Deniz Orada (Emine Özkaya)

ÜÇ DÖNEME SIĞMAYAN BİR 68 ROMANI : DENİZ ORADA

Emine Özkaya
Gün Zileli, Deniz Orada, Sel Yayıncılık, Kasım 1995

Gün Zileli’nin Sel Yayıncılık’tan çıkan Deniz Orada adlı romanı sanırım 68 olaylarının içsel bir gözlemle verildiği ilk roman oluyor. Bu türde, yakın siyasi tarihi konu alan Vedat Türkali’nin başarılı romanı Bir Gün Tek Başına, 1960 Nisan’ındaki gençlik olaylarına ve o dönemin siyasi ve toplumsal ortamına yoğunlaşıyordu ve roman 28 Nisan olaylarının büyük çalkantılarıyla sona eriyordu. Gün Zileli’nin romanı ise, adeta tarihi, Vedat Türkali’nin bıraktığı yerden alıyor.

Roman, İstanbul’a köpek havlamalarıyla inen bir akşamla başlar. Ama akşam hâlâ mavidir, deniz gibi. Başına, yağmur bulutları takmıştır. Umutlanırsınız okurken, yarın güneşli bir gün olacak diye. Fakat hep uzak bir akşamdır bu, ne batar, ne çıkar. Umudu, gri gölgelerinde gizleyerek. Deniz Orada’yı okurken, akşamın, romanın örgüsü içinde gelişen olayların esas temasını oluşturduğunu görüyoruz. 6-7 Eylül’ler, 28 Nisan’lar, 12 Martlar, 12 Eylül’ler ve İstanbul’da bir Rum mahallesine inen akşamın fırtınalı bulutları boğazın kara sularını yararak geçen bir geminin düdüğüyle parçalanır.

Boğaz sularında seyreden o gemide kimler yoktur ki. Toplumun her katmanından aile ve bireylerin yanısıra o dönemin önde gelen siyasi kişiliklerini doğrudan doğruya kendi adlarıyla ya da değişik adlarla görmek ya da tanımak da mümkün.

Ankara’ya ise akşam, sonbaharın bozkır soğuğuyla birlikte iner. Öğrenci anfilerinden yükselen Bolivya, Vietnam, Che Guevera, Ho Şi Minh şarkıları bozkırın rüzgarıyla umutsuz taşralara, umut bekleyen köylere ulaşır. Romanın kahramanı Sel’in anımsadığı gibi “dünya küçük”tür henüz: “elimizi uzatınca Vietnam’a, Bolivya dağlarına uzanıyorduk.”
Bozkır akşamlarının her yıldızı bir umuttur sanki. İşçi İsmet, kahveci Şakir, temizlik işçisi Hayrullah, öğrenci Banu, Cemile, Jülide, farklı kesimlerden de olsa aynı umudun peşinden koşarlar. Yazar, 12 Mart öncesinin her kesimden bireyleri içine alan toplumsal dalgasını ve bu dalganın getirdiği gelişme ve sonuçları roman kahramanları aracılığıyla ve içsel bir gözlemle, aradan uzun yıllar geçmesine rağmen uzaktan, ama bir o kadar da yakından, o günkü canlılığıyla, renkliliğiyle ve bir Dev-Genç’li ruhuyla anlatıyor.

Az ya da çok, şöyle ya da böyle toplumu bütün hücreleriyle etkileyen bu değişim ruhu, Ege’de kum işçilerinin yorgun kürek seslerinde, bir filozofa dönüşen köylü Hüseyin’in düşüncelerinde, Cemile’nin küçük yüreğinde esen kasırgalarda duyulur. Bütün olaylar, abartısız, usul usul yaklaşan bir akşam alacasının melodisiyle anlatılır. Derken şehirlerin uzak gümbürtüsü kırkayağın-12 Mart işkencecilerinin çizmelerinde susar. Deniz’ler arkalarında sapsarı bir gece ve zincir şakırtıları bırakarak yürür giderler. Şarkıdaki gibi, hapishanelere güneş doğmuyordur artık ama acaba bu bir anlık güneş tutulması mıdır? Yazar da 70′li yılları  suskunlukta bırakıyor. Sanırım bu değerlendirmeyi okuyuculara bırakmak yerinde olacak.

80′li yıllarda artık umutlar yıldızlara asılı değildir. Artık sevdalar başka başkadır. İllüzyon bitmiştir. Küçüktür, zayıftır umut, ama hep oradadır. Suat’ın yem attığı güvercinlerin kanat çırpışında olsa bile. Artık sigara dumanlı öğrenci anfilerinin canlı atmosferi, yerini ışıklı salonlara bırakmıştır. Bu ışıklı salonlarda artık köylü Hüseyin’leri, işçi İsmet’leri, Hasan’ları göremezsiniz.

Gün Zileli’nin romanı, Amerikalı kadın yazar Marge Piercy’nin 68 kuşağından gençlerin oluşturduğu sol bir örgütün serüvenini içerden bir tanıklıkla anlatan otobiyografik romanı Vida’yı anımsatmaktadır. Bir farkla, bozgunu Amerikan sol’u 70′li yıllarda yaşar. Yoksa dünyayı saran duvarlar aynı mıdır? Yıkılması mümkün olmayan. Belki de duvarlar yıkıldı ve hep, yerine yenileri örüldü.

Emine Özkaya
Cumhuriyet Kitap, 14 aralık 1995


Email this post Email this post

  • Ask Question

  • YAZI DETAYLARI