerel özellikler taşıyan çok sayıda farklı etnik gruba bölünmüş olması ve bunların arasında gittikçe artan çok sayıda anlaşmazlığın hüküm sürmesi geliyordu.

Sovyet Rusya’daki Müslüman
Komünist Hareket
Rusya Müslümanları arasında Marksizmin etkisi son derece sınırlıydı, olduğu kadarıyla da (Vladikafkas, Baku, Kazan) Menşevik karakterdeydi. Müslüman hareket, liberal ve Sosyalist Devrimci akımlardan daha fazla etkilenmişti. 1917 Kasım’ında Sovyet Hükümetinin, Müslümanların ağırlıkta olduğu bölgelerde dayanacağı güçlü bir temel yoktu. Bolşevikler, bu zaafı gidermek için, büyük çaba gösterdiler.

Aralık 1917’de, Milliyetler Komiseri Stalin, Müslüman Şurası başkanı, Menşevik Ahmet Tsalikov ile bağlantı kurdu ve ona, Sovyet hükümetine katılması ve İslam İşleri Komiserliği’nin başına geçmesi önerisinde bulundu. Ancak Tsakilov bu öneriyi reddetti.

Bunun üzerine Stalin, Rus Kurucu Meclisi için Petrograd’da toplanmaya başlayan diğer Müslüman politik liderleriyle bağlantı kurdu. Ocak 1918’de, dört Müslüman liderle anlaşmaya vardı. Bunların başında, Kazan’lı bir Volga Tatarı olan, genç mühendis Molla Nur Vahitov geliyordu. Stalin, ona, Tsalikov’un reddettiği komiserlik görevini teklif etti. Vahitov, 1917 baharında, Marksist eğilimli Müslüman Sosyalist Komitesi’ni kurmuştu. Çok az üyeye sahip olan Komite, önceleri Menşevik eğilimdeydi, Temmuz’daki ayaklanma girişimine karşı çıkmış ve Kurucu Meclis’in toplanmasını esas hedef olarak belirlemişti. Fakat, Stalin’in önerisi üzerine, Vahitov eski müttefiklerini terketti ve Bolşeviklerin safına geçti. Stalin’le işbirliğini kabul eden diğer üç lider, sol eğilimli, Volga Tatarı bir gazeteci olan Sultan Galiyev, yine Volga Tatarı bir yazar olan Galimzhan İbrahimov ve bir zamanlar Çarlık gizli polisine çalışmış, Başkır’lı Şerif Manatov’du.
Yeni oluşturulan İslam komiserliği, her ne kadar Halk Komiserleri hükümetinde, bağımsız bir komiserlik statüsünde görünüyorsa da, Stalin’in sorumluluğu altındaki Milliyetler Komiserliği’nin direktiflerine göre faaliyet gösteriyordu. Görevi, Rusya Müslümanları arasında parti hücreleri oluşturmak, komünist propagandayı yaymak ve Sovyet rejiminin, bağımsız milliyetçi partileri yıkma çalışmalarına yardımcı olmaktı.

Vahitov, görevine büyük bir enerjiyle sarıldı. Müslüman bölgelerine, komiserliğin, Müsbüro diye anılan yerel şubelerini açmak üzere temsilciler gönderdi. Mart ve Nisan 1918’de Sovyet kontrolü altındaki bölgelerde Müslüman konferansları topladı ve Ufa, Orenburg, Kazan ve Astrahan’da bölgesel Müslüman komiserlikleri (Gubmuskomy) açtı. Bir kaç ay içinde, Türki nüfus arasında, Rus Müslüman hareketine karşı ajitasyon yapan ve yerli halkı Kızıl Ordu saflarına katılmaya teşvik eden Müsbüro ve Gubmuskomy ağı Müslüman bölgelerinde hızla yayıldı. Komiserlik, Osmanlı Türkü savaş esirleri arasında özellikle güçlü bir propaganda yürüttü. Bu propagandaların sonucunda saflara kazanılan Osmanlı Türklerinden biri de Mustafa Suphi’ydi.
Sovyet rejiminin kurulması ve iç savaşın patlak vermesi, Rus Müslüman hareketinin liderlerini, özerklik yönündeki çabalarını hızlandırmaya sevketti. 20 Kasım 1917’den 1918 Ocağının ortalarına kadar oturumlarını sürdüren Müslüman Meclisi’nde, çoğunlukla Tatarlara uygun olan özerklik türü konusundaki anlaşmazlık giderilememişti. Toprakçılar Hizbi, bir Volga-Ural özerk devleti istiyordu; Türkçüler Hizbi ise, Rusya’daki bütün Türkleri birleştirecek bir sistemden yanaydı. Sovyet yönetimiyle uzlaşılmasını isteyen solcu grup ise çok küçük bir azınlık oluşturuyordu. Bu konuda bir anlaşmaya varamayan Meclis, sorunu çözecek bir komite atama yoluna gitti. Kazan’da üstlenen bu komite, 1918 Şubat’ının sonunda Volga-Ural özerk devleti lehinde karar verdi ve bir Bölgesel Kurucu Meclis kurulması yönünde talimatlar yayınladı.

Ancak Bolşevikler, bu planın gerçekleşmesine izin vermediler. Komitenin kararını öğrenen Kazan’daki Sovyet otoriteleri, Şubat sonunda, yerel Şura ile ilişkili Tatar milliyetçilerini tutuklamaya girişti ve şehirdeki bütün Müslüman örgütlerini, Sultan Galiyev’in de üyelerinden biri olduğu, Kazan Müslüman Komiserliğinin denetimi altına girmeye zorladı. Bu denetimi kabul etmeyen Tatarlar, Kazan’daki kendi bölgelerine çekildiler. Bolşevikler, Müslüman bölgesini, Vaisov’un liderliğini yaptığı aşırı dinci-mistik bir grubu silahlandırarak, içerden ele geçirmeyi denediler. Ancak Vaisof, öfkeli Tatar kalabalıkları tarafından öldürüldü ve tarikat mensupları silahsızlandırıldı. Yerli Müslüman halkın silahlandığı bölgeyi dışardan bir saldırıyla ele geçirmekten başka çare kalmamıştı. Bu operasyon, Moskova tarafından yollanan kızıl bahriyelilerin yardımıyla birkaç gün içinde gerçekleştirildi. Kazan Şura’sı kapatıldı ve silahlı birlikleri dağıtıldı. 1918 Nisan’ının sonunda, özerklik ilan eden komite tutuklandı ve Müslüman hareketinin Ufa’daki tüm organları yasaklandı. Milliyetler Komiserliği bir emir yayınlayarak Meclise bağlı bütün örgütlerin Müslüman Komiserliğine bağlandığını ilan etti. Rus Müslüman hareketinin liderleri işbirliğini reddederken, Vahitov, Galiyev ve arkadaşları, Bolşeviklerin, Müslüman hareketin kontrolünü ele geçirme çabalarına destek oldular.

Ancak bu sefer, Bolşevikler için yaptığı yararlı işlerin verdiği güvenle bizzat Vahitov, Mayıs 1918’de toplanan Kazan bölgesi komünist ve sempatizanları konferansında, bir Tatar-Başkır devleti kurmanın olanaklarını tartışmaya açtı. Niyeti, artık dağıtılmış olan Meclis’in kabul ettiği Volga-Ural devletini, bu sefer Sovyet himayesi ve kendi yönetimi altında gerçekleştirmekti. Rus delegelerin protestolarına rağmen konferans, Özerk Tatar-Başkır Cumhuriyeti’nin kurulması kararı aldı. Vahitov, yaptığı konuşmada, kararın, radikal Pan-İslamizm ve devrimin Doğuya yayılışı yönünde atılmış büyük bir adım olduğunu belirtti.

Vahitov, özerk devlet projesini gerçekleştirmek için ayrı bir parti örgütünün de gerekli olduğunu düşündü ve Haziran 1918’de, Müslüman Komiserliğinin bütün bölgesel şubelerinin konferansını topladı. Bu toplantıda, bir Rus Müslümanları Komünist (Bolşevik) Partisi ve bu partiyi yönetecek ayrı bir Merkez Komitesi kuruldu. Vahitov’un, bu cesur adımı atarken, Rus Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin onayını alıp almadığı bilinmemektedir. Zaten, karşı olsa bile Moskova’nın müdahale etmeye zamanı olmadığı gibi, Vahitov da bu planı uygulama olanağı bulamadı. Çünkü, Müslüman Komiserliği’ne atandığından beri kurduğu bütün parti ve devlet aygıtı, aniden meydana gelen yeni gelişmeler sonucu yıkıldı.

1918 yazında, Sibirya’daki Rus kamplarından, Avrupa’daki Batı cephesine sevkedilen Çek savaş esirleri, Bolşeviklerle çatışmaya girdiler ve tren yollarının üzerindeki şehirleri tek tek ele geçirmeye başladılar. Çek isyancıları, Sovyet yönetimindeki Volga-Ural bölgesine doğru yönelince, Komünistler ve Sovyet rejimiyle işbirliği yapan diğer unsurlar Kazan’ı terkederek Kızıl Orduyla birlikte Batıya doğru çekildiler. Müsbüro ve Gubmuskomy, bir gecede ortadan kalktı. Vahitov, Kazan’da, Çeklere esir düştü ve önde gelen çok sayıda yerel Bolşevikle birlikte idam edildi.

Bu felaketten birkaç ay sonra, Kasım 1918’de, RKP Merkez Komitesi, Moskova’da, bir Müslüman Komünistleri kongresi topladı. Stalin, Kongredeki konuşmasına övgüyle başladı: “Batı ile Doğu arasındaki uçurumu kimse sizin gibi kolay ve çabuk bir şekilde kapatamazdı,” dedi, “çünkü siz İran’ın, Hindistan’ın ve Çin’in kapılarını açtınız.” Ne var ki, Müslüman Komünistleri, bundan sonra misyonlarını, Rus Komünist Partisi’nin daha yakın gözetimi altında sürdürmeliydiler. Stalin’in bu açık direktiflerinin ardından Kongre, Rus Müslümanları Komünist Partisi’ni dağıtarak ve ayakta kalan Müsbüro ve Gubmuskomy yerel ofislerini RKP’nin yakın gözetim ve denetimi altına sokarak, özerk Müslüman Komünist hareketinin ölüm fermanını imzalamış oldu. Dağıtılan partinin Merkez Komitesi’nin adı, Rus Komünist Partisi Müslüman Örgütleri Merkez Bürosu olarak değiştirildi ve bu yeni örgüt, doğrudan RKP MK’nin kontrolü altına sokuldu. Stalin, RKP MK’nın, Müslüman Merkez Bürodaki daimi temsilciliği görevine getirildi.

Mart 1919’da, Merkezi Büro, Doğu Halkları Komünist Örgütleri Merkez Bürosu’na dönüştürüldü. Böylece yapıya, Müslüman olmayan halklar ve Mustafa Suphi’nin liderliğindeki Osmanlı-Türk komünistleri de dahil edilmiş oluyordu.
1919 baharında, artık, Sovyet politik hayatında, yalnızca Rus Müslüman Komünistlerinin örgütleri değil, İslam halkları kavramı da silinip gitmişti. Bolşevik liderler, Pan-İslamist eğilimleri gelişigüzel kullanmanın ve ayrı parti örgütlenmelerine izin vermenin, iplerin ellerinden kaçmasına yol açtığını görmüşlerdi.

I. Merkezi Asya
Başkır ve Kazak-Kırgız Stepleri
Kuzey Uralların ve Merkezi Asya’nın kuzey ve doğu bölümlerindeki steplerde, devrim ve iç savaş, yerli Türki halklarla, bu topraklarda yaşayan Rus sömürgeci nüfusu arasındaki geleneksel çatışmayı son derece şiddetlendirdi. 1917’den 1923’e kadar bu bölgeler, erken dönem Sovyet kaynaklarının deyişiyle, bir “kolonyal devrimin” bütün dehşetini yaşadılar.

Bu bölgede en çaplı kolonizasyon politikası, Stolypin reformları (1907-1911) diye bilinen dönemde uygulanmıştı. Aşırı kalabalık olan Rus köylerini bir ölçüde rahatlatmak ve topraksız köylülerin toprak taleplerini karşılamak üzere önemli bir Rus köylü nüfusu, göçmen Türki aşiretlerin yaşadığı steplere yerleştirildi. 1916 yılına gelindiğinde, Kazak-Kırgız bölgelerinde, Çarlık Kazaklarından ve Rus köylülerinden oluşan, 144.000 kişinin yaşadığı 530 kolonyalist yerleşim bölgesi kurulmuştu. Bu kolonizasyon, elbette, yerli halkın, yaşadığı topraklardan sürülmesiyle gerçekleştirilmişti ve bu da kaçınılmaz olarak ayaklanmaya yol açtı. İsyancılar, Rusların ve Çarlık Kazaklarının yerleşim bölgelerine saldırdılar ve bu saldırılarda yaklaşık 2.500 Rus ve Çarlık Kazağı yaşamını yitirdi. 1916 İsyanı, Çarlık kuvvetleri tarafından bastırıldı ve 300.000 Kazak-Kırgız, yaşadıkları topraklardan sürüldü ya da dağlardan kaçarak Çin’in Singiang bölgesine sığındı.

1905 Devrimi sırasında Kazak-Kırgız entellektüelleri, yerel gazeteler çıkartmaya başlamış, ancak 1917’ye kadar ayrı bir politik örgüt kuramamışlardı. İlk iki Duma’da, Müslüman fraksiyonla ve Kadet’lerle işbirliği yapan göçmen halkın temsilcileri de yer aldı. Kazak-Kırgız bölgesinin en aktif temsilcilerinden biri, Alihan Bökey Han’dı. Bökey Han, Kazak-Kırgız isyanına katıldı ve 1917’de Geçici Hükümetin Türkistan Komitesi üyeliğine atandı. Diğer önemli politik şahsiyetlerden biri de, bölgede yerli halka seslenen Kazak gazetesini çıkaran Ahmet Baytursun’du.

Nisan 1917’de, Bökey Han, Baytursun ve diğer yerel politik unsurlar, Orenburg’da Kazak Kongresi’ni topladılar. Kongre, önceki rejim tarafından müsadere edilen bütün toprakların yerli halka geri verilmesi ve özellikle 1905’ten sonra Kazak-Kırgız bölgelerine yerleştirilen kolonyalist nüfusun bölgeden uzaklaştırılması kararı aldı. Üç ay sonra Orenburg’da, bir diğer Kazak-Kırgız Kongresi toplandı. Burada ilk kez, bölgesel özerklik fikri ortaya atıldı ve Alaş-Orda adlı Kazak-Kırgız ulusal politik partisi kuruldu. Alaş-Orda, üç amaç belirledi: “Kırgız” devletine özerklik; dinle devletin ayrılması; ve Kazak-Kırgız’lara toprak dağıtılması.
Başkırlar, 1917 Mayıs’ındaki İlk Rusya Müslüman Kongresine, bir Şarkiyatçı ve gazeteci olan Zeki Validov (Zeki Velidi Togan) liderliğinde bir heyet gönderdiler. Validov, Kongreye, Başkır özerklik projesini sundu. Bu projeye göre, Volga-Ural bölgesinde bir “Büyük Başkır” devleti kurulacaktı. Güney ve Güneydoğu Başkırları ise ayrı bir “Küçük Başkır” devleti çevresinde birleşeceklerdi. Müslüman Kongresi, bu projeyi reddetti ve Kongre’nin Volga Tatarlarından oluşan liderliğiyle tartışmaya giren Validov, elli Başkır delegesiyle birlikte Kongreyi terketti. Temmuz 1917’de, Başkırlar, Orenburg’da ilk kongrelerini topladılar ve bölgesel özerklik kararı aldılar. Bütün Devrim dönemi boyunca Başkır ulusal hareketine liderlik eden Validov, Alaş-Orda ile ve Türkistandaki Müslüman milliyetçilerle yakın işbirliği içinde çalıştı.
Bu sırada, yarı-göçebe yerli halkla, Rus kolonyalist nüfusu arasındaki çatışma yeniden başladı. 1917 Temmuz’unda, Alma-Ata’da kendi konferanslarını toplayan Semicherensk bölgesinin kolonyalist Rus köylüleri, zorla sürgün etmek de dahil, yerli halkı bastırmak yönündeki önlemleri kabul ettiler. Yaz aylarında, 1916 isyancıları, sığındıkları Çin’den kendi topraklarına geri dönmeye başladılar. 1916 isyanından beri zaten öfke içinde olan ve yerli halkın topraklarını yağma etmiş bulunan Rus yerleşimciler, yerlilerin geri dönüşüne sessiz kalmak niyetinde değillerdi. Kolonyalist silahlı birlikler oluşturularak, açlık ve sefalet içinde geri dönen yerlilere karşı bir katliama girişildi, bazıları diri diri yakıldı. İslam kaynaklarına göre öldürülen yerlilerin sayısı 83.000’i bulmaktadır. Şiddetin doruğa çıktığı Eylül ayında Geçici Hükümet, bölgede sıkıyönetim ilan etti.

1917 sonlarına doğru, Başkır ve Alaş-Orda liderleri, bölgede üçüncü bir güç oluşturan, Orenburg’lu Çarlık Kazaklarıyla bağlantı kurdular. Orenburg’lu Çarlık Kazaklarının lideri Ataman Dutov, Kazak-Kırgız politik liderleriyle, anti-Bolşevik temelde anlaşmaya vardı.

Bolşeviklerin bu bölgede parti aygıtı yoktu. Taraftarlarının büyük kısmı askeri garnizonlardaki askerlerdi. Ekim’in ilk aylarında, tren yolu işçilerinin ve kolonyalist Rus nüfusunun desteğini de kazandılar. Komünistlerin “proletarya diktatörlüğü” sloganını yerli halka karşı kullanabileceklerini düşünen kolonyalist köylüler ve Çarlık döneminden kalma resmi görevliler, Bolşeviklerin safına geçti: Bolşevizm işçilerin, askerlerin ve köylülerin yönetimi demekti; Kazak-Kırgızlarda ise ne işçi, ne köylü, ne de asker vardı; bu yüzden Kazak-Kırgızlar yönetilmeye müstahaktılar.
İç savaş süreci içinde, Kolçak ve Dutov’un kumandasındaki Beyazların yenilgiye doğru gitmesi üzerine, Alaş-Orda, 1919 yazında Kızılların safına geçti. Sovyet hükümeti, yerli halk üzerinde nüfuza sahip Alaş-Orda’nın desteğini kazanmak için enerjik adımlar attı.

Temmuz 1919’da kurulan Kırgız Devrimci Komitesi (Kirrevkom), çoğunlukla yerli olmayan unsurlardan oluşmasına rağmen, Alaş-Orda liderleri, Moskova tarafından kendilerine verilen sözlerin yerine getirileceğine inanıyorlardı. Sovyet otoriteleri, 1920 Ocak’ında, Aktiubinsk’de, yeni Kirrevkom’u oluşturmak üzere bir Kırgız konferansı topladılar. Yeni komiteye, Alaş-Orda liderleri de girdi. Aynı konferansta, bir özerk Kırgız devleti kurulması kararı alındı.
Diğer yerlerde olduğu gibi burada da Rus ahali, özerkliğe karşıydı. Moskova, özerk devleti desteklemesine rağmen, bölgesel Ruslar buna bütün güçleriyle direndiler. Bu direniş, parti ve devlet organlarında, Rus ve Kırgız kadrolar arasında şiddetli sürtüşmelere yol açtı. 1920 baharında, iki kesim arasındaki ilişkiler kopma noktasına geldi.
Bunun üzerine Baytursun’un başkanlığındaki Alaş-Orda’lılar, sorunu doğrudan Lenin’e götürmeye karar verdiler. Yerel komünist yöneticilerden gizlice, Moskova’ya, gerçek bir özerkliğin sağlanması için yardımcı olmasını, “bölgesel emperyalistleri” önlemesini, Komünist görevlilerin “Bonapartist” eğilimlerinin önüne geçmesini, yerli halkın mülklerinin gaspedilmesini durdurmasını ve yiyecek dağıtımında eşitlik sağlamasını talep eden uzun bir telgraf çektiler. Ancak telgrafları yanıtsız kaldı.

Ekim 1920’de, ilk Kırgız Sovyetleri Kongresi toplandı. Kongre, Moskova’nın baskısıyla, Özerk Kırgız cumhuriyeti’ni ilan etti ve toprak sorununda statükoyu koruyan bir karar aldı. Bu karara göre, bozkırda toprakların kolonizasyonu durduruluyor, ancak Rus kolonyalislerinin sahip oldukları topraklara dokunulmuyordu.

1921 ve 1922 yıllarında, Kazak-Kırgız steplerinde, en büyük acısını yerli halkın çektiği büyük bir açlık felaketi yaşandı ve bir milyon insan telef oldu.

Başkır Özerk Cumhuriyeti
Vahitov’un Çek isyancılar tarafından öldürülmesinden sonra, Sovyet hükümeti, birleşik Tatar-Başkır devleti fikrinden vazgeçerek, Volga-Ural bölgesinde ayrı özerk cumhuriyetler kurulması yoluna gitti.

1918 Şubatında, Orenburg’da, Bolşevikler tarafından tutuklanmış olan Zeki Validov, kısa süre sonra hapisten kaçtı ve bir kaç ay içinde örgütlediği askeri birlikleri, Samara’da, SR hakimiyetindeki Kurucu Meclis Komitesi (Komuch) tarafından örgütlenen anti-Sovyet Beyaz güçlerin safında savaşa soktu.

Ancak Başkırlarla Beyazlar arasındaki işbirliği uzun sürmedi. Beyaz liderlerde, azınlık milliyetlerin taleplerine sempatiyle yaklaşacak ne zekâ, ne de esneklik vardı. Komuch, gelecekteki bir ulusal özerkliği ve Başkırların diğer taleplerini reddetti. Bunun yanısıra, Başkırların askeri operasyonlardaki yetkilerinin kısıtlanması, Çarlık Kazağı birliklerin yerli halkın yerleştiği köylerde konaklaması ve halkın vergilendirilmesi konularında da Başkırlarla Beyazlar arasında sürtüşmeler çıktı. Kasım 1918’de Amiral Kolçak, Komuch’u devirip diktatörlüğünü ilan edince, Beyazlarla Başkırlar arasındaki ilişkiler daha da kötüye gitti. Yerel halkın milliyetçi hareketine karşı olumsuz duygularını gizlemeye gerek görmeyen Kolçak, bağımsız Başkır birliklerinin dağıtılması ve askerlerinin Beyaz Orduya katılması emrini verdi. Bunun üzerine Başkırlar, Beyazların safından Kızılların safına geçme olanaklarını tartışmaya başladılar. Öte yandan, Çarlık Kazakları da, komutanları Dutov’un Kolçak’ın otoritesini tanımasından son derece rahatsızlardı. Aralık 1918’de Validov, Başkır ve Çarlık Kazaklarının liderleriyle gizli bir toplantı düzenledi.

Şubat 1919’da Validov, Kızılların tarafına gönderdiği temsilcileri aracılığıyla, saf değiştirmeleri halinde kendilerine özerklik tanınacağı yönünde söz verilmesini istedi. Bir ay süren görüşmelerden sonra, Mart ayında, Komünist rejimle anlaşmaya varıldı. Anlaşmaya göre, Küçük Başkır denilen bölgede bir özerk Başkır Cumhuriyeti kurulacak ve bu özerk cumhuriyeti, Başkır Sovyet Kongresinin toplanmasına kadar, Başkır Devrimci Komitesi (Başrevkom) yönetecekti.
Bu anlaşma üzerine Başkır birlikleri, bir Başrevkom seçtiler ve Kızılların saflarına geçtiler. Bu saf değiştirme, İç savaşın seyrinde, önemli değişiklikler meydana getirdi. Vahidov’un saf değiştirmesine rağmen, Kazak-Kırgız Alaş-Orda liderleri, morali bozulmuş Dutov ve Kolçak beyaz güçlerinin safında 1919 yazına kadar savaşmaya devam ettiler, ancak bu tarihten itibaren onlar da Komünist saflara iltihak ettiler.

Bolşeviklerle, Başkır ulusal hareketinin liderleri arasındaki bu ittifak, kısmen, iki tarafın anlayışları arasındaki büyük uçurum, kısmen de, bölgedeki Başkır ve Rus nüfusun çıkarları arasındaki temel ayrılıklar nedeniyle, sağlam bir zemine dayanmıyordu. Bolşeviklerle, İç Savaşın geç bir aşamasında ilişkiye geçen ve bu yüzden komünist yöntemlerin yabancısı olan Başkırlar, kendilerine verilen ödünlerin, aslında saf değiştirmelerini sağlamak için kısa vadeli bir taktik olduğunu kısa sürede anladılar.

Ural bölgesindeki çoğu Sovyet kurumu, diğer Müslüman bölgelerinde olduğu gibi, Büyük Rusların egemenliğindeydi. Bu örgütler, büyük ölçüde, Rus kökenli işçilere, askeri garnizonlardaki askerlere ve kolonyalist Rus köylülerine dayanıyordu. Bu yüzden, Başkır bölgesindeki Sovyetlerin genellikle buralarda yaşayan Rus nüfusun çıkarları yönünde davranmış olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Başkırlar çoğunlukla Sovyetlerin dışında tutulmuş ve Bolşeviklerin müsadere ettikleri, devlete, kiliseye ve özel şahıslara ait topraklar Rus kolonyalist nüfusuna dağıtılmıştı. “Bütün iyi niyetimize rağmen,” diye yazıyor bir merkezi Sovyet delegesi, “Rus kulaklarının Başkır topraklarına yönelik saldırılarında koçbaşı olmaktan kurtulamadık.” Öte yandan, Başkırların aleyhindeki diğer bir önemli faktör de, Başkır bölgelerindeki Tatarların, yerli halka karşı olan Rusların safında yer almalarıydı.
Başrevkom’un Eylül 1919’da, Başkır Özerk Cumhuriyetini yönetmeye başlamasından kısa süre sonra zorluklar ortaya çıkmaya başladı. Komşu Ufa’daki Bolşevik yönetim ve bölgedeki Kızıl ordu, Başkır özerk cumhuriyetinin yönetimini hiçe sayarak işlere müdahale etmeye giriştiler. Rus fabrika işçilerinden oluşan Bolşevik hücreleri, Başkırların emrine girmeyi reddederek Orenburg ve Ufa’daki Sovyet kurumlarının emirlerine göre hareket ettiler. Kasım 1919’da toplanan ve Rusların büyük bir ağırlık teşkil ettikleri ilk Başkır Bölgesi Komünist Parti Konferansında, Bölgesel Komünist Parti Komitesi (Obkom) seçildi. Merkezden gelen temsilciler tarafından da desteklenen Obkom, Rusların ve Tatarların, Başkırların bölgesel özerkliğini yıkma faaliyetlerinde önemli bir silah görevi yerine getirdi.

Durumlarının güçlendiğini hisseden, Obkom’un Rus ve Tatar liderleri, Başrevkom’un otoritesine açıkça karşı çıktılar. Ocak 1920’de, Obkom’un Başkır otonomisini ortadan kaldırmayı planladığı söylentilerinin iyice yayılması üzerine, Başkırların liderlerinden Iumagulov (Validov o sırada Moskova’daydı), Obkom’un Tatar liderlerinin tutuklanması emrini verdi. Bu, Obkom’un, darbeyi indirmek için arayıp da bulamadığı fırsattı. Obkom, komşu Ufa ve Orenburg’dan ve Frunze’nin başında bulunduğu Türkistan Kızıl Ordu’sundan yardım alarak iktidarı esas olarak ele geçirdi ve Basrevkom’u bütünüyle ortadan kaldırmamakla birlikte yetkilerini önemli ölçüde kısıtladı. O sırada Başkır askeri birliklerinin büyük kısmı, Batı cephesinde Beyaz Ordularla savaş halinde olduğundan, Başrevkom, kendini savunacak silahlı güçten yoksundu.

Bu çatışmada, Lenin ve Troçki, Başkırlara daha yakın bir tutum takındılar, Stalin ise Tatarlardan yanaydı ve Başkırların özerkliğini mümkün olduğunca kısıtlamaya çalışıyordu. Genel kabul, Moskova’nın etkisi olmasa, yerel Bolşeviklerin, Başkırların özerkliğini, bir an bile duraksamaksızın bütünüyle ortadan kaldıracakları yönündedir.

1920’de iç savaşın bitmesiyle birlikte Sovyet hükümeti, politik ve ekonomik aygıtlarını merkezileştirdi. 22 Mayıs 1920’de, Sovyet hükümeti, Başkırlara danışmadan, Başkır özerkliği üzerine yeni bir karar aldı. Yeni karar tamamen merkeziyetçiydi ve 1919 anlaşmasıyla Başkır hükümetine garanti edilen hakların büyük çoğunluğunu geri alıyordu. Bütün politik, mali ve ekonomik organlar merkezi otoritenin denetimine alınıyor ve Başkırlara, yerel planda ufak tefek yönetsel işlevlerin dışında hiçbir yetki bırakılmıyordu. Bu, Başkırların umutlarına indirilmiş son darbeydi.
Yeni kararın yayınlanması üzerine Başrevkom gizli bir toplantı yaptı ve kararı büyük Rus şovenizminin dirilmesi olarak değerlendirdi. 1920 Haziran’ının ortalarında Başkır hükümetinin bütün resmi görevlileri, görevlerini terkederek Ural dağlarına çekildiler.

Başrevkom’un ve diğer Başkır memurlarının ortadan yok oluşları, Başkır bölgelerinde yeni bir iç savaş ortamı yarattı. Obkom, bir kere daha komşu bölgelerdeki Kızıl kuvvetleri yardıma çağırarak, Temmuz 1920’de bütün bölgeyi kontrolü altına aldı. Rus işçi ve köylüleri silahlanarak, yerli halkın elindeki toprakları ve hayvanları müsadere etmeye giriştiler. Bunu, yağma ve yerli halka yönelik cinayetler izledi. Bu durumda yerli halk, isyancılara katılmak üzere dağlara çıkmaya başladı. Böylece, 1920 Başkır isyanı başlamış oldu.

İsyan sırasında Obkom, Başkır’daki politik kurumları bütünüyle eline geçirdi. 1920 yazı boyunca, Başkırlar, bütün parti ve devlet aygıtlarından ayıklandılar. Ne Obkom’da, ne de eskisinin yerine atanan yeni Başrevkom’da tek bir Başkır yer almıyordu. Öte yandan, yeni hükümeti belirlemek üzere 1920 sonlarında toplanan ilk Başkır Sovyet Kongresinde, tamamı tutuklandığı için yerli delegelerden kimse bulunmuyordu. Bu yüzden, yeni hükümette hiçbir Başkır yer almadı. Yeni Başkır hükümeti, Tatarlarla Rus kolonyalistlerinin ittifakını temsil eden bir hükümetti.
İsyan bastırıldı. Bolşevikler, isyancılara af ilan ettiler. İsyanın liderlerinden bir kısmı teslim oldu, Vahidov gibi, çatışmalar sırasında hayatta kalan diğer bir kısmı ise ülke dışına kaçtı.
Başkır özerk cumhuriyetine ilişkin yaşanan bütün bu süreçler boyunca, bir Volga Tatar devleti kurulması sorunu askıya alınmıştı. Tatarlar, Komünist harekette, Başkırlarla kıyaslandığında çok daha büyük bir ağırlığa sahiplerdi ve onların hedefleri çok daha büyüktü. Başkır milliyetçilerinin özerk devlet hedefi, Tatar entellektüellerini tatmin edemezdi. Tatar Komünistleri, ayrı bir Tatar özerk devleti konusunda istekli değillerdi. Onlar, tek bir Volga-Ural cumhuriyeti kurma olanağının doğması için İç Savaşın bitmesini bekliyor ve faaliyetlerini Rusça çapında sürdürüyorlardı. Bu sırada Tatar Komünistlerinin lideri, Mirza Sultan Galiyev’di.

Sultan Galiyev
Sultan Galiyev, Rusya Müslüman hareketinin sol kanadında yer almış ve Vahitov tarafından kurulan Müslüman Sosyalist Komitesi’ne katılmıştı. 1917 sonlarında, Vahitov’la birlikte Komünistleri destekledi. Bolşeviklerin, milliyetçi Tatar hükümetini düşürüp Kazan’ı ele geçirmesinden sonra, yerel Sovyet hükümetinin Uluslar ve Eğitim Komiseri olarak görev yaptı ve Şubat 1918’de, Kazan’daki Müslüman Şura’sını ezen Devrimci Kurmayla birlikte çalıştı. Çeklerin Kazan’ı ele geçirmesi üzerine, Moskova’ya gitti. Vahitov’un ölümünden sonra Müslüman Komünist hareketinin lideri oldu.

Stalin, Sultan Galiyev’i Uluslar Komiserliğine aldı ve daha önce Vahidov’a verdiği desteği ona da verdi. Galiyev, Stalin’in himayesinde hızla yükseldi. Aralık 1918’de, kısa süre önce Uluslar Komiserliği’nin, Troçki’nin Savaş Komiserliği’nden devraldığı, Kızılların saflarında savaşacak Müslüman birliklere komutan yetiştiren Merkezi Müslüman Askeri Akademisi’nin başkanlığına atandı. 1919 yılı boyunca, Stalin tarafından verilen çeşitli görevleri yerine getirmek için bir çok yolculuk yaptı ve bölgelerdeki Müslüman Komünistlerini örgütledi. 1920 yılında, Stalin tarafından, Uluslar Komiserliğinin üç kişilik yönetimine getirildi ve Komiserliğin bastığı Zhizn’ natsional’nostei’nin (Ulusların Yaşamı) editörlerinden biri oldu. Bu dönemde Galiyev, Sovyet hiyerarşisinin en üstünde yer alan ve Komünist rejimin Doğu politikasını etkileyen, en önemli Müslüman kökenli komünistti.

Sultan Galiyev’in, Bolşevik partisinin Doğu politikalarından önemli ayrılıkları vardı. Zhizn’ natsional’nostei’de, 1919 sonbaharında yayınladığı bir dizi makalede, Komünist liderlerin, ağırlığı, Batıdaki devrimci faaliyetlere vererek büyük bir hata yaptıklarını belirtti. Kapitalist zincirin zayıf halkası Batı değil, Doğu’ydu ve Doğu ülkelerindeki devrimci faaliyete yeterince önem verilmemesi, Dünya Komünist devriminin başarısızlığına yol açacaktı. Öte yandan Doğu’da sanayi proletaryası zayıf ve buradaki halklar daha dindar oldukları için, Doğu bölgelerinde, Batıdaki yöntemlerden farklı yöntemler uygulamak gerekiyordu.

Bu görüşler, 1919 ve 1920 yıllarındaki Bolşevik stratejiyle temelden çelişmediğinden, Moskova, Sultan Galiyev’i bir süre daha destekledi. Kaldı ki, o sırada Moskova’nın, Müslüman komünistlerin desteğine şiddetle ihtiyacı vardı. Ancak, Parti içinde, çıkarlarını Kazan bölgesindeki Rus çıkarlarına bağlamış ve Sultan Galiyev’in tersine, Sovyet liderlerinin yerli uluslara ödün vermesine karşı mücadele eden, asimile olmuş bir Tatar grubu daha bulunuyordu. Bu grubun başında, Said Galiyev adlı bir Tatar vardı. Ancak Said Galiyev’in arkasında, Kazan’lı başka Rus liderler yer alıyordu. Bunların başında, Kazan’da, 1917’deki Bolşevik darbesini örgütleyen Karl Grazis ve Kazan Sovyet Hükümetinin başkanı I.I. Khodorovskii geliyordu. Bu grup, ulusal self-determinasyona kesinlikle karşıydı ve Kazan bölgesindeki Rus ve Avrupalıların ayrıcalıklarının korunmasından yanaydı. 1918 Haziran’ında Tatar-Başkır devleti fikri, Moskova tarafından onaylandığında, Grazis, hükümetin “Doğucu eğilim”ine saldırıda bulunmuştu.

Sultan Galiyev’in grubu, bir Tatar cumhuriyeti için baskı yapana kadar, iki fraksiyon arasında açık bir çatışma meydana gelmedi. Fakat 1919 sonunda, Volga-Ural bölgesi Beyazlardan temizlenince, Sultan Galiyev ve taraftarları, Ağustos 1918 Çek ayaklanmasıyla önlenen Tatar-Başkır devleti sorununu yeniden gündeme getirdiler. Bu konu, Kasım 1919’da toplanan İkinci Doğu Komünistleri Konferansı’nın gündeminde yer aldı. Sultan Galiyev, Volga-Ural’daki Rus olmayan halkların yaşadığı bütün bölgeleri kucaklayacak bir cumhuriyet istiyordu. Fakat Moskova, var olan Başkır Cumhuriyetini korumakta ısrar edince bu fikri bırakmak zorunda kaldı. Galiyev ve taraftarları bu yüzden, ayrı bir Volga Tatar Cumhuriyetini kabul etme noktasına geldiler. Galiyev karşıtı grubun aktif olarak karşı çıkmadığı bu öneriyi Moskova destekledi ve bir Tatar Cumhuriyeti ilke olarak benimsendi. Bu başarıdan cesaret alan Galiyev ve taraftarları, ikinci adımda, Moskova’yı, Kazan kentini, müstakbel devletin dışında tutmaya ikna etmeye çalıştılar. Galiyevciler, Rusların çoğunluğu oluşturduğu bu şehri, özerk devletin dışında tutarak, Rus egemenliğinin özerk devlete sızmasını önlemeye çalışıyorlardı. Ancak Lenin, bu öneriyi geri çevirdi ve konu kapandı.

Ne var ki, Galiyev karşıtı grup Tatar Cumhuriyetine karşı muhalefetini gittikçe arttırıyordu. Nisan 1920’de yapılan 9. Parti Kongresi sırasında Kazan’lı bir grup Komünist, Lenin’i Moskova’da ziyaret etti ve onu Tatar Cumhuriyeti fikrinden caydırmaya çalıştı. Khodorovskii, Lenin’e, “Tatar yoldaşların,” Kazan bölgesinde halktan gerekli buğdayı toplayacak “otorite, cesaret ve kararlılıktan” yoksun olduklarını, Tatar cumhuriyeti kurulmasının köylülerden toplanan tahıl miktarını düşüreceğini söyledi. Fakat Lenin etkilenmiş görünmüyordu. Bir kaç bin ton buğday için, milyonlarca Rus olmayan köylünün desteğinin kaybedilmesinin doğru olmadığını belirtti. Tersine, buğday toplamak için Tatar köylülerine ödünler vermek gerekiyordu. Stalin de araya girerek, Tatarların arasından daha iyi komünistler yetişinceye kadar mevcutlarıyla idare etmek gerektiğini ekledi. Görüşmeden başarısız çıkan Galiyev karşıtlarının, Moskova’nın tutumunu rapor etmeleri üzerine yerel parti örgütlerinden homurdanmalar yükseldi.

Galiyev karşıtları son kozlarını oynamamışlardı. Madem ki, Tatar Cumhuriyetini önleyemiyorlardı, parti ve devlet organlarındaki hakimiyetlerine dayanarak, kurulacak cumhuriyetin yönetimini ele geçirmeliydiler. Bunun üzerine, 1920 baharında, Tatar Komünistlerine, Türkistan cephesine hareket etmeleri emrini verdiler ve böylece, projelerine direnecek başlıca gücü bölgeden uzaklaştırmış oldular. 25 Haziran 1920’de, Kazan Devrimci Komitesi (Gubispolkom), yönetimi, özellikle bu amaç için kurulmuş Tatar Revkom’una devretti. Revkom, 25 Eylül 1920’de, bir Tatar Sovyetleri Kongresi’ni topladı. Bu kongrede, yeni Özerk Tatar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ni yönetecek Tatar Halk Komiserleri Konseyi seçildi. Hükümetin başkanı, Sultan Galiyev’in rakibi, Said Galiyev’di.
1921 yılında toplanan 10. Kongre tarafından ilan edilen NEP politikası, Sultan Galiyev’in komünizme bağladığı bütün umutları yıktı. NEP, her ne kadar yerli halkın maddi koşullarında belli bir düzelmeye yol açıyorsa da, onun ve komünist arkadaşlarının eski kolonyalist rejim diye adlandırdığı düzendeki hakim sınıfların, can düşmanları olan Rus tüccar ve memurlarının olduğu kadar, aralarındaki bütün köprüleri yaktıkları Müslüman tüccar ve din adamlarının da iktidarını yeniden teessüs ediyordu. Böylece, hem eski kolonyalistleri, hem de yerli halkın egemenlerini yerle bir edecek köklü bir devrim hayaliyle yola çıkan ve bütün köprüleri yakan Müslüman Komünistlerinin, Komünist rejimde olduğu gibi yerli halk içinde de ayaklarını basacakları zemin ortadan kalkmış oluyordu. Onlara göre NEP, 1917 öncesine geri dönüş ve Rusya’daki sosyalist devrimin tasfiyesinin başlangıcıydı. Galiyev’in bundan çıkardığı sonuç, sanayi proletaryasının, ezilen Doğu halklarının kurtuluşunu sağlayamayacağıydı. Buradan hareketle, “proletarya diktatörlüğü” fikrinden yaptığı bir analoji ile, Doğu halklarının gerçek kurtuluşunun, sanayi proletaryasının burjuvazi üzerindeki diktatörlüğü ile değil, sömürgelerin, sanayi ülkeleri üzerindeki diktatörlüğü ile gerçekleşeceği fikrine varıyordu. Bu da ancak bir Sömürgeler Enternasyonal’i ile sağlanabilirdi. Elbette bunlar, Bolşevik Partisi’nin hazmedemeyeceği ölçüde Marksizm dışı ve “batıni” görüşlerdi.

Sultan Galiyev, Mayıs 1923’de, eski üstü ve koruyucusu Stalin’in emriyle tutuklandı. Durumu, Moskova’da, Haziran 1923’de toplanan, özel bir azınlık temsilcileri konferansında tartışıldı. Bu toplantıda Stalin, Galiyev’i, Basmacılarla ve başta Validov olmak üzere, Sovyet rejimine karşı mücadele eden diğer milliyetçilerle işbirliği yapmakla suçladı ve “suçunu itiraf ettiği”ni de sözlerine ekledi. Galiyev bir süre sonra tahliye edildi, fakat partiden de atıldı. Bu yazının çerçevesini aştığı için değinemediğimiz Ukrayna ve Gürcistan örneklerinde olduğu gibi , yerel Komünist Sultan Galiyev’in tasfiyesi, Sovyetler Birliği’nin merkezileştirilmesi operasyonunun bir parçasıydı.
Galiyev, Kasım 1929’da yeniden tutuklandı ve bu tarihten sonra kendisinden bir haber alınamadı. Anlaşılan, Galiyev, “hiçbir kapitalist ülkede” olmadığı ölçüde “insanın güvenliği”ni sağlayan “sosyalist Sovyetler Birliği”nin “bu avantajından yararlanmasını” bilememişti.

Türkistan
1917’de, Türkistan’daki yerli politik hareket iki kanattan oluşuyordu: Ser Ali Lapin tarafından liderlik edilen, Ulema Cemiyeti’nde örgütlü dinci-muhafazakâr kanat ve Münevver Kari ile Mustafa Çukoyev’in liderliğindeki laik-liberal kanat. Ulema, monarşist eğilimliydi ve Türkistan çapında İslam mahkemelerinin kabulü ile şeriatın kurulması konularında yoğunlaşmıştı. Cedidist hareket taraftarı olan diğer kanat ise, Türkistan’daki yaşamı batılılaştırmak istiyor ve ülkedeki politik etkisini gittikçe arttırıyordu. İki grubun birbirine tavrı düşmancaydı, fakat 1917’nin ikinci yarısında, Ruslara muhalefet ve yerli halkın talepleri çerçevesinde birbirlerine yaklaştılar, sonunda da birleştiler. Bunun dışında, Ferghana’daki Müslüman Emekçiler Birliği ve Semerkant’daki İttihad çevresinde örgütlenmiş bir Müslüman sosyalist hareketi de vardı. Bu hareket, büyük ölçüde SR’lerin ve Menşeviklerin etkisi altındaydı ve sayısal bakımdan oldukça zayıftı, fakat devrim dönemi boyunca, Bolşevikler tarafından kazanılan bazı başarılardan yararlandı.

Türkistan yerli hareketinin politik liderliği, Nisan başında, Türkistan-Müslüman Kongresi’ni toplama insiyatifini gösteren liberal Müslümanların elindeydi. Kongre, Rusya’da federal sistemin kurulmasını ve toprakları müsadere edilmiş yerli halka topraklarının geri verilmesini talep etti ve Mustafa Çukoyev’in başkanlığında bir İslam Şurası seçti. Şura, kısa sürede Türkistan’ın her yerinde örgütlendi ve Türkistan yerlilerinin politik faaliyetini kendi çevresinde merkezileştirmeye çalıştı.

1917 yazında, Türkistan’daki gerçek iktidar, SR’lerin ve Menşeviklerin ağırlıkta olduğu ve SR üyesi bir avukat olan G.I. Broido’nun başkanlığındaki Taşkent Sovyeti’ndeydi. Bolşeviklerin, 1917 Aralık’ına kadar Taşkent’te ve 1918’e kadar Türkistan’ın diğer yerlerinde bağımsız örgütleri yoktu, Sovyet’te küçük bir azınlık fraksiyonu olarak bulunuyorlardı. Ancak, Bolşeviklerin bu bölgedeki zayıflığı, gittikçe güçlenen SolSR Parti tarafından dengelendi ve 1917 yılı sonunda Bolşevikler, büyük ölçüde Sol-SR’lerle yaptıkları ittifak sayesinde, Türkistan’da iktidarı ele geçirdiler.

Ekim Devrimi, Taşkent’te, 25 Ekim günü başladı. Bir grup demiryolu işçisi, şehirdeki Çarlık Kazaklarının Kulübüne ateş açtı. İki gün sonra, Bolşevik-SolSR koalisyonunun ağırlık kazandığı Sovyet, Taşkent’i ele geçirdi ve 1 Kasım’da Geçici Hükümetin temsilcilerini tutukladı. Türkistan taşrası bu gelişmeleri izlemekle yetindi.
Türkistan Müslüman Şurası, yeni Sovyet otoriteleriyle bağlantı kurdu ve onları, Türkistan’ın bölgesel özerkliği konusunda ikna etmeye çalıştı. Yeni Bolşevik-SolSR Hükümetinin başkanı Kolesov, bu fikre karşı olduğunu açıkladı. Bu konuyu tartışan Sovyet Kongresinin çoğunluğu, bırakın Rus otoritesini zayıflatacak bir bölgesel özerkliği kabul etmeyi, Merkezi Asya’da Müslümanların Sovyet Hükümetine katılmasına dahi karşı çıktı.
Sovyet Kongresi, Müslüman yerli halka ilişkin aldığı bu karara destek bulmak amacıyla, büyük ölçüde Müslüman Emekçiler Birliği ve İttihad üyelerinden oluşan, Üçüncü Türkistan Müslümanları Kongresi’ni topladı. Altı aydır kendilerini Müslüman ulusal davasının temsilcileri olarak takdim eden hiçbir politik partiyi içermeyen Sovyet destekli Müslüman Kongresi, bu onayı verdi.

Taşkent Sovyetinde Müslümanların özerklik talebinin geri çevrilmesi üzerine Şura, Kurucu Meclis’in toplanmasını beklemek ya da kendi insiyatifiyle özerklik ilan etmek alternatifleri üzerine müzakerede bulundu. Bölgesel örgütler ikinci alternatiften yanaydı. Bu arada, başta SağSR’ler olmak üzere, bazı anti-Sovyet partiler, Bolşevikleri Taşkent’te zayıflatmak amacıyla, ulusal özerklikten yana bir tavır almaya başlamışlardı. 22 Aralık’ta Bolşevik destekli Türksovnarkom (Bolşevik hükümetin yedeğinde, yerli halkın desteğini sağlamaya çalışan hükümet organı) Sovyet’le Müslümanlar arasında gittikçe büyüyen uçurumu kapatmak için son anda bir girişimde bulunarak, Mustafa Çukoyev’e, Türkistan Sovyet Hükümeti’nin başkanlığını teklif etti; fakat Çukoyev, Bolşeviklerin güdümü altında başkanlık yapmanın hiçbir garantisi olmadığını düşünerek bu öneriyi reddetti. Bunun yerine Şura, Aralık’ta, Olağanüstü Dördüncü Kongre’nin hazırlıklarına girişti. Bu kongrenin Türkistan’ın özerkliğini ilan edeceğinden ve böylece Sovyet hükümetinin otoritesiyle çatışacağından kimsenin kuşkusu yoktu. Kongreyi önce Taşkent’te toplamayı planlayan Şura, bir islam bayramında, Rus askerlerin Müslüman halka saldırması üzerine, fikrini değiştirdi ve kongreyi, Taşkent’ten 220 mil uzaklıktaki, nüfusunun yüzde doksan beşi Müslüman yerli halktan oluşan Kokand’da toplamaya karar verdi.
Kongre, 28 Kasım’da açıldı. Sovyetin kontrolündeki demiryollarında yapılan engellemeler dolayısıyla delegelerin bir kısmı kongreye ya gecikerek geldi ya da hiç gelemedi. Kongre’de, bölgesel özerklik kararı alındı ve Bolşeviklerin iktidara gelişinin, kolonyalist arzuları kamçıladığı ve Müslümanların, Rusların en kötü unsurlarının insafına bırakıldığı yönünde şikayetler dile getirildi.

Kokand Kongresi, Taşkent Sovyet rejimi karşısında ikinci bir hükümet görevi yerine getirecek bir Merkez Komitesi seçti. Erken dönem Sovyet tarihçileri, Müslüman taleplerinin Sovyet tarafından böylesine kesin bir şekilde reddedilmesinin büyük bir hata olduğunu kabul etmektedirler. Ancak, yine aynı tarihçilere göre, bu hata tesadüfi değildi. Sovyet tarihçisi Safarov’a göre , 1917 ve 1918 yıllarında, Taşkent’teki Sovyet iktidarı, büyük ölçüde, Türkistan’da yerleşmiş Avrupalılar ve Rus proleterleri tarafından elde edilmiş ayrıcalıkları korumakta kararlı olan “maceracıların, kariyeristlerin ve kriminal unsurların” eline geçmişti.
Kokand’daki Müslümanların özerklik ilan ettiği haberi, Taşkent’teki Sovyet yanlısı gruplar tarafından öfkeyle karşılandı ve Ocak 1918’de, Dördüncü Bölgesel Sovyet Kongresi’nde, özerkliği sert bir şekilde suçlayan ve “karşı-devrimin ezileceğini” bildiren bir karar alındı. Bu tehdit üzerine Kokand hükümeti, dışardan destek arama yoluna gitti. Fakat Çarlık Kazaklarının lideri Ataman Dutov’un kendisi de özerkliğe karşı olduğu için, onunla yapılan görüşmeler olumlu bir sonuç vermedi. Alaş-Orda, Kokand’ın yardım önerisini soğuk karşıladı ve herhangi bir askeri yardımda bulunamayacağını bildirdi. Kokand’daki hükümeti kurmuş olan liberallerin amansız düşmanı olan, aşırı dinci Buhara Emiri, Rus iç savaşındaki tarafsızlığını korumak amacıyla, kendisinden yardım talep etmeye gelen temsilcileri kabul etmeyi bile reddetti.

Ocak 1918’de, Müslüman-Rus ilişkileri açık bir çatışma noktasına geldiğinde Kokand hükümetinin elinde güvenebileceği, silah bakımından dökülen ve deneyimsiz bir kaç yüz gönüllünün dışında bir güç yoktu.

Kısa süren mücadele, Kokand hükümetinin yıkılmasıyla sonuçlandı. Şehri ele geçiren askerler, bazı Ermenilerin de katılmasıyla yağmaya giriştiler ve kaçamayan Müslümanları öldürmeye başladılar. Üç gün süren çapuldan ve kentin ateşe verilmesinden sonra Kokand bir hayalet şehre dönmüştü. Bazı Müslüman liderleri tutuklandı ve Taşkent’e götürüldü. Çukoyev zamanında kaçabilmişti.

Başarılarıyla cesaretlenen Taşkent Bolşevikleri, Buhara Emirliğini de ortadan kaldırmaya karar verdiler. Bunun için çok olumlu koşullar vardı. Çünkü Buhara Emiri Said Alim Han, Buhara’daki, Batılılaşmadan yana tüm Cedidcileri gaddarca ezen dinci bir diktatörlük kurmuştu ve Cedidciler, Emir’i devirecek herhangi bir güçle işbirliğine hazırdı. 1917 sonlarında, Buhara’nın Cedidci entelejensiyası, Emir’i devirecek bir ayaklanma için, Taşkent Sovyet otoriteleriyle bağlantı kurmuşlardı.

1918 Şubat’ında, Türkistan Sovyet Hükümetinin başkanı Kolesov’un yönetimindeki birlikler Buhara kapılarına dayandılar. Cedidistler, Emir’e, özgürlükler üzerindeki bütün baskıların kaldırılması yolunda bir ültimatom verdiler. Emir, ültimatomu reddedince Kolesov, birliklerine saldırı emri verdi.

Savaş, Rusların yenilgisiyle sonuçlandı. Dinsel duyguları tahrik olan yerli halk, Emir’in etrafında birleşti ve bu arada şehirdeki Rus nüfusa karşı şiddetli bir katliama girişildi. Dört gün süren savaştan sonra Kolesov kuşatmayı kaldırdı ve Taşkent’e doğru geri çekildi. Onunla birlikte geri çekilenler arasında, iki yüz kadar Buharalı Cedidci de bulunuyordu.

Basmacı Hareketi
Türkistan’daki Bolşevik-Rus yönetiminin baskı ve yağması ve savaş komünizminin köylülerin ürünlerine el koyma politikası, sonunda, yerli halk tarafından desteklenen ve Türkistan çapında yayılan bir köylü gerilla hareketine yol açtı. Basmacı adını taşıyan bu hareket, Sovyet Rusya tarihindeki en direngen köylü hareketlerinden birini oluşturur.
Basmacılar, özellikle, pamuk plantasyonlarının bulunduğu Ferghana Vadisinde aktiftiler. 1918 yılı başlarında, Kokand hükümeti, bölgedeki en önemli Basmacı liderlerinden biri olan Irgach ile bir anlaşma yapmış ve onu askeri birliklerin komutanlığına atamıştı. Kokand hükümeti düşünce, Ferghana vadisinde yaşayan köylülerin bir çoğu dağlara kaçarak Basmacılara katıldı. Önceleri Basmacılardan korkan yerli halk, şimdi onları kurtarıcıları olarak görüyordu.

Ancak Basmacı hareketinin en büyük zaafı, parçalanmış bir yapıya sahip olmasıydı. Çeşitli gerilla şeflerinin komutası altında hareket eden çeteler, zaman zaman birbirleriyle de çatışıyor ve güçlerini koordine etmekten kaçınıyorlardı. Aralarındaki çatışmalar dolayısıyla, bazı çetelerin, arasıra Kızıllarla işbirliğine gitmesi de görülmeyen olaylardan değildi. Buna rağmen, Basmacı ayaklanması, 1918-24 yıllarında, özellikle de 1920-22 yıllarında Sovyet yönetimine kök söktürdü. Bir Sovyet gözlemcisi, Basmacılara karşı savaşmanın, tamamen yeni ve farklı bir muhalefete karşı savaşmak anlamına geldiğini, çoğunlukla at sırtında aniden ortaya çıkıp, sonra aniden dağıdıklarını ve yerli halkın arasında gözden kaybolduklarını belirtmektedir. Bölgelerini isyancılardan korumak için Sovyet otoriteleri, büyük çaba sarfetmiş ve büyük para harcamışlardır. Basmacılar, iç savaş boyunca Ferghana Vadisini ve çevresindeki dağları bütünüyle kontrolleri altında tutmuşlardır.

1918 baharında, Moskova, rejimin Türkistan’daki başarısızlığı ve Basmacılarla baş edilemediği yönündeki raporları değerlendirerek duruma doğrudan müdahale etmeye karar verdi. Moskova’dan gönderilen bir heyet, Taşkent Bolşeviklerinin itirazlarına aldırmadan, Türkistan özerk Cumhuriyetinin ilan edilmesi emrini verdi. Bunun üzerine, Nisan sonunda toplanan Beşinci Sovyet Kongresi, Özerk Türkistan Cumhuriyeti kurulması kararını aldı.

Ocak 1919’da, Taşkent Hükümetinin Savaş Komiseri Osipov, bir darbeyle, Türkistan’daki Sovyet yönetimini devirdi. Osipov, hükümet mensuplarının çoğunu esir aldı ve anında kurşuna dizdi. Hemen ardından, Basmacılarla ve müdahaleci İngiliz güçleriyle bağlantı kurmaya çalıştı, fakat darbe sırasında tutuklanmaktan kurtulan Taşkent’teki Sovyet yanlıları, güçlerini topladılar ve Osipov’un güçlerini bastırdılar. Bunun ardından Çeka, Türkistan’da, rejime karşı olduğundan kuşkulandığı binlerce kişiyi idam etti.

Sovyet Hükümeti, 1919 Kasım’ında Taşkent’e, Türkistan Komünist hükümetinin yetkilerini devralacak beş kişilik bir komisyon atadı. Komisyon’un, Moskova’ya gönderdiği raporda, Çarlık rejiminin eski görevlilerinin, maceracı ve kulakların, kendilerini sınıf mücadelesi adı altında kamufle ederek, yerli halka zulüm yaptıkları belirtiliyordu. Rapora göre, bölgenin bir çok yerinde Sovyet yönetimi, ulusal boğazlaşmaların silahı olarak kullanılmıştı. Bu durumda, yerli halkın rejime direnmesinden daha doğal bir şey olamazdı. Yağmalanan ve sömürülen yerli halk, Sovyet rejiminin gerçek anlamından habersizdi. Rapordaki bilgilere son derece öfkelenen Lenin, komisyona, durumun düzeltilmesi ve yerli halkın desteğinin yeniden kazanılması için gerekli önlemlerin alınması talimatını verdi.

Bunun üzerine, yerli halkın, pazarlarını yeniden açmasına ve yasaklanmış küçük ticarete izin verildi; yiyecek dağıtımında şehirli nüfusa tanınan ayrıcalıklar kaldırıldı; yerli halkın Komünist partiye ve Sovyet kurumlarına katılması teşvik edildi. Halk önünde yaptığı bir konuşmada geçmişteki hataları kabul eden Komisyon üyelerinden Frunze, “Sovyet Basmacı” birlikleri bile örgütledi. Bu önlemler, Basmacılara güç kazandıran hoşnutsuzluğun kısmen yatışmasına yol açtıysa da, hükümetin beklentileri bütünüyle gerçeğe dönüşmedi.
Buhara Emirliğinden sonra, Türkistan’daki ikinci bağımsız devlet olan Hayva Hanlığı, Şubat 1920’de, Bolşevikler tarafından ortadan kaldırıldı. Bu devlet, 1918’den beri, Türkmen ve Özbekler arasında, su kaynaklarının paylaşımı konusunda cereyan eden iç mücadele ve muhafazakâr dinci unsurlarla liberal cedidciler arasındaki çatışma nedeniyle zaten parçalanmış durumdaydı. Kısa süreli bir askeri harekâtla ele geçirilen Hayva’da cedidciler, komünistlerin desteğiyle iktidara geldiler ve Rusya’nın koruyuculuğunda yarı-bağımsız bir devlet olan Horasan Halk Cumhuriyeti’ni kurdular.

Horasan’ın ele geçirilmesi bir kere daha Buhara’nın yolunu açmıştı. 1920 Mayıs’ında, Dördüncü Ordu Komutanı Frunze, Türkistan’daki yerli halktan da asker toplayarak, Emirliği işgal etme hazırlıklarına girişti. Önceki gibi, Cedidcilerin desteğindeki bir ayaklanmanın ardından Kızıl Ordunun Buhara’ya girmesi planlanmıştı. Ağustos 1920’de, Buhara’nın yetmiş mil güneydoğusundaki Çardzu kasabasında Cedidci Buharalılar bir konferans topladılar. Bu konferansta, Cedidcilerin, Frunze’nin planlardan kendilerini haberdar etmemesi dolayısıyla büyük bir hoşnutsuzluk içinde oldukları ortaya çıktı. Fakat Genç Buhara Komünistleri, çoğunluğun hoşnutsuzluğunu bastırabildi.
Konferansın bitiminde, Cedidciler planı yürürlüğe koydular ve Kızıl Orduyu yardıma çağırdılar. Sovyet birlikleri Buhara’ya doğru ilerledi. Frunze’nin birlikleri ağır kayıp vermesine rağmen sonunda, 2 Eylül 1920 günü, kenti ele geçirdi. Emir ve maiyeti, dağlara çekildi ve daha sonra da Afganistan’a iltica etti. Ancak, bir çok taraftarı, Sovyet yönetimini önemli ölçüde taciz edecek olan İbrahim Bey komutasındaki Basmacı birliklerine katıldı.

Enver Paşa
Buhara’nın Bolşevikler tarafından işgali, Basmacı hareketini yeniden canlandırdı. Önceleri, Emir’in zulmünden bıkan yerli halk, bu değişikliğe karşı hayırhah bir tutum takınmıştı. Ancak kısa süre sonra, Bolşeviklerin, Doğu Buhara’yı “güvenilmez” yerel milislerden temizlemeye başlaması üzerine, Basmacılar karşı saldırıya geçtiler. 1921 sonunda, Doğu Buhara’nın büyük kısmı Basmacıların kontrolüne girdi. Basmacılar, Afganistan’a kaçmış olan Buhara Emir’inden askeri yardım alıyorlardı.

Bolşevikler, Batı Buhara’dan da sürülmeye başladılar. Buhara’yı ele geçirmelerinde Bolşeviklere yardımcı oldukları halde iktidardan kendilerine pay verilmeyen Cedidciler’le, Sovyet taraftarı Genç Buhara Komünistleri arasında, Sovyetler Birliği ile ilişkiler konusunda görüş ayrılıkları da çıkmıştı. Bolşeviklerin Buhara’daki kurumlara sızmasına ve kendi yerel faaliyetlerine karışılmasına kızan Cedidciler, yeni rejime, (yedi kişilik yönetiminden dolayı) “yedi Emir” yönetimi adını takmışlardı. Öte yandan, Genç Buhara Komünistleri, Bolşeviklerle yakın işbirliğini sürdürmek istiyorlardı. İşte bu koşullarda, Türkiye’deki yıkılmış Jöntürk hükümetinin lideri Enver Paşa, Buhara’nın siyaset sahnesinde boy gösterdi.

Müslüman halklar arasında büyük şöhrete sahip olan Enver Paşa, I. Dünya Savaşının sonunda Almanya’ya kaçmıştı. Bir süre Berlin’de kaldıktan sonra, Sovyetlerin hizmetine girmiş eski İttihatçılar olan Nuri, Cemal ve Halil Paşa’larla bağlantı kurarak Sovyet Rusya’ya gitti. Bu kararı verirken, Sovyet Rusya’nın, 1920 yılındaki İngiliz karşıtı politikasının, kendisine, Merkezi Asya’da yeni fırsatlar yaratacağını düşünmüş olmalıdır. 1921 Eylül’ünde, Bakü’deki Doğu Halkları Konferansı’na katıldı ve buraya sunduğu muhtırada, kendisinin I. Dünya Savaşında oynadığı rolü eleştirdikten sonra, “Batı emperyalizmine karşı mücadelede” Bolşeviklerin yardımını talep etti.

Enver Paşa, 1921 yılını, önce Baku, Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesinden sonra da Batum’da geçirdi. Türk sınırına yakın yerlerde kalmasının sebebi, muhtemelen, yeni Türk yöneticileriyle bağlantı kurma isteğiydi. Yılın sonunda, Sovyet yönetimi, onun Müslüman halk içindeki popülaritesinden yararlanmaya karar verdi ve Basmacılarla yürütülen savaşa yardımcı olması için merkezi Asya’ya gönderdi. Diğer yandan, Taşkent’te bulunan Cemal Paşa da, Afganistan yönetiminin, Buhara Emir’inin faaliyetlerini durdurmasını sağlamak üzere Afganistan’a yollanmıştı.

Enver Paşa, Buhara’ya, Kasım 1921’de avdet etti. Kısa sürede, yerli halkın muhalefetine katılmasının, kendisine, bir Sovyet ajanı olarak oynacağı rolden çok daha büyük bir ün kazandıracağını kavradı. Üstelik bölük pörçük Basmacı hareketinin, kendisi gibi, ünü büyük, birleştirici bir lidere ihtiyacı vardı. Kırgız, Özbek ve Türkmen kökenli Basmacı çetelerinin aralarındaki kavgaya ancak böyle bir lider son verebilirdi. Birleşmiş bir Basmacı hareketi, Enver Paşa’nın Pan-Turancı idealleri için gelecek vadediyordu.

Kasım sonunda, bir av partisi bahanesiyle Buhara’yı terketti ve Basmacı liderlerinden İbrahim Bey’in karargâhına doğru yola çıktı. Onunla birlikte, Buhara hükümetinde başkan, aynı zamanda İçişleri ve Savaş bakanı olan Osman Khodza da dahil olmak üzere Buhara hükümetinin bir çok önde gelen üyesi dağlara çıktı.

Basmacılar, bunun bir Komünist tuzağı olduğundan korktukları ve Enver Paşa’nın yanındaki Cedidci gruptan hoşlanmadıkları için, onu önce soğuk karşıladılar. Fakat Enver Paşa’yla mektuplaşan Buhara Emiri, Basmacıların lideri İbrahim Bey’e, Enver’in ününden ve askeri becerilerinden faydalanması ve ona, Doğu Buhara’daki isyancı kuvvetlerin komutanlığını vermesi talimatını yolladı. Bunun üzerine Enver Paşa, gerilla güçlerinin lideri olarak faaliyetine başladı.
1922 yılı başında, Diushambe’yi ele geçirmesi, en büyük başarısı oldu. Buradan, otoritesini, komşu bölgelere yayması daha kolay olacaktı. Bahar aylarında, bir kaç bin Basmacı gerillasından oluşan güçleriyle, Batı Buhara’ya ve Türkistan düzlüklerine ilerlemesinin önündeki en büyük engel olan Baisun’a saldırdı, fakat burayı ele geçiremedi.

Başlangıçtaki zaferlerine rağmen Enver Paşa, bütün Basmacı güçlerine liderliğini kabul ettirmeyi başaramadı ve yerel bir Basmacı lideri olarak kaldı. Doğu Buhara’daki onaltı bin Basmacı gerillasından ancak üç binine kumanda edebiliyordu. Emir’le ve İbrahim Bey’le anlaşmazlığa düşmesi ise, sonunu hazırlayan en önemli faktör oldu. Bölgesel bir gerilla savaşına göre çok büyük hırsları vardı. Doğu Buhara’daki bütün Basmacıları kontrolü altına almaya çalıştı ve yerli halkı, Merkezi Asya’daki bütün Rus ve Avrupalı nüfusu bölgeden sürmeye teşvik etti. Mayıs 1922’de Sovyet hükümetine bir ültimatom vererek, bütün Rus birliklerinin Türkistan’dan çekilmesini, bunun karşılığında da kendisinin, Komünistlerin Kafkasya’daki faaliyetlerine yardımcı olacağını bildirdi. Buhara Emir’inin rızası olmadan Doğu Buhara’daki sivil yaşamı etkileyecek kararlar yayınladı, altına da, “Bütün İslam Alaylarının Baş Komutanı, Halifenin Damadı ve Peygamberin Temsilcisi” imzasını attı.

Bir Türk Paşasıyla ve Osman Khodzha gibi, yakın zamana kadar can düşmanı olan, Sovyet rejimi saflarından kendi tarafına geçmiş Cedidcilerle işbirliğinden zaten pek hoşnut olmayan Buhara Emir’i, Enver Paşa’nın bu tutumlarından iyice kuşkulanmaya başladı. Bu durumda, Enver Paşa’yla Emir’in adamı İbrahim Bey arasındaki ilişkiler kopma noktasına geldi. Kısa süre sonra Emir, Enver Paşa’dan desteğini tamamen çekti. Bir muharebe sırasında, Enver Paşa, zor durumdayken, İbrahim Bey yardımına gelmeyi reddetti. Enver Paşa’nın komutası altındaki Afgan aşiretlerine, köylerine geri dönmeleri emri verildi. Sonunda, çevresinde kalan çok az bir Basmacı kuvvetinin başında savaşmak zorunda kalan Enver Paşa, Bolşevik birlikler tarafından sıkıştırılıp öldürüldü.
Sonuçta Basmacı hareketi, askeri önlemlerle değil, NEP döneminin politik ve ekonomik önlemleriyle etkisini yitirdi. RKP Merkez Komitesi Türkbüro ve Türkomissia bir dizi, geniş çaplı reform gerçekleştirdi. Devlet adına el konan Vakıf toprakları Müslümanlara geri verildi; medrese ve mektep türü dini okullar yeniden açıldı; şeriat mahkemeleri geri geldi. NEP’le birlikte, ürünlere zorla el koyma politikasına son verildi ve özel ticarete izin verildi. Bu koşullarda, savaşlardan ve iç savaştan iyice bıkmış olan Merkezi Asya Müslüman halkı, mücadeleyi ve direnmeyi bıraktı. 1926 yılına kadar direnişi sürdüren İbrahim Bey, sonunda Afganistan’a kaçtı.

II. Kırım
İlk Kırım Tatarları konferansı, Mart 1917’de Sivastopol’da toplantı. Konferans, din adamlarının kullanımındaki bütün Vakıf topraklarının ulusallaştırılmasını ve dağıtılmasını, öte yandan islami kurumlar üzerinde halk kontrolünün kurulmasını kararlaştırdı. İstanbul’da eğitim görmüş genç bir avukat olan Çelebi Çelebiyev, konferansa başkanlık etti ve Kırım Tatarlarının Müftülüğü görevine seçildi. Diğer yerel Müslüman liderler gibi Çelebiyev de, 1917 Temmuz’unda, çoğu Türkiye’de ve Batı ülkelerinde eğitim görmüş bir grup genç aydın tarafından kurulan, Kırım Tatarları Milli Fırkası’nın üyesiydi. Parti’nin programı, Rus federasyonunu, azınlıkların kültürel özerkliğini ve dini kurumlara ait topraklarla, özel toprakların ulusallaştırılmasını savunuyordu. Bu parti, Kırım’ın kesin bir biçimde Sovyetleştirildiği 1920 yılına kadar Kırım Tataristanı’nın politik hayatında egemen konumunu korudu. Ne sağcı din adamları, ne de Gaspıralı’nın takipçisi liberaller, milliyetçi radikallerin bu egemenliğini sarsamadılar. Eylül 1917’de Milli Fırka’nın toprak programına karşı olan Tatar din adamlarının Bahçesaray’da topladıkları konferans, Milli Fırka’nın emriyle dağıtıldı.

Kırım’da, buraya daha önce yerleştirilmiş Rus kolonyalist nüfusu ile, Tatar milliyetçileri arasındaki ilişkiler eskiden beri düşmancaydı. Rus kolonyalist nüfusu, 1917’nin ilk yarısında, Kadet partisinin etrafında örgütlenmişti. Tatar milliyetçileri ise, bu partinin savaş sırasındaki Osmanlı düşmanı politikasından hoşlanmıyorlardı. Haziran ve Temmuz 1917’de Tatarlarla, Kadet eğilimli Tataristan Rus yönetimi açık bir çatışma içine girdiler. Tatarlar, Kırım’daki bütün Müslüman okulları üzerinde kendi örgütlerinin kontrol kurmasını ve kendi askeri birliklerini örgütleme hakkını talep etmeye başladılar. Yerel Rus Hükümeti bu talepleri reddetti ve Temmuz ayının sonunda Müftü Çelebiyev’i tutukladı. Gerçi kısa süre sonra Çelebiyev serbest bırakıldı ve Tatar talepleri kabul edildi ama, bütün bunlar Tatarların, Çarlığın, Şubat’ta devrilmesinden sonra kurulmuş olan yeni demokratik rejimden uzaklaşmalarını önleyemedi.

Milli Fırka’nın, Rus sosyalist partileriyle ilişkileri, onların bazı radikal fikirlerini paylaştığı için, görece daha iyiydi, ancak aradaki büyük kültürel farklılıklar yakın bir ilişki kurulmasını önlüyordu. Kırım Sovyetleri, Milli Fırka’nın çalışmalarına karışmıyor, öte yandan Milli Fırka da Sovyetlerin çalışmalarına katılmıyordu.

Yılın sonuna doğru Bolşevikler, Kırım politik arenasında önemli bir rol oynamaya başladılar. Kırım’da ilk Bolşevik örgüt, Petrograt’dan politik ajitasyon amacıyla gönderilmiş, merkesi üssü Kronstadt olan Baltık donanması bahriyelilerinin ve Bolşevik Merkez Komitesi tarafından gönderilen parti örgütçüsü Jean Miller’in çabalarıyla, 1917’nin Haziran ve Temmuz aylarında kuruldu. Bolşevikler güçlerini, Sıvastopol’a yoğunlaştırdılar. Yaz aylarındaki rakamlarla, 27.000 SR ve 4.500 Menşevik’in yanında, 250 Bolşevik üye önemsiz görünmektedir, ancak bu çekirdek, gelecekteki olaylarda önemli bir rol oynayacaktır.

1917 Ekim’inde, yarımadada iki önemli silahlı güç bulunuyordu: Bolşevik taraftarı Baltık bahriyelileri ve Tatar askeri güçleri. Bolşeviklerin Sıvastopol’deki güçleri ay be ay arttıkça, Tatar milliyetçileri, Rus liberallerine ve diğer sosyalist gruplara yaklaşmaya başladılar. Bolşeviklerin Geçici Hükümeti devirdiği haberi Sıvastopol’e ulaşınca, Kırım’daki Bolşevik örgütü de dahil, bütün sosyalist partiler, bunu tepkiyle karşıladılar. Kasım 1917’deki Kırım Birinci Bolşevik Parti Konferansı, Geçici Hükümeti deviren Lenin’i suçlayan bir karar aldı. Keza Sıvastopol Sovyeti de aynı tutumdaydı. Bunun üzerine, Kasım sonunda, Bolşevik Merkez Komitesi, durumu kontrol altına almak üzere, silahlı Baltık bahriyelilerinden oluşan yeni bir güç gönderdi. 24 Aralık’ta, Lenin’e bağlı Bolşevikler, Sıvastopol Sovyetinin üzerine yürüdüler ve bir ihtilalci Komite (Revkom) örgütlediler. Baltık bahriyelilerinin desteğindeki bu komite, çok sayıda donanma subayını ve önemli SR ve Menşevik liderini tutuklayarak kurşuna dizdi. Birkaç gün sonra Sıvastopol Sovyeti Merkez Komitesi istifa etmek zorunda kaldı. Sovyetlere karşı yapılan bu darbe sonucunda Bolşevikler şehri ele geçirdiler.

Gelişen olayları endişeyle izleyen Tatar milliyetçileri, 26 Kasım’da Bahçesaray’da bir Tatar Kurultay’ı topladılar. Bütün yetişkin kadın ve erkeklerin oylarıyla seçilen Kurultay, Kırım Tatarlarının iç işlerini yürütecek yasal otorite görevini üstlendi. Kurultay, yarımadanın bütün kasaba ve şehirlerindeki Tatar askeri birliklerinin komutanlığına, Milli Fırka’nın üyelerinden Cafer Seyidahmet’i atadı. Sivil eşitlik ve laiklik prensiplerini kabul, Müslüman kadınların ikinci sınıf konumunu ve Tatar asılzade ünvanları gibi eşitlik dışı uygulamaları ilga eden, Batılı tipte bir “Kırım Anayasası” benimsedi. Ayrıca, Çelebiyev’in başkan, Seyidahmet’in Dışişleri ve Savaş Bakanı olduğu beş kişilik bir Ulusal Yönetim atadı. Böylece Kurultay, Tatar bölgesel öz-yönetimini ve Kırım Tatar Hükümetini de facto kurmuş oluyordu. Şimdi sorun, Bolşevik otorite ile Tatar otoritesinin ne zaman çatışmaya gireceğiydi.
Aralık 1917’de, Kırım, Sıvastopol ve Simferopol’deki iki politik güç arasında bölünmüştü. Sıvastopol, Bolşeviklerin elindeydi, Simferopol ise, Tatar milliyetçilerinin. Sıvastopol bahriyelileri arasında, Kurultay’ın faaliyetleri konusunda büyük bir hoşnuzsuzluk vardı. Kentin Bolşevik Merkez Komitesi, yarımadanın “Tatar diktatörlüğü” tehdidi altında olduğu propagandası yaparak, bahriyelilerin anti-Tatar duygularını kışkırtıyordu. Ocak 1918’de, Sıvastopol Revkom’u tarafından yönlendirilen bahriyeli birlikleri Kırım’ın kuzeyini işgal etmeye girişti.

Bolşeviklerle çatışma olasılığı, Tatarlar arasında önemli bir bölünmeye yol açtı. Çelebiyev’in temsil ettiği “sol kanat” milliyetçiler, Bolşeviklerle uzlaşmadan yanaydı, Seyidahmet’in temsil ettiği “sağ kanat” milliyetçiler ise buna karşı çıkıyordu. Bolşeviklerin, Kurultay’ın Pertograd’daki Sovyet hükümetini tanıması önerisi, Kurultay tarafından reddedilince çatışma kaçınılmaz oldu. Kurultay’ın kararına karşı çıkan Çelebiyev, istifa etti ve onun yerine Seyidahmet geçti.

Ocak 1918’de, Tatarlar, daha önce Ukrayna Rada’sıyla yaptıkları, bölgelerinde Rada’ya karşı düşmanca askeri faaliyetlere izin vermeyecekleri yolundaki anlaşma gereğince, Sıvastopol’un, Kiev ve Don üzerine yürüyen Antonov-Ovseenko’nun komutasındaki Kızıl Orduya yardım için gönderdiği birlikleri silahlandırmaya kalkıştılar. Buna misilleme olarak, Sıvastopol, 3.000 kişilik silahlı bir bahriyeli birliğini, “karşı-devrimi” bastırmak üzere Simferopol’e gönderdi. 13-26 Ocak günlerinde meydana gelen Siuren tren istasyonu yakınındaki savaşta milliyetçiler yenildi ve bahriyeliler Simferopol’e girdiler. Kurultay ve diğer milliyetçi kurumlar dağıtıldı. Milli Fırka’nın üyeleri Tatar köylerinde saklandılar. Çelebiyev, Kızıllara yakın bir konumda olmasına rağmen tutuklandı. Şubat 1918’de, bir grup bahriyeli, muhtemelen üstlerinin emri olmaksızın, onu kurşuna dizip cesedini denize attı.

Simferopol’u ele geçiren bahriyeliler, yerli halka karşı yağma eylemlerine giriştiler. Ancak, çoğu Ukrayna kökenli olan bahriyeliler, kısa süre sonra, Sovyet güçlerinin Ukrayna’ya saldırdığını öğrenince, Bolşeviklerden uzaklaşmaya başladılar. Mart 1918’de Baltık donanması tam bir hayal kırıklığı ruh haline girdi. Bahriyeliler arasındaki büyük hoşnutsuzluk, kiminin askerden kaçmasına, kiminin de Beyaz orduların saflarına geçmesine yol açtı. Böylece, merkezi üssü Kronstadt olan Baltık bahriyelileri ile komünistler arasındaki işbirliği sona ermiş oldu.
Alman birliklerinin Ukrayna ve Kırım içlerine doğru ilerlemesi üzerine, Moskova, Almanların bağımsız bir devlete dokunmayacağı umuduyla, Kırım Komünistlerine, bağımsız bir devlet ilan etmeleri talimatını verdi. Bunun üzerine, 1918 Mart’ında Taudia Cumhuriyeti ilan edildi.

Fakat bu önlem, Sovyet otoritesinin sarsılmasını önleyemedi. Bolşevikler yalnız dıştan tehdit edilmekle kalmıyor, içerde de güç kaybediyorlardı. Nisan ortasında yapılan Sıvastopol Sovyet seçimlerinde Bolşevikler, SR’ler ve Menşevikler karşısında ağır bir yenilgiye uğradılar. Diğer şehirlerde de durum aynıydı. Bunun üzerine Tatarlar yeniden canlanmaya başladılar. Sovyet hükümetinden dışlanmış ve bahriyelilerin baskısına uğramış olan Tatarlar, büyük bir sabırsızlıkla Alman birliklerinin gelmesini bekliyorlardı.

Nisan ortasında bazı Tatar köyleri isyan etti, Tatarlardan oluşan silahlı birlikler yeniden ortaya çıkmaya başladı. Kısa süre sonra, Bolşevik hükümetinin üyeleri, Alman birlikleri gelmeden Kırım’dan çıkmak umuduyla, Simferopol’u gizlice terketti. Ancak Bolşevik karşıtı Rus ve Tatarlardan oluşan silahlı müfrezeler tarafından yolları kesildi ve Sovyet hükümet üyeleri Yalta yakınlarında idam edildiler. Mayıs’ta Alman birlikleri, hiç bir direnişle karşılaşmadan Sıvastopol’a girdiler.

Alman işgaliyle birlikte, Kurultay üyeleri gizlendikleri yerlerden çıktılar ve Seyidahmet’in Başbakanlığında Geçici Kırım Hükümeti’ni kurdular. Fakat Almanlar bu hükümeti tanımadılar ve yerine, Çarlık ordusunda görev yapmış ve savaş sırasında Almanların Romanya’da örgütlediği Müslüman taburlarına kumanda etmiş, Litvanyalı bir Müslüman olan General Sulkeviç yönetiminde bir hükümet kurdular. Sulkeviç yönetimi, bölgedeki Rus ve Tatarlarla hiçbir ilişkisi olmayan, Alman çıkarlarının hizmetinde, kukla bir hükümetti. Alman işgalcilerinin Kırım’dan Almanya’ya yiyecek sevketmesi ve 1917’den sonra müsadere edilen toprakları, eski sahiplerine iade etmesi, yerli halk içindeki her türlü desteği yok etmeye yetti. Tatar liderlerinin, bütün Türkiye bağlantılarını, Almanların politikalarını değiştirmeleri için kullanmaları da fayda etmedi. Ancak, Almanların, Kasım 1918’de yarımadayı terketmesi üzerine Sulkeviç hükümeti de istifa etti.

Almanların çekilmesinden ve Sulkeviç’in istifasından sonra iktidar, Kırımda’ki Yahudi Karaite mezhebinin üyesi ve bir Kadet olan Solomon S. Krym’nin eline geçti. Krym, Kırım’ın eski toprak sahipleri ve eski Çarlık görevlileri tarafından destekleniyordu.

Yeni hükümetin kurulmasıyla birlikte, Tatarlar arasında farklı eğilimler ortaya çıkmaya başladı. Tatar radikal milliyetçileriyle, daha 1917 devrimi sırasında, toprak ve dini yönetim konularında çatışmaya giren ve din adamlarıyla zengin Müslüman toprak sahiplerinden oluşan aşırı sağ kanat, Krym hükümetini destekledi. Kadet’lerle işbirliği yapmayı reddeden Milli Fırka taraftarı milliyetçiler, bağımsızlık için mücadele etmeyi sürdürdüler. Parti içindeki küçük bir azınlık ise, komünistlerle uzlaşma yollarının aranmasından yanaydı. Milli Fırka’nın içindeki bu “sol kanat”ın lideri Veli İbrahimov, 1918-19 kışında, yarımadada yeraltı faaliyeti gösteren komünistlerle bağlantı kurdu.

Nisan 1919’da, Sovyet birlikleri yarımadayı yeniden ele geçirip Krym hükümetini devirdiğinde, milliyetçilerle komünistler arasında, bir yıl öncesine göre çok daha iyi ilişkiler kuruldu. Bölgeye gelen Sovyet ordusunda, Doğu Halkları Komünist Örgütleri Merkez Bürosu’nun başkanı Mustafa Suphi de dahil olmak üzere, bir çok Müslüman komünisti vardı. Müslüman halk arasında derhal bir propaganda faaliyetine girişildi, bir Kırım Müslüman Bürosu açıldı ve Tatar entellektüellerini kazanmak için önemli bir çaba gösterildi. 1919 Mayıs’ında kurulan yeni hükümette Milli Fırka’nın sol kanadından üyeler önemli görevler aldılar. Yeraltı faaliyeti sırasında Komünistlerle aktif işbirliğine girmemiş olan Milli Fırka Merkez Komitesi, Sovyet rejimini tanımaları karşılığında, yönetimde yer almalarının sağlanması ve yasal faaliyet göstermelerine izin verilmesi önerisinde bulundu. Fakat bu öneri derhal geri çevrildi. Zaten, Sovyet hükümetinin ömrü de uzun sürmedi.
Haziran 1919’da, Denikin’in beyaz orduları Kırım’ı işgal edince, Sovyet hükümeti bölgeyi terketmek zorunda kaldı. Denikin, o zamana kadar görülmüş en reaksiyoner rejimi kurdu. Onun, Tatar milliyetçi hareketine karşı tavrı da son derece düşmancaydı. Denikin, eski Vakıf Komisyonunu restore etti ve Çarlık zamanındaki Müftüye eski görevine iade etti. Yeraltına sürülen Milli Fırka’nın, Komünistlerle işbirliği yapmaktan başka çaresi yoktu.

Denikin’in istifasından sonra, 1920 başında onun yerini alan Baron Wrangel, halefinin hatalarını düzeltmeye çalışarak, özerklik ve dinsel öz-yönetim de dahil olmak üzere, Tatarlara bol bol vaadlerde bulundu, fakat artık çok geçti.
1920 sonunda, Komünistler, Ukrayna’da bir Kırım Devrimci Komitesi (Krymrevkom) örgütlediler ve Beyaz savunmayı yararak yarımadayı üçüncü kez ele geçirdiler.

Sovyet yönetimi kurulur kurulmaz, Milli Fırka, Komünistlerle ilişkilerini daha iyi ve sürekli hale getirmek amacıyla Komünist ve Müslüman idealler arasındaki benzerliklere dikkat çekti. Parti, uluslararası emperyalizme, dini tutuculuğa ve ekonomik sömürüye karşı mücadelede Sovyet rejimi ile işbirliği yapmaya hazır olduğunu açıkladı. Fakat Kırım Komünistleri bu işbirliği çağrısını geri çevirdiler ve Milli Fırka’yı, karşı-devrimci bir örgüt olarak damgalayıp, yasa dışı ilan ettiler.

Sovyet yönetiminin bu tutumunun ardında toprak sorunu yatıyordu. Böyle bir işbirliği, daha önce Tatar köylülerinden gaspedilmiş ya da büyük toprak sahiplerinin, Kilisenin ya da eski Çarlık devletinin el konmuş topraklarının Tatar köylülerine dağıtılmasını gündeme getirecekti. Oysa Sovyet yönetimi, toprakları, topraksız köylülere dağıtmak yerine, bunları büyük devlet çiftliklerine (Solhoz) dönüştürmek niyetindeydi.

1921 yılı başında, Moskova, durum üzerine bir rapor hazırlaması için, Sultan Galiyev’i Kırım’a gönderdi. Sultan Galiyev, Mayıs 1921’de, Kırım’daki Sovyet yönetimini eleştiren bir rapor yayınladı. Raporda, rejimin, Müslüman nüfusla hiçbir bağlantısının olmadığı belirtiliyordu; devlet çiftlikleri, eski Çarcılar tarafından yönetiliyor ve yerel halkın ihtiyaçları göz ardı ediliyordu; Tatarların eğitimi ihmal edilmişti. Galiyev, Kırım Sovyet Sosyalist Cumhuriyetinin kurulmasını, Tatarların komünist örgütlere katılmasını, Solhoz örgütlenmesine son verilmesini öneriyordu. Yerel Komünistlerin itirazlarına ve Kırım Bölgesi Komünist Partisi Kongresinde, cumhuriyetin kurulmasına karşı çıkılmasına rağmen Moskova, Sultan Galiyev’in önerisini kabul etti ve Kasım 1921’de, Özerk Kırım Sosyalist Sovyet Cumhuriyeti’ni kurdu.

III. Transkafkasya
1917’de, Transkafkasya’da gerçek iktidar, özellikle Tiflis ve Baku’da üslenmiş Sovyetlerin elindeydi. Yıl sonuna kadar Sovyetler, endüstri işçileri arasında güçlü olan Menşeviklerin ve askerlerin desteğini almış SR’lerin hakimiyetindeydi. Tiflis Sovyeti, Menşeviklerin kalesi durumundaydı. Baku Sovyeti, başlangıçta, SR’ler, Menşevikler, Azeri Musavat ve Ermeni Taşnak’ları arasında eşit bir şekilde bölünmüştü, 1918’in başında, cepheden dönen askerlerin akın etmesiyle, kontrol Bolşeviklerin eline geçti.

1917 Nisan’ında Kafkasya Müslümanları, Baku’da bir konferans topladılar. Musavat partisinin ağırlıkta olduğu konferansta, Rus demokratik cumhuriyeti’nin kurulması, federalizmin tanınması, dinsel ve kültürel konularda yetkili olacak, savaş ve barış konularında karar alabilecek bir Tüm-Rusya Müslümanları örgütünün kurulması yönündeki önergeler kabul edildi. Aynı program, Mayıs’da Moskova’da yapılan Müslüman kongresinde, Azerbeycan heyeti tarafından savunuldu ve Volga Tatarlarının kültürel özerklik tezine karşı federalizm tezi ileri sürüldü. Baku Kongresi, geçici olarak Tiflis’de yerleşecek ve Müslümanların işlerine bakacak Kafkasya Müslüman Bürosu’nu tayin etti.

Haziran sonunda, Musavat, Transkafkasya’daki toprak sahibi müslümanların son zamanlarda kurduğu Türk Federalist Partisi ile birleşti. Yusufbekov’un başkanlığındaki Federalistler, Azerbeycan toprak aristokrasisini temsil ediyorlardı. Esas olarak şehirli orta sınıfı temsil eden Musavat, bu partiyle birleşerek güç kazandı, ancak aynı zamanda önceki radikal görüşlerinden de çok şey kaybetti. Federalistler, Musavat’ın, toprakların kamulaştırılması ve topraksız köylülere dağıtılması programına kesin olarak karşıydılar. Bu iki parti, toprak programı konusunda bir süre çekiştikten sonra Musavat, 1917 Ekim’inde Federalistlerin programını kabul etti. Yeni partinin adı Türk Federalist Partisi Musavat olarak değiştirilse de kısaca Musavat olarak anıldı. Yeni Musavat’ın Müslüman nüfus içinde büyük kitle desteği vardı. Parti, Baku Sovyeti seçimlerinde, endüstriyel bölgelerden en büyük oyu aldı ve Ekim 1917’de yenilenen Sovyet seçiminde, Bolşeviklerin iki misli oy topladı.

Ekim 1917’de, Bolşevikler, Tiflis’te Birinci Kongre’lerini topladılar. Kongre, Gürcü Sosyal Demokratı ve 1905’den beri Leninist olan Filipp Makaradze’nin başkanlığı altında bir bölgesel komite seçti ve ulusal sorunda, ayrılıkçılığı ve federalizmi suçlayan, fakat Transkafkasya’nın özerkliğini destekleyen bir karar aldı.

Bolşevikler, iktidarı ele geçirmek için, askeri birliklerin desteğini kazanmayı umuyorlardı. Ancak bu konuda önemli zorluklar vardı. Transkafkasya’da duruma hakim olan Gürcü Menşevikleri, Bolşeviklerin “bütün iktidar Sovyetlere” sloganını önceden uygulamaya başlamış ve Transkafkasya’da kendi hakimiyetlerindeki Sovyetlerin iktidarını zaten kurmuşlardı. Öte yandan, savaştan bıkkın ve bir an önce evlerine dönmek isteyen askerler, yeni çatışmalara yol açacak Bolşevik ajitasyonuna çok olumlu yanıt vermiyorlardı. Öte yandan Bolşevikler, yerli nüfusa güvenmiyorlardı.
Bu dezavantajlara rağmen Bolşevik Bölge Komitesi, Petrograt’la anlaşma halinde, darbe için Aralık başını saptadı. Plana göre, tamamen Bolşeviklerin kontrolü altındaki Tiflis Garnizonundan çıkan Bolşevik yanlısı piyade birlikleri şehri ele geçirecek ve Menşevik yönetimi yıkarak yerine Halk Komiserleri Meclisi’nin iktidarını kuracaktı. Ancak 14 Kasım’da, Transkafkasya’daki Gürcü Menşevik Hükümeti Tiflis’te sıkıyönetim ilan etti ve Bolşevik yanlısı askeri birlikleri şehrin dışına çıkarttı. Ayrıca Çarlık Kazaklarından oluşan birlikler, Bolşeviklerin aktif oldukları Baku’ya sevkedildi. Menşeviklerin silahlandırdığı Tiflis’teki Gürcü işçiler, Bolşevik yanlısı askeri birlikleri tamamen silahtan arındırdı. Bunun üzerine Bölge Komitesi, planı uygulamaktan geçici olarak vazgeçti. 1918 Şubat’ında Bolşevik Parti, yasadışı ilan edildi.

Bu sırada, Türk-Osmanlı orduları, Rus askerlerinin cepheleri terketmesinden yararlanarak, Rus Çarlık orduları karşısında savaşta kaybettiği bölgeleri geri almak üzere ilerlemeye başlamıştı. Türk ordularının ilerlemesine karşı direnen, yalnızca Çarlık yönetimine bağlı bir kaç askeri birlik ve Ermeni gönüllü birlikleriydi. Aynı günlerde, merkezi Bolşevik hükümeti, Brest Litovsk barışını imzaladı ve 1877 savaşında Osmanlılardan alınan, Gürcü ve Ermeni nüfusun yoğun olarak yaşadığı toprakları Osmanlılara geri verdi. Transkafkasya Menşevik Hükümeti, Brest Litovsk barışını tanımadı ve Türkiye ile ayrıca anlaşmanın çarelerini aradı. Ancak, Türk ordusunun ilerlemesi ve Kars’ı kuşatması karşısında, Brest Litovsk anlaşmasını kabul etmek zorunda kaldı.

Fakat bunun hemen ardından, Osmanlı Hükümeti, Transkafkasya’dan yeni taleplerde bulundu. Transkafkasya hükümeti bu talepleri reddetti. Türk ordusu, Trabzon’daki barış görüşmelerinin kesintiye uğramasından da yararlanarak Batum’a doğru ilerlemeye başladı. On gün sonra Kars düştü. Bu durumda Menşevik Transkafkasya Hükümeti, daha fazla toprak kaybını önlemek için Türk taleplerini kabul etmek ve yeni sürprizlerle karşılaşmamak için de Boşleviklerin merkezi iktidarı ele geçirdikleri Rusya’dan bağımsızlığını ilan etmekle yüzyüze geldi. Sonunda, uzun tartışmaların ardından, Kadet ve SR’lerin itirazlarına rağmen, 22 Nisan 1918’de, Transkafkasya Bağımsız Federasyonu ilan edildi.
Transkafkasya Federasyonu, kurulduktan birkaç hafta sonra, iç çatışmalar ve Türk ve Alman birliklerinin işgali nedeniyle parçalandı. Türk ordusu ülkenin güneydoğusunu işgal etti, Bolşevikler Baku’yu ele geçirdi. Büyük ölçüde Gürcü Menşeviklerinin hakimiyetinde olan Trankafkasya hükümetinin elinde, Tiflis ve çevresinden başka bir bölge kalmadı.

Türk ordusunun ilerlemesiyle, Transkafkasya kentleri, Türklerden kaçan Ermeni sığınmacılarıyla dolmuştu. Bu kritik anda, Gürcü yönetimi, Alman Dışişlerinden beklenmedik bir destek aldı. Alman Genel Kurmayı, Brest Litovsk’da belirlenen sınırları korumak ve Osmanlı ordusunu Hindistan’a doğru yöneltmek istiyordu. Bu yüzden, Batum barış görüşmelerindeki Alman temsilcisi General von Lossow, Transkafkasya delegelerinin, Türklerin sonu gelmez toprak taleplerine karşı kendilerini savunmalarına destek oldu. Osmanlı heyeti, Alexandropol-Dzhulfa demiryolunu talep ettiğinde, Lossow, açıkça Transkafkas temsilcilerinin yanında yer aldı. Yapılan gizli görüşmelerde Loslow, Gürcülere Transkafkas Federasyonundan çekilmelerini ve kendi bağımsız devletlerini ilan etmelerini önerdi. Gürcüler bu öneriyi kabul ettiler.

26 Mayıs’da Gürcü Ulusal Meclisi, Gürcistan’ın bağımsızlığını ilan etti. Bunun üzerine Azerbeycan ve Ermenistan da aynı yolu izledi. Böylece, Gürcü, Azeri ve Ermenilerden oluşan Transkafkas Federasyonu fiilen sona ermiş oldu.

Terek Bölgesi ve Baku
Bolşevikler, Transkafkasya’nın Terek Bölgesinde ve ardından Baku’da, bu bölgelerde hüküm süren ulusal düşmanlıkları kullanarak iktidara geldiler ve 1918 baharından, aynı yılın sonbaharına kadar iktidarı ellerinde tuttular. Aralık 1917’de patlayan iç savaşla birlikte Terek-Dağıstan devletinin çökmesiyle, Terek bölgesi hükümetsiz kalmıştı. Bolşevikler, cepheden geri çekilen askerlere dayanarak ve Çarlık Kazaklarıyla işbirliği yaparak bu bölgede iktidarı ele geçirdiler. Ocak 1918’de, Bolşevikler, Rus politik partilerinin ve Çarlık Kazaklarının temsilcilerini, Çeçen ve İnguşlardan gelecek saldırılara karşı birlikte hareket etmenin yollarını aramak amacıyla, Mosdok kasabasında bir kongreye çağırdılar. Bu kongrede, Terek bölgesindeki bütün Rus politik partilerinin – Menşevikler, SR’ler, Bolşevikler – katılımıyla bir “sosyalist blok” oluşturuldu ve Çarlık Kazaklarının da katılımıyla Terek Halk Sovyetleri kuruldu. Sovyet, Mart’ta, Vladikafkas’a taşındı ve Terek Halk Sovyetleri Sosyalist Cumhuriyeti adını aldı. Ruslardan, Çarlık Kazaklarından ve Çeçenlerle İnguşların dışındaki bazı yerli partilerin temsilcilerinden oluşan yeni hükümetin başkanı, Gürcü Bolşeviği Noi Buachidze’ydi.

Bu Cumhuriyetin özgünlüğü, daha başından, Bolşeviklerin programını uygulamayı ertelemesi ve diğer bölgelerin tersine, diğer sosyalistlerle ve liberallerle işbirliğine gitmesiydi.

Mayıs 1918’de, dağıtılan Terek-Dağıstan yönetiminin bazı temsilcileri, Vladikafkas’dan kaçtılar ve Transkafkasya’ya sığınarak, Batum’da, Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlığını ilan ettiler. Bu bağımsızlık ilanının pratikte bir önemi yoktu, ancak bu olay, Türk ordusunun, kuzey Kafkas Müslümanları adına müdahalesinin yolunu açtı. Bu arada Terek Cumhuriyeti’nde, Bolşeviklerin toprakları kamulaştırmaya başlaması üzerine, Çarlık Kazakları hükümetten çekildiler. Haziran’da, Vladikafkas’da, şiddetli anti-Sovyet gösteriler meydana geldi ve hükümet başkanı Buachidze öldürüldü.

Gürcistan’ın bağımsızlık ilan etmesinden sonra, Gürcü Bolşevikler, Kuzey Kafkasya’yı tam bir kargaşalık içinde bırakarak, Vladikafkas’dan kaçtılar. Ağustos’ta Çarlık Kazakları Vladikafkas’ı ele geçirdiler. İçlerinde, oraya Moskova tarafından yollanmış olan Orjanikidze de olmak üzere Bolşevik liderler dağlara kaçarak, Çeçen ve İnguşlara sığındılar. Orjanikidze dağlı halkla ittifak kurdu ve onlara, Çarlık Kazakları tarafından el konan topraklarını geri iade edeceği sözü verdi. 17 Ağustos’ta, İnguş savaşçıları, Vladikafkas’a saldırdı ve şehri Çarlık Kazaklarından geri aldı. Bolşevikler, Terek hükümetini yeniden kurdular. Bir yıl önceki “blok” siyasetini terkeden Bolşevikler, Orjanikidze’nin önderliğinde bastırma harekatına giriştiler. Çeka, Menşevikleri ve SR’leri tutuklamaya başladı. Kuzey Kafkaslar, Sovyet yönetiminin terörüne ilk kez tanık oluyorlardı.

Öte yandan, Çeçenler ve İnguşlar, Bolşeviklere yaptıkları yardımın ödülünü aldılar. Çarlık Kazaklarının daha önceden el koydukları tüm topraklar Çeçen ve İnguşlara geri verildi. Çeçen ve İnguşların Sovyet rejimine bağlılıkları İç savaş boyunca devam etti.
Baku Sovyeti, Transkafkasya’daki etnik ve politik yapının bir minyatürü gibiydi. Burada Rus, Ermeni ve Azerbeycanlı politik partiler yer alıyordu ve Trankafkasya Federasyonu’nu parçalayan husumetin aynısı bunların arasında da devam ediyordu. 1917 yılı boyunca, Baku Sovyetinde, oldukça zayıf olan Bolşeviklerle Musavat arasında dostça ilişkiler hüküm sürdü. Ancak 1918 Ocak’ında bu ilişkilerde önemli bir değişiklik meydana geldi. Şehir, Baku ile Kuzey Kafkasya’yı bağlayan demiryolları boyunca süren çatışmalar ve Doğu Kafkasyalı Müslüman köylülerin yiyecek yollamayı reddetmeleri yüzünden yiyecek sıkıntısı çekmeye başladı. Trankafkasya’nın çeşitli bölgelerinde Müslümanların, askerlere ve Rus nüfusa saldırmaları ve muhtemelen Kafkasya’nın Türk ordularının işgali tehdidi altında olması, Bolşeviklerin, Musavat’a karşı düşmanca bir tutum almasına neden oldu.

Mart 1918’de, Komünistlerin kontrolündeki, Baku Sovyeti Merkez Komitesi (Ispolkom) Çarlığın emrindeki Müslümanlardan oluşan Vahşi Tümeni taşıyan bir geminin Baku limanına girdiğine ilişkin bir rapor aldı. Sovyetteki Ruslar ve Ermeniler, Vahşi Tümenlerin Baku’ya ayak basmasının şehirde büyük ulusal boğazlaşmalara yol açacağı korkusuyla, Vahşi Tümenin, Baku’ya girmeden silahsızlandırılması kararını aldılar. Vahşi Tümenin silahsızlandırılması, şehirdeki Müslüman halk arasında büyük hoşnutsuzluğa yol açtı. Bir Baku Müslüman heyeti, Sovyet’ten, el konan silahların geri iade edilmesini talep etti. Bu sırada Müslüman bölgelerinde bir ayaklanma başladı ve şehrin çeşitli yerlerinde, Rus askerleri, Müslüman kalabalıkları tarafından silahsızlandırıldı.

Bu isyana karşı Komünistler, Rus SR’leri ve Ermeni Taşnak Partisi ile ittifak kurdular. Ispolkom’un yönetimindeki Taşnak birlikleri saldırıya geçerek, ayaklanmayı yapan Müslümanları silahsızlandırdılar. Bunun ardından Taşnaklar ve Bolşevik yanlısı askerler, Müslümanlara karşı bir katliama giriştiler. Mart olayları sırasında, çoğunluğu Müslüman üç bin kişi yaşamını yitirdi.

Nisan ortasında, Bolşevikler, tamamen Bolşeviklerden ve sol Menşeviklerden oluşan bir hükümet kurdular. Oysa, aynı ay yapılan Baku Sovyeti seçimlerinde, bu iki parti, toplam 308 sandalyeden yalnızca 67’sini kazanabilmişti. Mart olaylarında önemli bir rol oynayan SR’ler ve Taşnaklar hükümete alınmadılar. Yeni hükümetin başkanlığını, Bolşevik liderlerden Shaumian getirildi.

Yeni hükümetin ilk işi, bütün Müslüman ve Menşevik gazeteleri kapatmak oldu. Taşnaklara, bütün askeri birliklerini dağıtmaları ve kendi ulusal sovyetlerini kapatmaları yönünde bir ültimatom verildiyse de Taşnaklar, bu ültimatoma kayıtsız kaldılar.

Transkafkasya Federasyonu’nun dağılmasının ardından tek tek bağımsız cumhuriyetlerin kurulması ve Azerbeycan’ın, Osmanlı ordusuyla birlikte Baku’nun üzerine yürümeye hazırlanması, 1918 Haziran’ında, Baku hükümetini zor duruma düşürdü. Shaumian, Moskova’dan yardım istedi, fakat olumlu bir yanıt alamadı. Bunun üzerine Shaumian, Kuzey İran’da üslenmiş İngilizlerle bağlantı kurdu ve Devrim’den sonra İngilizlere sığınmış Çarlık Kazağı, Albay G. Bicherakov’u, Baku’ya davet etti. Bicherakov, Temmuz’da Baku’ya gelerek, şehri Türk ve Azerilere karşı koruyacak Sovyet ordularının baş komutanlığına atandı.

İki hafta sonra Baku Sovyetinde yapılan kapalı bir oturumda, Bicherakov, İran’daki ingiliz birliklerinin komutanı General Dunsterville’nin de şehrin savunması için çağrılması önerisinde bulundu. Bolşeviklerin muhalefetine rağmen bu öneri kabul edildi.

Bu sırada, karışıklıklar nedeniyle şehri güvenli bulmayan Shaumian ve diğer hükümet üyeleri, Astrahan’a gitmek üzere şehri terkettiler. Fakat Sosyalist Devrimci Transcaspia (Hazar) cumhuriyetinin savaş gemileri tarafından yolları kesildi ve sahile çıkarıldıktan sonra idam edildiler.

Bundan sonra iktidar, İngilizlerden destek alan, Rus SR’lerinin egemenliğindeki “Transcaspian diktatörlüğü”nün eline geçti. General Dunsterville, şehrin savunmasını örgütlemek üzere, küçük bir İngiliz askeri birliğiyle birlikte, Ağustos başında Baku’ya geldi. Fakat General’in birliklerinin azlığı, Baku Sovyetinde ve SR’lerde hayal kırıklığı yarattı. Kısa bir süre sonra hükümetle anlaşmazlığa düşen İngilizler şehri terkettiler. Onların ardından Bicherakov da ayrıldı.

2 Eylül 1918’de Türk askeri birlikleri, fazla bir direnişle karşılaşmadan Baku’yu ele geçirdiler.

Azerbeycan Bağımsız Cumhuriyeti
Transkafkasya Federasyonu’nun dağılmasından kısa bir süre sonra, Azerbeycan Ulusal Meclisi, Tiflis’den, 1918 Haziran’ında, Enver Paşa’nın üvey kardeşi Nuri Paşa’nın komutası altındaki Türk birlikleri tarafından ele geçirilmiş olan Gandza’ya taşındı. Azeriler, oradan, Türk birliklerinin yardımıyla Baku’ya ulaşmayı umuyorlardı.

Başlangıçta, Azerilerle Türk müttefikleri arasındaki ilişki dostçaydı ve gelecek vadediyordu. Ancak balayı kısa sürdü. Sosyalistleri de içeren, Resulzade’nin ve Musavat’ın önderliğindeki hükümet, radikal sosyal reformlara girişti. Bu, muhafazakâr Osmanlı paşalarının hoşuna gitmedi. Musavat’ın, toprakların kamulaştırılıp topraksız köylülere dağıtılmasına ilişkin programı onların kabul edebileceği bir şey değildi. Nuri Paşa, Haziran ortalarında, Ulusal Meclis’in ve hükümetin dağıtılması emrini verdi. Yeni kurulan hükümette hiçbir sosyaliste yer verilmediği gibi, Musavat’ın ağırlığı da azalmıştı. Bunun üzerine, Musavatçılar, Türk ordusunun koruyuculuğu altında gerçek bir öz-yönetim kurabileceklerine olan bütün umutlarını yitirdiler.

Azeriler, petrol şehri Baku’nün ele geçirilmesine yönelik askeri kampanyada önemsiz bir rol oynadılar ve Baku, Romanya cephesinden ve Karadenizden getirilen birliklerin yardımıyla Türk ordusu tarafından işgal edildi. Türk ordusunun şehre girmesiyle birlikte Müslümanlar, Ermenilerden Mart katliamının intikamını almaya giriştiler. Yedi gün süren pogromlarda, tahmini olarak dört bin Ermeni öldürüldü. Baku’yu ele geçiren Türkler, Kuzey Kafkasya’yı ele geçirmek amacıyla Hazar kıyıları boyunca Dağıstan’a doğru ilerlediler. Fakat, merkezi devletler arasında yapılan mütareke üzerine Türk ordusu ilerlemesini durdurdu.

Türkler, Doğu Kafkasya’daki kısa süreli ikâmetleri sırasında Azeri halkın sempatisini kazanamadılar. Başlangıçta, bölgenin köylü ve şehirli halkı tarafından büyük bir sevgiyle karşılanmışlardı. Fakat Osmanlı paşaları toprak reformunu durdurma, işçi sendikalarını kapatma, sosyalist örgütleri bastırma, halkın 1917’den beri elde ettiği sosyal ve politik kazanımları zorla geri alma politikası izleyince, bu coşku bir anda yerini hayal kırıklığına bıraktı.
Osmanlı İmparatorluğu ile Müttefikler arasında, Kasım 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi gereğince, Türk ordusu bir ay içinde Kafkasya’dan çekildi. Türklerin çekilmesi üzerine, General Thomson’un komuta ettiği İngiliz birlikleri Baku’ya girdi ve yönetimi ele aldı. General Thomson, sendikaların ve sosyalist örgütlerin yeniden faaliyete geçmelerine izin vermekle birlikte, Azeri milliyetçilerine karşı düşmanca bir tavır takındı. Türk ordusunun bölgeden ayrılmasından sonra, Azerbeycan Ulusal Meclisi, yalnız Müslüman temsilcilerle değil, diğer etnik grupların temsilcileriyle birlikte yeniden toplandı. Yeni Hükümet, meclisteki partilerin temsilcilerinden oluştu. Böylece, Doğu Kafkasya’daki politik otorite, İngilizlerle Azerbeycan hükümeti arasında bölünmüş oldu.

Mustafa Kemal ile
Lenin Arasındaki İttifak
Koşullar, Sovyet Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu’nun fiilen çöküşünden sonra Anadolu’da kurulmuş Kemalist Türkiye’yi uzlaşmaya zorladı. Her iki hükümet de Batı devletlerinin baskısı altındaydı, öte yandan Kemalistlerin paraya ve silaha ihtiyacı vardı ve o koşullarda bunu onlara sağlayacak tek güç, yakın Doğu’da köprübaşı tutan bir müttefike sahip olmak isteyen Bolşeviklerdi. Böylece, 1919-20 kışında Rus-Türk ittifakı gerçekleşmiş oldu. İlk kurulan temaslarda, Mustafa Kemal, Bolşeviklere, Jöntürklerin Pan-Turancı hedeflerini paylaşmadığını ve Türkiye’nin, Kuzey Kafkasya ve Azerbeycan üzerindeki tüm iddialarından vazgeçtiğini bildirdi. Bunun karşılığında, Komünistlerden, Anadoluya yönelik propaganda faaliyetlerine destek vermemelerini talep etti. Kemalistlerle Bolşevikler tam bir mutabakata vardılar.
Bu ittifakın ardından, 1920 başlarında, Transkafkasya’daki bağımsız devletleri yıkmak için açık bir işbirliğine girdiler. Kemalistler, Azerbeycan Komünist Partisi’nin yaptığı gizli bir toplantıda hazır bulundular ve Azerbeycan ulusal hükümetine karşı Komünist Parti’nin girişeceği darbeye yardımcı oldular. Kafkasya’daki Türk-Sovyet ortaklığının en aktif unsurlarından biri de, düşük Jöntürk hükümetinin önde gelen simalarından biri olan, Halil Paşa’ydı. Enver Paşa’nın amcası olan Halil Paşa, savaş sırasında bir Türk Ordu birliğine komuta etmiş ve Ağustos 1919’da, İstanbul’da hapisten kaçmıştı. Resmi tarih, Jöntürklerle Kemalistler arasındaki çatışmaya önemli bir yer verirken, iki kesimin Kafkasya’daki yakın işbirliğini titizlikle örtbas etmiştir.

Kemalist-Bolşevik ittifakının sonucunda Kemalistler, bu bölgenin Sovyetler Birliği tarafından işgali için ellerinden gelen her türlü desteği verdiler ve bu da Transkafkasya Federasyonu’nun yıkılmasından sonra kurulan Azerbeycan, Gürcistan ve Ermenistan bağımsız cumhuriyetlerinin sonunu hazırladı. Resmi tarih, bu ittifakın, Türkiye’nin yararına olan yönünü vurgularken, Transkafkasya’daki sonuçları üzerinde durmamayı tercih eder.

Azerbeycan’ın İşgali
Moskova, 1920 Mart’ında Transkafkasya’yı işgal etmeye karar verdi. Bunun için, Orjanikidze’nin başkanlığında bir Kafkasya Bürosu (Kafbüro) oluşturuldu.

Sovyet işgalinin yaklaşmakta olduğunu gören Azerbeycan hükümeti, kendini kurtarmak için bir yandan Orjanikidze ile pazarlığa oturmanın yollarını ararken, bir yandan da İran’la birleşme sorununu tartışmaya başladı. Öte yandan, İşgal tehdidi, Musavat içinde iki fraksiyonun doğmasına yol açtı. M. Hasan Hadzhiskii ve Resulzade’nin başında bulundukları hizip, uzlaşmadan yanaydı, Han Khoiskii de, uzlaşmaya karşı çıkan hizbi temsil ediyordu. Zengin toprak ağalarının ve din adamlarının partisi olan, Musavat’ın muhafazakâr rakibi Birlik ise, kısmen Bolşeviklerin, o sırada girişmeyi uygun buldukları Pan-İslamcı ve Pan-Turancı propagandanın cazibesine kapıldığından, kısmen de, büyük ölçüde toprak reformu sorunu yüzünden çatıştığı, rakibi Musavat’ı köşeye sıkıştırmak için, bu kritik anda en Komünist taraftarı parti konumundaydı. 1920’lerin başındaki reaksiyoner Birlik Partisi’nin, Azerbeycan Komünist Partisi’nin bir uzantısı haline geldiği bile söylenebilir.

Musavatçılar, yeraltındaki Bolşeviklerle pazarlığa girerek, Komünistlere hükümette çeşitli mevkiler teklif ettiler ve cumhuriyeti korumak için birçok tavizler verdiler. 1920 başlarında Nuri Paşa’nın yerine Dağıstan’daki Kırım partizanlarının komutanlığına getirilmiş olan Halil Paşa, Azerbeycan yöneticilerine, Kızılların kendilerine karşı kötü bir niyet taşımadığı, onlarının bu bölgedeki askeri faaliyetlerinin bütün amacının Türkiye’deki milliyetçi güçlere yardım ulaştırmaktan ibaret olduğu konusunda teminat verdi. Sovyetlerin iyi niyetinin delili olarak, Baku Komünist örgütünün, Onbirinci Kızıl Ordu’nun, Azerbeycan üzerinden Türkiye’ye gideceğine dair kendiğine söz vermesini gösterdi.

Darbe planı, 27 Nisan 1920’de yürürlüğe kondu. Azerbeycan Komünist Partisi Merkez Komitesi, RKP Bölge Komitesi Baku Bürosu ve Baku Merkezi İşçi Konferansı, Azerbeycan Hükümetine, oniki saat içinde teslim olmasını isteyen bir ültimatom verdiler. Meclis, konuyu tartışmak üzere olağanüstü bir toplantı yaparken, önceki gece Onbirinci Kızıl Ordunun sınırı geçtiği ve Baku’ya doğru ilerlediği haberi geldi. Bunun üzerine hükümet, Azerbeycan Cumhuriyetinin bağımsızlığı konusunda verilen şeref sözünün tutulacağına ilişkin umudunu ifade ederek teslim oldu. 28 Nisan’da Orjanikidze ve yardımcısı Kirov (o sırada parti önderlerinden olan Kirov’la karıştırılmamalıdır), bir zırhlı trenle Baku’ya geldiler ve bundan kısa süre sonra Onbirinci Kızıl ordu tek bir mermi harcamaksızın şehre girdi.

Baku’yü kansız ele geçiren Sovyet rejimi, Azerbeycan’ın geri kalan bölgelerinde direnişle karşılaştı. 25/26 Mayıs 1920 gecesi Gandzha’da büyük bir isyan patlak verdi. Azerbeycanlı asker ve köylülerin başlattığı ve muhtemelen milliyetçilerin de katıldığı isyan Karabağ ve Zakataly bölgelerine yayıldı. Batı Azerbeycan’ın çoğu bölgesi işgalcilere başkaldırdı. Baku’den zırhlı trenlerle yollanan Sovyet birlikleri isyanı bastırdı. Gandzha’nın teslim alınmasından sonra şehir bir hafta boyunca yağmalandı. Ardından kırsal bölgelerde operasyonlar başladı.

Sovyet rejimi Baku’da şiddetli önlemlerle oturtuldu. Orjanikidze, aralarında eski başbakan Han Khoiskii ve Azerbeycan Ordusunun komutanı olarak görev yapmış General Sulkeviç’in de bulunduğu, Azerbeycan ulusal hareketiyle ilişkili bir çok kişiyi tutukladı ve idam etti. Resulzade, son zamanlarda Bolşeviklerle uzlaşma yanlısı bir tutum alması ve 1905 Devrimi sırasında, Baku Bolşevik Partisi’ne üyeyken, Stalin’le ve diğer Kafkas Komünistleriyle dostluk kurmuş olması sayesinde aynı kaderden kurtuldu. Stalin tarafından Moskova’ya getirildi ve kendisine, Azerbeycan Sovyet hükümetine katılması teklif edildi. Resulzade, birbuçuk yıl kadar Moskova’da kaldıktan sonra yurtdışına kaçtı.

Azerbeycan’daki ilk komünist hükümet, hemen hemen bütünüyle sol kanat Müslümanlardan oluştu. Hükümetin Başkanı, daha sonraki Stalin tasfiyeleri yıllarında milliyetçilikle suçlanacak olan Dr. Neriman Nerimanov’du. Ancak Azerbeycan’daki gerçek iktidar, Orjanikidze ve onun tayin ettiği kişiler tarafından yönetilen Kafbüro’nun ve yerel Komünist Partisi’nin ellerindeydi.
Sovyetler Birliği’nin söz konusu dönemine ilişkin anlatımım burada bitiyor. Şimdi bu özetlemeden yola çıkarak “ulusal cephe”nin argümanlarını tartışmaya girişebiliriz.

“Hangi milliyetçilik?”
Şu genel tespitle başlayalım: “Ulusal cephe”nin Türk milliyetçiliğine ilişkin ideolojik referansları, zaman ve mekân kopukluğu ile malûldür. Bu yüzden de, “ulusal cephe”nin analojileri, bugünün politik mücadelesine dayanak yapılmak için yapay bir biçimde üretilmiş, bir gerçek dışı çarpıtmalar bütünü olmanın ötesinde pek anlam ifade etmemektedir. Yani, “Gaspinsky’den, Molla Nur Vahidof’a, Validof’dan Sultan Galiyef’e, Mustafa Kemal’den Ziya Gökalp’e, Mustafa Suphi’den Şevket Süreyya’ya” uzanan, bütünsel bir “Türkçülük idealinden” söz etmek mümkün olmadığı gibi, böyle bir girişim, tarihteki olayların büyük ölçüde eğilip bükülmesini gerektirmektedir.

Bırakın “Türkçülüğün” bu kadar geniş bir yelpazeyi kucaklamasını ve ortak bir kimlik ve “dava ortaklığı” oluşturmasını, aynı zaman ve mekân içinde, aşağı yukarı benzer hedeflerle hareket eder gibi görünen ve genel olarak “milliyetçilik” kategorisinde toplayabileceğimiz siyasal hareketler bile, bir “ulusal cephe”de toplanıp, ortak hareket edememişlerdir. İktidar hedefi güden ideolojilerin başında gelen milliyetçilik ideolojisi, nihayetinde, bu ideolojiyi kendine bayrak edinen bir politik grubun, kendi ulus-devletini kurup iktidarı ele geçirmesi ve elinde tutması hedefinin hizmetinde olduğundan, her “ulus”un başındaki politik grubun ayrı bir milliyetçilik davası gütmesi, bu dava doğrultusunda, komşu toplulukların milliyetçileriyle ortak mücadeleye girmekten imtina etmesi, hatta bazan “karşı tarafla” işbirliğine gitmesi kaçınılmaz olmuştur.

Yukardaki bölümlerde anlattığımız gibi, başlangıçta var gibi gözüken, “Müslüman halklar” arasındaki uyumun, yerini, 1917 koşullarının, her bölgede bir özerk devlet kurma fırsatı vadediyor gibi gözükmesi üzerine, herkesin kendi başının çaresine baktığı bir “ulusal bencilliğe” bırakması; Tatarların, kendi “ulusal hedefleri” dolayısıyla federatif yapıya karşı çıkmaları, Başkır’ların özerk devlet taleplerini engellemeleri, hatta bu bölgede Başkır hükümetine karşı Rus kolonyalistleriyle açıkça işbirliğine gitmeleri; asimile Tatarların daha az asimile Tatarlara karşı Ruslarla ortak hareket etmeleri; Alaş-Orda liderlerinin, zor durumdaki Türkistan Kokand hükümetinin yardım talebini geri çevirmeleri; bir kısım milliyetçiler, o anda ulusal çıkarları öyle gerektirdiği için Kızılların safında çarpışırken, diğer bir kısmının Beyazların safında onlara silah sıkması; bazılarının, yine ulusal çıkarları o anda öyle gerektirdiği için, Beyazların safından, daha fazla vaadde bulunan Kızılların safına geçmesi, ya da tersine, bazılarının da, Kızıllardan hayal kırıklığına uğrayıp Beyazların safına geçmesi, böylece çeşit çeşit milliyetçilerin belli bir anda, birbirine karşı siperlerde yer almaları; Basmacı liderlerinin, aralarındaki rekabet yüzünden, birbirlerine karşı zaman zaman Bolşeviklerle işbirliğine gitmeleri; Basmacı lideri İbrahim Bey’in, zor durumdaki Enver Paşa’ya yardım etmeyi reddetmesi ve böylece ölümüne neden olması; Türkmenlerle Özbeklerin arasında, su kaynakları yüzünden meydana gelen çatışmaların Hayva Hanlığının parçalanmasında etkili olması vb., ortak bir “milliyetçilik” ya da “Türkçülük” davasının söz konusu olmadığını, sadece, farklı amaçları olan politik grupların, iktidar için savaşırken, ortak bir tanımdan bile yoksun olan milliyetçilik ideolojisini kılıf olarak kullandıklarını göstermektedir.

Öte yandan, tek tek her etnik topluluğun içindeki, farklı sınıfsal çıkarları temsil eden farklı politik gruplar da, doğal olarak, ortak bir “milliyetçilik” davası etrafında birleşememişlerdir, bunların her biri, kendi politik iktidarını gerçekleştirebilmek için, gerektiğinde, rakip politik gruplara karşı, eski kolonyalistlerle ya da kolonyalist mirası devralan Bolşeviklerle işbirliğine gitmekten kaçınmamışlardır.

Keza, Attila İlhan’ın teşebbüs ettiği gibi, örneğin Gaspıralı’yla, Resulzade’yi ya da Vahidov’u aynı davanın halkaları olarak takdim etmek, zaman ve mekân farklılıklarını görmezden geldiği gibi, politik hedef farklılıklarını da örtbas eden, büyük bir zorlama olarak gözü rahatsız etmektedir. Rus politik sahnesindeki Kadetlerle, Sosyalist Devrimciler ve Sosyalist Devrimcilerle, “dünya devrimi” hedeflerini henüz terketmemiş ilk dönem Bolşevikleri arasında ne kadar politik ortaklık ve benzerlik varsa; bir ılımlı reformcu-liberal olan ve politik ufukları, Duma’da Kadetlerle işbirliği yaparak Kırım Tatarları için eşit haklar elde etmekle sınırlı kalan Gaspıralı’yla, yerli toprak sahiplerini hedef almasıyla ve radikal reform arayışlarıyla daha çok SolSR’lerin programına benzer bir programın peşinde koşan Musavat’ın radikal milliyetçi çizgisinin savunucusu Resulzade; ve Pan-Turanizmi, dünya sömürgeler devriminin mızrak başı olarak kullanmayı hedefleyen sömürge devrimcisi Vahidov arasında da o kadar benzerlik ve “dava ortaklığı” vardır ancak.

Hele hele, gerçekten de ezilen “ulus” kategorisinde olan, çok milliyetli Rus imparatorluğunun yüzyıllar süren kolonyalizminin baskısı altındaki Türki halkların anti-kolonyalist özlemlerini dile getiren politik önderliklerin milliyetçiliği ile, kendisi de Rusya gibi çok uluslu kolonyalist bir imparatorluk olan Osmanlı imparatorluğunun devamı niteliğindeki Türkiye devletinin egemen ulus milliyetçiliği arasında bir “dava ortaklığı” bulmaya çalışmak, zorlamaların en büyüğüdür. Böyle bir “dava ortaklığı” olmadığının en iyi kanıtı, kendi egemen ulusal devletini kurmaktan başka bir derdi olmayan Kemalistlerle, artık o gün Rus kolonyalist geleneğinin temsilcisi rolünü oynamaya başlamış olan Bolşeviklerin, bağımsız Azerbeycan Cumhuriyeti’nin ortadan kaldırılması için işbirliği yapmış olmalarıdır.

Galiyev’le, Kemalistler arasında bir dava ortaklığı kurma girişimleri ise, şu ana kadar verdiğimiz tutarsızlık örneklerinin de ötesine geçmekte ve saçmalığa varmaktadır. Bütün politik geleceğini, her türlü devletsel stabilizasyonu karşısına alan , dizginlenmez bir sömürgeler devrimi idealine yatıran Galiyev’in, merkezi Bolşevik iktidara karşı bir denge kurabilmek için devrimi Doğu’ya alabildiğine yaymaya ve bu konuda başarılar kazanmaya ihtiyacı vardı. Oysa kendi devletsel güvenliklerinden başka bir şey düşünmeyen misak-ı millici Kemalistler, böylesine “maceraları” körüklemek yerine, devletler arası bir ittifak ve istikrar politikasından yanaydılar ve 1920’den itibaren, dünya devriminden vazgeçip stabilizasyona dönüş yapmaya başlayan Bolşeviklerin şahsında güvenilir müttefikler bulduklarına inanıyorlardı. Yanılmıyorlardı da. Batı proletaryasının kısa vadede devrim yapacağı konusunda hayal kırıklığına uğrayan ve sömürge devrimlerine fazla bel bağlamaktan yana olmayan Bolşevikler, toptan bir devletsel istikrar politikasına yönelmişler ve bir yandan, Sovyetler Birliği rejimini devirmekten vazgeçmeye başlayan Batılı devletlerle ilişkiye geçerken, bir yandan da Türkiye ve İran gibi modernist diktatörlüklerle yaptıkları ittifakı, Batı’yı kendileriyle uzlaşmaya zorlamakta kullanmışlardır. Bu politikanın sonucunda, Batıda ve Doğuda devrimci girişimlerin durdurulmasına paralel olarak , parti içindeki tasfiyelerin yönü de belli olmuştur. Nitekim, Bolşeviklerin Kemalistlerle ittifakı, Galiyev’in Bolşeviklerle kader ortaklığının sonunu ilan eden olaylardan biridir. Bunun sonucu olarak, aynı, Lenin’le tartışan Hintli Roy gibi, Doğu’da istikrara karşı çıkan ve sömürge devrimlerinin, Kemalistler ya da İran Şahı gibi yerli egemenleri karşıya alma pahasına da olsa sürdürülmesinde ısrar eden Sultan Galiyev, 1923’de; Batıda istikrara ve “tek ülkede sosyalizm”e karşı çıkarak kapitalist ülkelerdeki devrimlerin körüklenmesinde direten Troçki ise, bundan dört yıl sonra, 1927’de tasfiye edilmişlerdir. Görüldüğü gibi, Kemalistlerin misak-ı millici istikrar politikasıyla (bu istikrar politikası yüzünden, Azerbeycan’da Bolşevik komplolara destek vermekten bile kaçınmadıklarını yukarda belirtmiştik), Galiyev’in sömürgelerde devrimleri körükleme politikası, birbirinin tam zıddıydı ve bu yüzden o tarihi dönemde, Sultan Galiyevcilerle Kemalistler, tam zıt iki kutupta yer alıyor, birbiriyle uzlaşması mümkün olmayan çıkarları temsil ediyorlardı.

Öte yandan, Sultan Galiyev’le, o dönem Rusya’sındaki “orijinal” milliyetçiler arasında da bir dava ortaklığından çok, amansız bir rekabet ve iktidar kavgasının söz konusu olduğunu belirtmeliyiz. Nitekim, Vahidov’un ve Galiyev’in başında bulundukları İslam Komiserliği’nin en önemli fonksiyonu, Sovyet rejiminin, bağımsız milliyetçi partileri yıkma çalışmalarına yardımcı olmaktı. Volga-Ural özerk devletinin yıkılmasında, Bolşeviklerin en büyük yardımcısı, Vahidov ve Galiyev’di. Vahidov ve Galiyev’in, kendi diktatörlükleri altında bir özerk Volga cumhuriyeti kurmaları için, “orijinal” milliyetçilerin yönetimindeki özerk cumhuriyeti ortadan kaldırmaları gerekiyordu. Özerk devlet kurmak amacıyla hareket eden milliyetçiler, o dönemde Vahidov ve Galiyev’in can düşmanıydılar.

Daha da tuhafı, birbirinden çok farklı eğilimleri ve hedefleri olan tarihteki bir takım isimleri, oldukça keyfi bir şekilde bir araya getiren, “ulusal cephe” taktikçilerinin, Enver Paşa’nın “Turancı” olmadığında ya da “buhran döneminin gerçek Türkçülerinin onu izlemediğinde” ağız birliği etmeleridir. İşlerine karışmak gibi olmasın ama, örneğin, Komünizme iltihak ettiği dönemde “Türkçülük” konusunda tek satır yazısına rastlamadığım bir Mustafa Suphi ya da Sultan Galiyev, “Türkçü cephe”ye dahil edilip, sayılan isimler arasında, Pan-Turancı hedefler konusunda oldukça “samimi” bir eğilimi temsil ettiği çok açık olan ve bu hedef uğrunda Basmacıların komutanlığını yaparken öldürülen Enver Paşa’nın Turancı sayılmaması ya da kolundan tutulup, bir çırpıda “Türkçü liderler soyzincirinin” dışına atılması oldukça tuhaftır! Bu, politikanın vefa tanımadığının, bizim “ulusal cephe” yöneticilerimiz tarafından bir kere daha tescil edilmesi ve “düşenin dostu olmaz” deyişinin kanıtlanması değildir de nedir! Ve aynı zamanda, hangi ideolojiye sahip olursa olsun, yenilenlerin, tarihten öncelikle, kendilerine en yakın gibi görünenler tarafından silindiğinin de… Yara alıp tökezleyen kurdun üzerine, önce en yakınındaki diğer kurtlar çullanırmış! Bu, özellikle, bütün parlak sözlerini kazıdığınız zaman, geriye merkezi ulus-devlete ve iktidara tapmaktan başka bir şey kalmayan ve daima yenenlerin safında yer alan devletçi-milliyetçilerimiz açısından hiç de şaşırtıcı bir tutum değildir. Şaşırtıcı olmayan bir diğer nokta ise, “ulusal cephe”cilerimizin, İttihatçı Enver’i kolaylıkla harcarken, eski İttihatçıların, Enver’in yakını Halil Paşa’nın şahsında, Kemalistlerle ittifak yapıp, Azerbeycan’daki Bolşevik komploya karışmalarını sessizce geçiştirmeleridir.

Bu bahsi kapatırken, Attila İlhan’ın, Kemalist-laik ideolojisine uygun olarak, “Gaspıralı İsmail Bey”in “Türkçülüğü, Çarlık istibdadı ve emperyalizmle işbirliği yapan Buhara ‘irticaı’na karşı anti-emperyalist, laik ve ulusal bir zemine” oturttuğu iddiasına da değinmek istiyorum. Attila İlhan’ın, I. Dünya Savaşı sırasında ölmüş, ta Kırım’daki Gaspıralı ile, Türkistan’ın Doğu ucunda yer alan Buhara “irticaı”nı karşı karşıya getiren zaman ve mekân atlamaları üzerinde durmazsak eğer, Gaspıralı’nın kurduğu liberal ve modernist Cedidci hareketin mensuplarıyla, aşırı muhafazakâr Buhara Emiri’nin çatıştıkları gerçektir. Ancak gerçek burada bitmektedir. Bundan ötesi Attila İlhan’ın gördüğü değil, görmek istediğidir. Örneğin Çarlık istibdadı ve emperyalizme karşı çıkma sorununu ele alalım. Bir kere, Gaspıralı, Çarlık devletini hiçbir zaman radikal bir şekilde karşısına almayan, ılımlı bir reformistti. Amacı, Çarlık Rusya’sında Türklere görece eşit haklar sağlanması ve Türklerin modern eğitimine izin verilmesiydi; bu amaçla, Rus Çarlığını destekleyenler de dahil, Duma’daki herkesle işbirliğine hazırdı. Gaspıralı’nın “anti-emperyalist” olduğu da bir yaratımdan ibarettir. Bir modernist liberal olan Gaspıralı, tam tersine, ılımlı hedefleri doğrultusunda ilerleyebilmek için ömrü boyunca Batılı devletlerin desteğini aramıştır. Gelelim Cedidcilere! Gaspıralı’nın modernist fikirlerinin takipçisi olan Cedidcilerin bir kısmının, 1917 Rusya’sı koşullarında, ister istemez Gaspıralı’dan daha radikal bir yönelim içine girdikleri ve yine elverişli koşulların doğmasıyla Çarlık’a (yıkıldıktan sonra!) daha kararlı bir tutum aldıkları doğrudur. Ancak içlerindeki küçük bir sol kanat ve daha sol bir yönelim içinde olan Azerbeycan’daki Musavat Partisi hariç, Cedidcilerin “anti-emperyalistliği” bir hayli tartışmalıdır. Cedidciler, kendi ulusal hedeflerini gerçekleştirmek için, kâh Bolşeviklerle, kâh Batılı devletlerle işbirliği yolları aramış, ulusal çıkarları gerektirdiği zaman, Batılılarca desteklenen Beyazların safında yer almakta bir sakınca görmemişlerdir. Şu “irtica” konusu da oldukça tartışmalıdır. Buhara Emiri başka olmak üzere, toprak sahiplerinden ve din adamlarından oluşan aşırı reaksiyoner kesimlerin, Rusya’nın en tutucu partisi Oktobristlerle işbirliği yaptıkları, ellerinden geldiği her yerde reformist ya da radikal milliyetçi Cedidcileri ezmeye çalıştıkları doğrudur ama, elimizde, aynı “irtica”ın, Bolşeviklerle işbirliği yaptığına ilişkin örnekler de vardır. Örneğin Attila İlhan’ın, eğer haberdarsa, milliyetçileri devirmek için Bolşeviklerle işbirliği yapan aşırı dinci Vaisov’u; Azerbeycan Bağımsız Cumhuriyetindeki aşırı dinci ve muhafazakâr Birlik Partisi’nin Musavatçıları devirme faaliyeti sırasında, Azerbeycan Komünist Partisi’nin sağ kolu olarak çalıştığını; NEP’i ilan eden Bolşeviklerin, bütün milliyetçileri ve ulusal özerklik taleplerini bastırırken, kitlelerin desteğini almak için “irtica”ya, Cedidcilerin onca yıl kaldırılması için mücadele ettikleri şeriat mahkemelerini tanımak da dahil, olmadık ödünler verdiklerini, görmezden gelmesini mazur görmek mümkün değildir.

Hangi “Galiyevizm”?
Bırakın milliyetçilik gibi ulusal ideolojileri, en enternasyonalist ideolojilerin önermelerini bile, zaman ve mekândan azâde kılıp keyfi bir şekilde oradan oraya taşımak, genellikle olumsuz sonuçlar vermiştir ve bu tür girişimler, sol ideolojilerle iştikal eden çevrelerde “şablonculuk” ya da “dogmatizm” diye adlandırılagelmiştir.

Konumuz olan Galiyev’e dönecek olursak, Galiyev’i, yaşadığı zaman ve mekândan kopartıp Türkiye’deki “ulusal cephe” milliyetçiliğinin hizmetine sokmaya kalkıştığınızda, onu, gerçek hedeflerinin karşıtı amaçların aleti yapmış olursunuz.
Çünkü, gerçek Galiyev ve eğer illâ bir ideoloji haline getirmek gerekiyorsa, “Galiyevizm”, birincisi, Rus kolonyalizminin baskısı altında ezilen Türki halklar mozağinin anti-sömürgeci “kurtuluş” hareketinin, sosyalizan biçimlerinden biridir; ikincisi, bununla bağlantılı olarak, “Galiyevizm”, Rus merkeziyetçiliğinin baskısı altındaki çevre halkların, sol tandanslı, merkez-kaç ve dolayısıyla ademi-merkeziyetçi hareketidir; üçüncüsü, çok milliyetli kadim bir “milliyetler hapishanesinde” iç sömürge olan halkların, o dönemde, kısa bir süre için de olsa, insanlarda gerçekleşecekmiş gibi bir illüzyona yol açan “dünya devrimi” yoluyla sömürgelikten kurtulma özlemlerinin dile getirilmesi olarak da ele alınabilecek olan “Galiyevizm”, sömürgeci Rus imparatorluğunun geri gelmesinden başka bir anlam ifade etmeyecek olan stabilizasyona karşı, Troçki’nin sürekli devrimini hatırlatacak bir şekilde, sürekli sömürge devrimini (en azından ayağını basacağı sağlam bir zemin bulana kadar), savunmanın adıdır. Dolayısıyla, “Galiyevizm”, devletçi istikrarcılığın karşısında, istikrar bozuculuğun ideolojisi olarak da temayüz eder. Hatta onun Pan-Turanizmi bile, sürekli sömürge devrimini yürütmenin bir aracı olarak gözükür.

Eğer “Galiyevizmi” illâ Türkiye’nin bugünkü ideolojik ve politik ortamına taşımak gibi bir ihtiyaç içinde olunacaksa, bu üç noktadan hareketle diyebiliriz ki, gerçek “Galiyevizm”, kozmopolitizme ve “etnik mozayikçiliğe” düşman olan “ulusal cephe”cilerimize yar olmak yerine, Kürt solcu-milliyetçisi PKK’nın, özellikle, Türk devletiyle barış yolları arayan stabilizasyon politikasına yönelmeden önceki dönemine daha uygun düşer.

“Ulusal cephe”cilerimize yar olmaz, çünkü: birincisi, “ulusal cephe”cilerimiz, (ettikleri “anti-emperyalist” lafları ciddiye almamız beklenemeyeceğine göre) sömürgeci bir devletin, Rus imparatorluğu kadar geniş alanları kaplamasa bile, iç sömürgelere sahip bir egemen merkezi devletin muhafızı ve bu devlet içindeki her türlü anti-sömürgeci hareketin amansız düşmanıdırlar; ikincisi, “ulusal cephe”cilerimiz, her türlü merkez-kaç ve ademi-merkeziyetçi eğilimin karşısında, merkeziyetçi-otoriter devletin en katı ve ödünsüz savunucusudurlar; üçüncüsü, “ulusal cephe”cilerimiz, bırakın sürekli sömürgeler devrimi falan gibi maceraları, Türk devletinin, hatta bugünlerde, dünya devletler sisteminin istikrarını bozacak her türlü atılım ya da girişime, ölümüne karşıdırlar. Hatta, “Galiyevizm”i kendilerine uyarlamak gibi zor işlere kalkışmaları da, bu politik yönelimlerine yeni destekler bulma çabasının ürünüdür.

Dolayısıyla Türkçülerimizin, sacayağının öbür iki üyesinin katılmadığı, Pan-Turanizmi de, Galiyev’in anti-sömürgeci Pan-Turanizminin tam tersine, Türk sömürgeci devletini, Kafkasya’ya ve Merkezi Asya’ya doğru yayma ekspansiyonist ideolojisinin adıdır.

Haksızlık etmemek için şunu belirtmeliyim: Elbette Galiyev’le, “ulusal cephecilerimiz” arasında bazı ortak yanlar da vardır. Örneğin, Galiyev’in, “ulusal cephe”cilerimizle aynı etnik kökenden geldiği söylenebilir. Nihayetinde, Galiyev de, “ulusal cephe”cilerimiz gibi milliyetçi bir ideolojiye sahiptir. Galiyev de, “ulusal cephe”nin sacayağını oluşturan, örneğin Aydınlıkçılar gibi, “sol” bir ideolojiyi savunmuştur. Ayrıca, Galiyev de, sonuç olarak bir devlet ideolojisine sahip olduğundan, temelde otoriteryandı ve bunu, fırsat bulduğu kısa bir dönemde rakiplerini bastırarak hayata da geçirdi. Ama görüldüğü gibi, bu benzerlikler, temeldeki benzemezliklerin yanında önemsiz kalmaktadır.

Alalım, “aynı etnik köken” sorununu. Aynı Anglo-sakson kökenden gelen İngilizlerle, Amerikalılar ya da Avustralyalılar arasındaki köken birliği ve bugün bir Pan-Anglo-saksonizm ne kadar anlamlıysa, Tatar Galiyev’le, Türkçülerimiz arasındaki etnik köken birliği de o kadar anlamlıdır. İşin gerçeği şudur ki, ortak kültürel atmosferi soluyan Volga Tatarlarıyla, Rusların ve Anadolu’da birlikte yaşayan Türklerle, Kürtlerin birbirleriyle ortak noktaları, aralarındaki bütün çatışmalara rağmen, Volga Tatarlarıyla, Anadolu Türklerinin ortak noktalarından çok daha fazladır.
Tek bir “milliyetçi” ideolojide birleşmenin mümkün olmadığını bütün yazı boyunca bir çok örnekle ortaya koyduğum için “milliyetçi ideolojik ortaklık” üzerinde burada daha fazla durmayacağım. Hele, Galiyev’in milliyetçiliği ile “ulusal cephe”nin milliyetçiliği yanyana geldiğinde, bu benzemezlik daha da sırıtmaktadır.

Galiyev, otoriteryanizmini, Bolşevik diktatörlüğe sırt dayayarak kısa bir süre hayata geçirme fırsatı bulduysa da, hiç bir zaman kendi öz diktatörlüğünü kuramadığı için, onun devletçiliğinin “ulusal cephe”cilerle benzerliği de, büyük ölçüde teorik planda kalmaktadır.

Galiyev’le, “ulusal cephe”nin sacayaklarından bir ya da ikisinin aynı “sol” ideolojiye sahip oldukları noktasına gelince. “Ulusal Cephe”deki Türkçü ortaklarını, “Sosyalist Sovyetler’le,” Kruşçev-Brejnev-Gorbaçov’un “sosyal-emperyalist Sovyetleri arasındaki kopuşu gözardı” etmekle eleştiren; “Lenin’in ve Stalin’in partisi”nin “hiçbir kapitalist ülke tarafından asla ve esaslı bir şekilde çözülememiş ve çözülemeyecek bir çok temel sorun” u çözdüğünü ve dolayısıyla Galiyev’in programının “o koşullarda hayat bulması”nın olanaksız olduğunu ileri süren bir anlayış ile; daha iç savaş sırasında eski Rus kolonyalistlerine dayanarak yerli halklar üzerinde Rus merkeziyetçiliğini tesis etmeye girişen Bolşeviklerle uyuşamayan, 1921 yılı gibi erken bir tarihte, Sovyetler Birliği’nin dünya devriminden vazgeçtiğini ve Büyük Rus şovenizmine yöneldiğini tespit eden ve bu tespitleri dolayısıyla, “hiç bir kapitalist ülkede insanın güvenliği”nin “sosyalist Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi sağlanama”dığını iddia eden nasyonalist-sosyalist Aydınlıkçıların desteklediği polis rejimi tarafından fiziksel olarak ortadan kaldırılan yerel devrimci Galiyev arasında, “sol” anlamda bir ortak nokta bulma çalışmasını, “ulusal cephe”cilerimizin maharetli ellerine teslim etmekten başka bir çıkar yol göremiyorum.
Attila İlhan, Türkçülerin, komünistlerin ve İslamcıların, Galiyev üzerinde “mutabakata varmasını” istemektedir. Attila İlhan’ın kastettiği türdeki “islamcılar”, “Komünistler” ve “Türkçüler” böyle bir mutabakata varırlar mı bilemeyiz ama, tarihteki gerçek Galiyev’in, bunların benzerlerinin hiçbiriyle, geçici bazı ittifakların dışında, temelde mutabakat halinde olmadığı çok açıktır.

“İslamcılar”la mutabakat halinde değildi, çünkü; o günkü “İslamcılar”, sömürge devriminin değil, aşırı reaksiyoner bir hareket olarak en tutucu güçlerin yanında yer almışlardı. Galiyev, özlediği düzeni kurabilmek için en başta “İslamcılar”ın oluşturduğu engeli ortadan kaldırması gerektiğini düşünüyordu ve zaman zaman gerek cedidci milliyetçilerle, gerekse Bolşeviklerle işbirliği yaparak bunu bir dönem için gerçekleştirdi de.

“Türkçüler”le mutabakat halinde değildi, çünkü; dönemindeki “Türkçüler”, onun en büyük iktidar rakipleriydiler. Türki halklar mozayiğinin bulunduğu sömürge bölgelerde kendi özlediği anti-sömürgeci “sol” diktatörlüğü kurup, sömürge devrimlerini daha ileri boyutlara götürebilmesi için, ufukları sadece kendi özerk devletlerini kurmakla sınırlı “orijinal” milliyetçileri yolunun üzerinden temizlemesi gerektiğine inanıyordu ve bu amaçla, Bolşeviklerle ittifak yaptı.

“Komünist”lerin merkeziyetçi devlet yapısına üstlenmiş olanlarıyla (nitekim Attila İlhan’ın sözünü ettiği “komünistler” de bu türden olanlarıdır; bu türden olmayan yerel komünistler, Galiyev’in ardı sıra teker teker tasfiye edilmişlerdir. ) mutabakat halinde değildi, çünkü; başta Stalin olmak üzere merkeziyetçi yapının “komünistleri”, Galiyev’in, özerk bir cumhuriyette kendi yerel diktatörlüğünü kurmasının önündeki en büyük merkezi engeli oluşturuyorlardı.

Anti-sömürge devrimi durduran ve devletler arası stabilizasyon politikasına girişen Merkeziyetçi komünistlere karşı geride ittifak yapacağı hiçbir güç kalmayan Galiyev, Çeka tarafından sessiz sedasız ortadan kaldırılmıştır.
Şu tarihi ironiye bakın ki, Mustafa Suphi’yi Karadenize gömen egemen Türk milliyetçilerinin bugünkü bir kısım takipçileriyle, Mustafa Suphi’nin yakın arkadaşı Sultan Galiyev’i ortadan kaldıran merkeziyetçi büyük Rus şovenizmini, “Sosyalist Sovyetler Birliği” diye göklere çıkaran Aydınlıkçılar, bugün, yine kendi merkeziyetçi-otoriter-devletçi politikaları uğruna, haleflerinin, bu, mezarları bile belli olmayan kurbanları üzerinde el sıkışıp, onları, yetmiş yıl sonra, bir kere de ideolojik olarak katletmektedirler.

Birikim, Yerlilik- Gerçek Ya da Maske Özel Sayısı,

Sayı: 111-112, Temmuz-Ağustos 1998

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI