Devrim ve Hegemonik Blok * (İlhan Tekin – Gün Zileli)

Gün Zileli – İlhan Tekin
Haziran 1995

I. DEVRİM ÜZERİNE

Bugünkü politik yapı, herkesin kabul ettiği gibi, bir kilitlenme içinde. Kapitalizmin ortaya çıkışı ve gelişmesiyle, gün geçtikçe merkezileşen devlet yapılarıyla belirlenen “demokrasi” denen politika yapma biçimi -1980 sonrası aydınların ve sol politik kadroların geç kalmış keşiflerine rağmen- tuhaf bir diyalektik sonucu, bugüne kadar zıddı olduğu iddia edilen Marxizmle birlikte, miyadını doldurmuş görünüyor. Batılı kapitalist demokrasilerde halkın politik yapıdan izolasyonu artık kronikleşmiş bulunuyor. Demokrasilerin klasik temel yapısını oluşturan muhafazakâr ve sosyal demokrat partiler, korkunç ölçüde merkezileşen devlet yapısıyla kaynaştıkları ve devlet yapısının bürokratik aygıtları olmaya daha da fazla dönüştükleri, hegemonya araçları olarak daha da etkili oldukları ölçüde, halka yönelik politikalar üretmekten ve  manüplasyonun şiddetiyle duyarsızlaşan halkı politikaya çekmekten uzaklaşmaktalar. Batıda, belki de hiçbir zaman, politik yapı ve politikacılar halkın karşısında bu kadar etkisiz hale gelmemişlerdi. Kapitalizmin ezici zaferi denen şey bu aslında.

Toplumların, hakkında genellemeler yapmaya uygun bir yapı,  dolayısıyla politik bir alan olduğu ve politika yoluyla biçimlendirilebileceği düşüncesi, kapitalist süreç ve onun ürettiği ideolojilerle birlikte ortaya çıkmıştır. Bu temel fikirden, hem sistemin kurucu ve savunucuları, hem de sistemin karşıtı kabul edilenler kendi ana tezlerini üretmişlerdir. Bir başka biçimde açıklarsak, bu, çoğu zaman kadim yönetici kesimlerin hegemonyasına boyun eğmeye hizmet eden, toplumların din gibi  sembolik değerleri yerine, dünyayı akıl denilen burjuvazinin değerleriyle açıklama ve yönlendirme çabasıdır. Burjuva aklının dünyayı ele geçirmesine Aydınlanma çağı denilegelmiştir. Herşeyi kaplayan ve herşeyden sorumlu olan devlet, demokrasi, insan hakları, parlamento, politik partiler, bireysel haklar, farklılıkları gözetmeden herkesi eşitleyen ve böylece eşitsizliği kurumsallaştıran evrensel hukuk gibi fikirler ve kurumlar, akılla açıklama ideolojisinin içeriği ve Aydınlanma denerek alkışlanan şeyin kendisidirler.

Aydınlanma düşüncesinin en olgun meyvesi ve modern kapitalist devletin felsefi temellerinin mimarı Hegel’in öğrencisi Marx, onu ayakları üzerine oturttuğunu söylerken aslında kendisi Hegel’in felsefesinin ürediği zeminde oturuyordu. Bugünkü kimi Marxistlerin haklı olarak dedikleri gibi,  “…bütün dünyanın sosyalistleri, ütopyacılardan başlayarak Aydınlık Çağı’nın” çocuklarıdırlar.  Marxizmin modernizmle, burjuva ideolojisiyle ilişkisi uzun yıllardan beri tartışılan bir şey aslında. Marx da, Hegel gibi, dünyayı insan aklının çözümlediği bir sistem olarak ele aldı. Dolayısıyla, sistemin karşıtı olduğunu iddia ettiği teorisinde, toplumların, objektif ve insan iradesinden bağımsız evrimsel gelişmesinin doğal sonucu ve zorlaması olarak, aklın kategorilerine uyan ve bu aklın toplumlara yansıyan aracı olan politik aygıt, yani devlet gücüyle dönüştürülebileceğini ileri sürdü. Marx’ın, Hegel’in sistemini taklit edip, tarihi, hedefi olan bir akış, bir süreç olarak açıklayan teorisinde devrimler, bir yandan üretici güçlerin, insan iradesinden bağımsız ve acımasız evrimsel gelişmesinin zorlamasıyla, ama öte yandan politik aygıtın zorunun yardımıyla, bir toplumsal formasyondan, “daha ileri” bir toplumsal formasyona geçiş olarak ele alındı. Sorun böyle ele alınınca, bu görevi yerine getiren her toplumsal güç ve sınıf, isterse halkları ezsin, isterse bu “ilerlemeyi” sömürge halkların sırtından sağlasın, olumlandı ve devrimci olarak kutsandı; doğal olarak bu bakış, politik taktiklere ve devrim sonrası iktidarların uygulamalarına da yansıdı. Politik iktidar mücadelesinde Marxistler, zaman zaman halkın devrimci güçlerini “gerici” ilan ederken, reaksiyoner burjuva politik güçlerini de olumlu müttefikler olarak ilan ettiler, ülkelerdeki gerçek devrimci-reaksiyoner çatışmasının yerine kendi muhayyel cephe taktiklerini koydular. Biz bu bölümde,  Marxizmin, kaynaklarına yukarda kısaca değindiğimiz devrim teorisini yerli Marxistlerimizin özetlemelerine dayanarak incelerken, bir bakıma, Marxistlerin bu politik taktiklerine ve devrim sonrası uygulamalarına da bir açıklama getirme çabası içine gireceğiz.

Devrim konusunda kavramsal
ve teorik karışıklık

“Devrim” (ihtilal; revolution) sözcüğü, herhalde Fransız Devriminden bu yana politik literatürde en çok geçen sözcüklerden biridir. Bu sözcük, ülkemizde, kullanıldığı yere, kullanılış biçimine göre çok değişik anlamlar ifade edebilmektedir. 27 Mayıs askeri darbesine bile bir zamanlar 27 Mayıs Devrimi ya da 27 Mayıs ihtilali denirdi. Belki bugün dahi bunu böyle kullananlar vardır. Ev sohbetlerinden hepimiz anımsarız: “Valla ordu gelip bir ihtilal yapacak, o zaman herkes gününü görecek.” Ya da; “Atatürk Devrimlerinin anlamını kavramak gerekir.” Öte yandan gerçek devrimlere, bizim dilimizde, herhalde “devrim” sözcüğünü “ayağa düşürmemek” için, Yeniçerilerin “Kazan kaldırmasına” benzer bir deyim olarak “ayaklanma” deyimi daha uygun bulunmuştur. Yani sonuç olarak: Atatürk reformlarının adı devrimdir; ordu darbelerinin adı ihtilaldir; halk devrimlerinin (aslında kavramsal olarak devrimin başına “halk” ya da “işçi sınıfı” sözcüklerini eklemenin hiçbir anlamı yoktur. Çünkü devrimler yalnızca sömürülen halk tarafından yapılabilir, bu konuya ilerde gireceğiz) adı da ayaklanmadır.

Dilimizdeki, yanlış anlamalardan ve bilinçli çarpıtmalardan doğan bu kullanımları anlamak olanaklıdır, hatta ısrarlı bir karşı kullanımla bu deyimlerin yerli yerine oturtulmasını sağlamak da mümkündür. Ancak daha önemlisi, teorik literatüre yerleşmiş ve geçmişteki Marxist ideolojik hegemonya dolayısıyla hepimizin kafasına iyice yerleşmiş bazı kavramsal ve teorik yanlışlıklar vardır ki, işte bunları düzeltmek oldukça zordur. Çünkü burada, halkın kafasındaki safça çarpıklıklardan doğan bir yanlışlık değil, doğrudan doğruya bilinci çarpıtmaya hizmet eden devasa bir teorik çaba ve retorik sözkonusudur. Üstelik bu teori, yüzyıllık bir süre içinde düşünce sistemine ağırlığını koymuştur. Muhalifleri bile onun temel argümanlarına dayanarak konuşur olmuşlardır. Bugün hegemonyasını yitirmekte olsa da onun ölü ağırlığı hâlâ üzerimizdedir.

Marxizm, devrim kavramının gerçek anlamını değiştirmiş ve çarpıtmıştır. Daha doğrusu, Marxizm, gerçeklikteki devrimi örtbas eden, onun yerine kendi üretici güçler ve devletçi zor anlayışına uygun değişiklikleri devrim diye ilan eden muazzam bir kavramsal ve teorik çarpıtma yapmıştır ve bu çarpıtma ne yazık ki, devrim teorisi alanında bugüne kadar ağırlığını sürdürmüştür.

Marxistlere göre devrim, kısaca, devlet zorunun yardımıyla geri bir üretim tarzının yerini daha ileri bir üretim tarzının almasıdır. Tarih, üretici güçlerin gelişmesi ve bu gelişmenin zorunlu sonucu olarak devlet zorunun devreye girmesiyle ilerler ve geri üretim tarzının yerini ileri üretim tarzı alır. Nitekim bu üretim tarzları bir silsile halinde birbirini izlemişlerdir. Nasıl feodal üretim tarzının yerini kapitalist üretim tarzı aldıysa, kapitalist üretim tarzının yerini de daha ileri bir üretim tarzı olan sosyalist üretim tarzı alacaktır. Burjuvazinin feodal bir toplumu kapitalist bir topluma dönüştürmesi burjuva devrimidir.  Burada, Marxizmin bu konudaki yaklaşımını oldukça karakteristik bir şekilde yansıtan Sungur Savran’ın bir yazısını analizimize temel alacağız. Sungur  Savran, “burjuva devrimi” dediği olayı şöyle tanımlıyor:
“Tarihsel özgüllükleri ne olursa olsun, burjuva devrimlerinin ortak bir çekirdeği vardır: Kapitalizm-öncesi toplumsal formasyonun kapitalizmin gelişmesinin önüne diktiği engelleri yıkarak, bir burjuva toplum ve devletinin temellerini atar bütün burjuva devrimleri. Bu temeller kapitalizmin yolunu açarak hızla gelişmesinin tarihsel koşullarını oluşturur.”

Görüldüğü gibi, Marxistlere göre “burjuva devrimleri”nin attığı iki temel vardır. Biri, burjuva toplumu (yani kapitalist üretim tarzının hakim olduğu toplum), diğeri de burjuva devletidir (ki bu devlet, kapitalist üretim tarzının gelişmesi ve oturması için önemli bir görev yapmaktadır).

“Sonuç olarak, burjuva devrimini tanımlayan öğe, toplumda köklü ve yaygın bir altüst oluş aracılığıyla kapitalist gelişmenin ve burjuva toplumsal formasyonun önünü açmasıdır.”

İleride, üzerinde etraflı bir şekilde duracağımız gibi, S.Savran, Marxist teorinin önermelerinin ve yukardaki tanımının zorunlu sonucu, ortada herhangi bir şiddetli patlama olmaksızın burjuvazinin eski devlet aygıtını kullanarak toplumsal formasyonu değiştirmesini açıklayabilmek için bu tür değişimlere “tepeden devrim” adını takmakta ve şu ek açıklamaları getirmektedir:

“Böylece, siyasal iktidarı ve devlet biçimini değiştirmeden toplumsal yaşamın öteki alanlarını denetimi altına alma çabasına girişir sermaye. Ama bu değişim ihtiyacı zamanla öylesine kökleşir ki, sonuçta ortaya çıkan, eğitimde, hukukta, ideolojide, hatta devlet aygıtının düzenlenmesinde bir altüst oluş, bir devrimdir.”

“Bir tarihsel olayın devrim olup olmadığına duygularımızla değil, toplumda yarattığı altüst oluşun boyutlarına bakarak karar verebiliriz ancak. Maddeci bakış, devrim kavramından, bu devrim başkalarının devrimi olsa bile ürkmez, mahçup olmaz.”

“Bir devrime, sonuçları ve yöntemleri ne kadar eleştirilmeyi gerektirse bile, devrim adını takmaktan kaçınmak bir depremden gözlerimizi kapatarak, kulaklarımızı tıkayarak kurtulacağımızı sanmak kadar vahimdir.”
Ancak daha vahim olanı, “sarsıntıdan”, “altüst oluştan” söz eden Sungur Savran’ın, burjuvaziye malettiği bir takım devrimlerdeki (örneğin Fransız Devrimi) esas faktörü tanımlarının içine sokmamasıdır. Bu da doğaldır. Çünkü Marxistler için önemli olan, bu devrimler sonunda ortaya çıkan değişimdir, yoksa kimin ne yaptığı değil. Onların literatüründe halk faktörü, yalnızca “burjuva devrimlerine” “demokratik” eki (ki, bu da burjuvaziye ait bir kavramdır) koyup koymamalarına yol açar. Yani Fransız Devrimi “burjuva demokratik devrimi”dir de, örneğin Bismark diktatörlüğünün yaptığı “devrim” (kavramlardaki bu acaipliklerden, yani reaksiyoner güçlerin devrim yapmış olduğu gibi tuhaflıklardan biz sorumlu değiliz, bu ucube durumun sorumlusu Maxizmin devrim anlayışıdır ki, bunlara aşağıda geniş vereceğiz) salt “burjuva devrimi” ya da “tepeden burjuva devrimi”dir.

Marxistlerin bu “devrim” anlayışıyla kökten ve derinden ayrıldığımızı belirtmek zorundayız. Bizce devrim, ne salt bir altüst oluştur ne de daha önemlisi “ileri” denen bir toplumsal formasyonun “geri” denen bir toplumsal formasyonun yerini almasıdır. Bize göre devrim, herşeyden önce, sömürülen halkın, mevcut hakim sisteme isyan ederek politik ve toplumsal nizamı yıkmasıdır. Bu, bu kadarıyla bile bir politik (devleti yıktığı için) ve toplumsal (mevcut toplumsal nizamı ve ilişkileri yıktığı için) bir devrimdir. Politik (siyasi iktidarın ele geçirilmesi anlamında değil, yıkılması anlamında) ve toplumsal devrim kaçınılmaz olarak bir arada gerçekleşir. Yoksa S.Savran’ın iddia ettiği gibi, politik devrim olmadan bir toplumsal devrim, yani devleti yıkmayan bir toplumsal devrim mümkün değildir. Burada Emma Goldman’ın devrim tanımıyla görüşlerimizi takviye edecek olursak, Goldman’ın da belirttiği gibi, devrim volkanik bir patlamadır, vahşi bir kasırgadır, bunaltıcı bir med cezir dalgası ve temelde kendiliğinden bir kitle ayaklanmasıdır. Diğer fenomenler gibi devrim de somut gerçeklikten kaynaklanır. Doğada olduğu gibi, birbiriyle ilişkili faktörlerin sonuçta enerjiyi yeniden ve devasa boyutta yarattığı öyle bir an gelir ki, ilerde olacakları tahmin etmek son derece zorlaşır.

Marxistlerin devrim tanımında tayin edici nokta, üretici güçlerin “ilerlemesini” sağlayan bir altüst oluştur. Bizim devrim tanımımızda tayin edici nokta, sömürülen halkın, mevcut politik ve toplumsal nizamı yıkmasıdır. Marxistlere göre, üretici güçleri “ilerleten” bu değişim halkı bastırarak bile yapılsa (örneğin Bismark ya da Atatürk) feodalizmin yerine kapitalizmi getirdiği için devrimdir. Bize göre ise, devrim sömürü ve baskıya karşı isyandan başka bir şey değildir. Bu yüzdendir ki, halkın “kapitalizmi geliştirmek” diye bir derdi yoktur. Halk, kapitalizmi geliştirenlere, yani Marxistlere göre “tepeden devrim” yapanlara karşı, isterse feodal özlemlerle olsun ayağa kalkıyorsa bu, reaksiyoner kapitalistleri hedef alan devrimci bir girişimdir, eğer onları yıkmışsa da bir devrimdir. Bu yüzden, modernleştirici İran Şahına karşı dinsel sloganlarla ayağa kalkan halk onu devirerek bir devrim yapmıştır. Ancak ondan sonra kurulan mollalar iktidarı, bütün devrimlerin başına geldiği gibi, devrimin reaksiyonla ezilmesidir.

Marxistler için toplum, hangi coğrafyada, hangi kültürde, akla gelebilecek hangi koşulda olursa olsun, fizik yasaları gibi yasalara tabi, tek tip bir organizasyondur. Onlara göre bu organizasyon belli aşamalardan ve süreçlerden geçerek gelişmektedir. Marxistlerin toplumu bu şekilde kavramsallaştırmaları, toplumları genel bir bütün olarak ele alan ve standartlaştıran Batı düşüncesinin bir uzantısıdır. Devrim, bu bütünsel yapının temelini oluşturan üretici güçlerin “ilerlemesi” ile “ileri” bir toplumsal formasyona geçiş olduğuna göre, bu büyük değişimi kolaylaştıracak, gittikçe merkezileşen ve merkezileştiği ölçüde daha da etkili olan devasa bir devlet ve iktidar yapısı gerekli olmaktadır. Marx ve Lenin’in, yukardaki söylediklerimize zıt yönde pek çok tespiti olmasına ve onlar da zaman zaman böyle bir merkezi yapıdan şikayet etmiş olmalarına rağmen, toplumu Newton yasaları gibi yasalara uyan ve önceden projesi yapılarak değiştirilebilecek bir organizma olarak görmelerinin doğal sonucu olarak, devletin, aslında sayısız ve değişik karakterdeki topluluklardan oluşan toplumu manüple etmesini olumlu bir eylem olarak almaları kaçınılmaz olmuştur.
Bu anlayışla Marxistler, devrimi gerçekleştiren sömürülen halkla, bu devrimi kullanan, saptıran ve sonunda bastırıp kendi reaksiyoner iktidarlarını kurup toplumsal mühendislik yapan güçleri birbirine karıştırarak (ki, bu noktada liberal burjuvazinin yardımcılığını da unutmamak gerekir) devrimler konusunda büyük bir kafa karışıklığı yaratmışlardır. Toplumsal değişiklik anlayışı konusunda Marxistlerle kapitalist sistemin kendiliğinden pratiği arasındaki tek fark, birincisinin, değişimi, bilinçli bir teoriyle açıklaması ve bu teoride varolan yüklemlemeler sayesinde değişimi istediği yönde kanalize edebileceğini ileri sürmesi, ikincisinin ise, bu konuda teori yapmak yerine pragmatizmi seçmesidir.
Marxistler, toplumu karmakarışık hale getiren ve bütün standartları, tanımlamaları ve sınırları yıkan halk patlamasının anti-kapitalist mantığını görmezden gelip bunu dahi toplumun önündeki “kapitalist gelişme aşamasının” bir unsuru olarak ele alıyorlar. Böyle olduğu içindir ki, (örneğin Fransız Devriminde) devrimi yapan halk olmuyor, halk salt “kapitalistleşme aşamasının” ideologluğunu yapan ve o aşamadaki kapitalizmin motoru olan burjuvazinin yedek gücü oluyor.

Oysa Fransız devrimi ile ne burjuvazi ne de burjuvazinin en radikal temsilcileri olan Jakobenler özdeş değildir. Burjuvazi, bir bütün olarak Fransız devriminin o büyük gök gürlemesinden korkmuş ve bir yandan onu kullanıp merkezi yapılar, temsili kurumlar, yasalar yoluyla devrimi halkın idaresinden kopartıp (herhalde, bu, burjuvazinin iradi bir seçeneği olmaktan çok, onlardan bağımsız olarak, halkın da temsilciliğini burjuvazinin eğitilmiş yönetici kadrolarının eline verme eğiliminde olmasından ileri geliyor olsa gerekti) kendi politik iktidarını kurarken, diğer yandan da fırtınanın dinmesini, onu bastıracağı uygun anı beklemiştir. Aynı burjuvazinin kendisini kullanmaya çalışması gibi halk da, o günkü koşullarda daha etkili olduğunu sezdiği burjuvaziyi kullanmaya çalışmış ve kendi devrimci isteklerini burjuvaziyi kalkan ederek ve onu zorlayarak gerçekleştirmeye çalışmıştır. Böylece, aslında devrimin zorunlu toplumsal sonuçları konusunda birbirine zıt bir yönelim içinde olan Paris yoksulları ile burjuvazi, o günkü tarih sahnesinde müttefik gibi görünmüşlerdir. Halkın devrimci rüzgarıyla burjuvazinin ana gövdesinden bile daha fazla savrulup bir an için burjuva iktidarının taleplerinin ötesine geçmiş gibi görünen Jakobenler, bu savrulma anında dahi, kendi sınıfsal konumlarına uygun olarak devrimi saptırma ve frenleme rollerini unutmamışlar ve uygun anın geldiğini düşündükleri anda devrimci halk hareketine ilk darbeyi onlar indirmişlerdir (Öfkelilerin ve sankülotların bastırılması ve Hebertistlerin idam edilmesi). Jakobenlerin başlattığı bu reaksiyoner eylemi (ki, Thermidor aslında Jakobenlerce başlatılmıştır), Jakobenlerin de kellesini uçurarak devam ettiren burjuvazi, devrimi durdurmuş, bastırmış, halk hareketini tasfiye etmiş ve reaksiyoner burjuva cumhuriyetini gerçek anlamda o zaman kurabilmiştir. Görüldüğü gibi, Fransız Devrimini yapan Paris yoksulları ve onu bastırıp reaksiyoner ve kapitalist bir burjuva cumhuriyetiyle noktalayan burjuvazinin ta kendisidir.  Bu yüzden, Fransız devrimi, Marxistlerin adlandırdığı şekliyle bir “burjuva devrimi” değildir. Burjuvazi bu devrimin bastırıcısıdır. Olsa olsa, sömürülen halkın gerçekleştirdiği Fransız devrimini bastıran bir “burjuva reaksiyonundan” sözedilebilir. Dolayısıyla Fransız Devrimine sahip çıkmak, bu devrimin sonrasında kurulan burjuva cumhuriyetine ya da kapitalist Fransa’ya sahip çıkmak anlamına gelmez.
Nasıl 1917 Şubat Devrimini benimsemek Kerenski’yi ya da, bu devrimden sonra kurulan kısa ömürlü burjuva cumhuriyetini benimsemek anlamına gelmezse. Bir kere daha Fransız devrimine benzer bir olayla karşı karşıyayız. Halk, Çarlığa ve o günkü sömürü düzenine karşı kitlesel bir fırtınayla ayağa kalkmış ve devrim yapmıştır. Ama bu devrimden yararlanarak iktidara gelen burjuvazi öncelikle bu devrimi bastırmak istemiştir. Ancak bu kez halk fırtınası dindirilememiştir. Halk devrimi sürdürmüş ve devrimi kullanıp bastırmaya çalışan burjuvaziyi süpürüp atmıştır (Ekim Devrimi). Bu kez, halkın taleplerine sahip çıkarak bu devrim yoluyla iktidara gelen Bolşeviklerin ilk yaptığı işlerden biri, kurdukları devlet aracılığıyla devrimi bastırmak olmuştur.  Bu yüzdendir ki, Ekim devrimine sahip çıkmak, hiç de  Bolşevikleri savunmak anlamına gelmemektedir. Tersine, bu devrimin ruhu ile Bolşevik diktatörlük birbirine taban tabana zıttır.

Aynı bakış açısıyla, emperyalistlere karşı verilen kurtuluş savaşına sahip çıkmak, hiç de Kemalistleri olumlamak anlamına gelmemektedir. Kurtuluş savaşı -burada halk hareketi son derece cılız da olsa- Kemalistlerin müdahalesinden önce başlamıştı. Kemalistler bu mücadeleyi, kendi burjuva ve kapitalist dünya pazarıyla entegrasyona yönelen iktidarlarını kurmak için kullandılar ve duruma hakim olur olmaz da, yaptıkları ilk iş, kurtuluş savaşında görece halk tabanını temsil eden kuva-i milliye çetelerini ve yerel yönetim örgütlenmelerini dağıtmak oldu (Çerkez Etem olayı en bilinenidir).

Bunca deneyden sonra, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, devrimler genellikle, onun doğrudan karşıtları tarafından değil, ona sahip çıkar gibi yapıp içerden ele geçirenler tarafından bastırılmışlardır.

Feodal krallıklara ya da feodal devletlere karşı halk ayaklanmasının olmadığı hiçbir yerde “henüz devrimci barutunu tüketmediği” iddia edilen 19. yüzyıl burjuvazisi bu krallıkları ya da devletleri yıkmak yönünde kılını bile kıpırdatmamıştır. Tersine, İtalya’da ve Almanya’da olduğu gibi, bu devletlerle uzlaşmış, soyluları süreç içinde kapitalistleştirmiş, feodal devleti kapitalist çıkarların devleti haline gelecek şekilde evrimleştirmiş ve hatta bu devleti halktan gelecek herhangi bir devrime karşı barikat olarak kullanmıştır. Demek ki, aslında, S.Savran’ın sözünü ettiği anlamda feodal devletin burjuva toplumsal formasyonun önünü tıkaması söz konusu değildir. Görece böyle bir tıkama olsa bile, burjuvazi, halktan gelecek bir devrimdense, bu devletle uzlaşıp onu dönüştürerek kendi kapitalist sistemini oturtmayı her zaman tercih etmiştir. Demek ki, devrimi burjuvazinin çıkarları zorlamamaktadır, böyle bir güdü acil hale getirmemektedir. Öte yandan halkın umurunda değildir kapitalizmin çıkarları. Tersine, o gün ayaklanan halk, içgüdüsel bir şekilde, feodal zulümden de daha fazla, artık bir dünya sistemi haline gelmeye başlayan, henüz genç ama o ölçüde de sömürücü ve zalim olan kapitalizmden şikayetçidir. Ayaklanırken ileri sürdüğü taleplerin içinde, belki bilinçsiz, belki yarı-bilinçli anti-kapitalist öğeler sanıldığından da fazladır, hatta diyebiliriz ki, bu devrimlerde halkı harekete geçiren güdü feodalizmden de daha fazla o sıralarda sistemini oturtmaya çalışan kapitalizme karşı olmaktır.
18.-20. yüzyıl devrimleri, artık feodalizmin değil, kapitalizmin hakim dünya sistemi olmaya başladığı bir dönemde ortaya çıktılar. Kapitalizmin hakim sistem olmaya başladığı ve olduğu bu yüzyıllarda ortaya çıkan devrimler kapitalizmi hedef aldılar ve bu devrimler, kapitalizmi geliştirmeye değil, yıkmaya yöneldiler.  Burjuvazi, 18. yüzyıldan itibaren feodalizm kalıntısı rejimleri de dönüştürerek peşine takmış ve bu andan itibaren mücadele kapitalizmle, onu kabul etmek istemeyen sömürülen halk kesimleri arasında cereyan etmiştir. Marxistler ise durumu tam tersine göstererek mücadeleyi, iki sömürücü sınıf, burjuvazi ile feodal sınıf arasındaymış gibi ele almışlar, devrimci halk güçlerini kapitalizmin yedek ya da yardımcı güçleri olarak taktim etmişlerdir.  İlginçtir, Marxistler, kapitalizmin “ilerici” olduğu mantığına uygun olarak, iktidara geldikleri ülkelerde bile “sosyalizmin inşası” adına, kapitalizmin temeli olan sanayileşmeyi gerçekleştirmişler, kapitalizmin zeminini hazırlamışlardır. Tarihin garip bir tecellisidir ki, iddia edildiği gibi, “burjuva devrimleri” “sosyalizmin zeminini” değil, ama sosyalist iktidarlar, Rusya’da bugün sonuçlarını açıkça gördüğümüz gibi, hızlı sanayileşme programları uygulayarak kapitalizmin sanayi temelini ve burjuva sınıfının hakimiyetinin koşullarını oluşturmuşlardır.

İşin aslına bakılacak olursa, sömüren bir sınıfın, hangi koşulda olursa olsun devrimci olmasını beklemek abestir ve bu konuda uydurulanlar gerçekliğe tekabül etmezler, hepsi ideolojik yutturmacalara hizmet eden masallardır. Burada elbette devrimci sözcüğünü, S. Savran’ın anladığı anlamda, bir sosyal formasyonun yerine bir diğerini koymak anlamında söylemiyoruz. Öyle söyleyecek olsaydık, elbette burjuvaziden daha devrimcisi olmazdı, çünkü burjuvazi, kendi çıkarları doğrultusunda sistemi dönüştürmesini çok iyi bildiğini tarihsel süreç içinde ispatlamıştır. Üstelik burjuvazi, kapitalistleşme sürecinin gereklerini, bazan baskıcı bir faşizmle, bazan hegemonyacı bir demokrasiyle yapmaktan hiçbir zaman geri kalmaz ki, bu tanıma göre Almanya’ya kapitalizm yönünde büyük adımlar attıran Hitler’i de bir “devrimci” saymamak için hiçbir neden yoktur. Ancak bizim sözünü ettiğimiz, bu tür bir kapitalistleşme programının uygulayıcılığı değil, sömürü ve baskıya karşı toplum çapında büyük bir isyandır. Bu anlamda da böyle bir isyana, bu sömürü ve baskıdan doğrudan etkilenenlerden ve Marx’ın yerinde deyimiyle zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan sınıflardan başkası kalkışmaz.

Sömürücü bir sınıf olan burjuvazinin (buna küçük sömürücüler olan küçük burjuvazi de dahildir) sözünü ettiğimiz anlamda bir kitle fırtınasına katılması için hiçbir neden yoktur. Yalnızca sömürülen ve baskı altına alınan halk devrimci olabilir. Bu anlamda da biz halk derken bu kavramın içine, yalnızca doğrudan ezilen ve sömürülen kesimleri, yani işçileri, zengin köylülerin dışındaki köylüleri, işçi kullanmayan zenaatkarları, küçük esnafı, işsizleri ve yarı-işsizleri dahil ediyoruz. Bu anlamda da “burjuvazinin ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren devrimci karakterini yitirmesi”  söz konusu değildir. Sömürücü bir sınıf olan burjuvazi hiçbir zaman devrimci bir karaktere sahip olmamıştır. Onun yaptığı yalnızca, bu çağda kendi insiyatifi dışında ortaya çıkan devrimleri saptırmak, bu olgudan yararlanarak iktidarı ele geçirmek ve öncelikle bu devrimleri bastırmak olmuştur.

Ama Marxistler bu gerçekleri görmezden gelerek, en azından burjuvazinin bir kesimini (üretici güçlerin geliştirilmesinden yana olduğu gerekçesiyle) müttefik ilan etmişler, burjuvazinin sömürüsüne karşı kendilerini savunmak için içgüdüsel bir şekilde yerel geleneklere sarılan halk kesimlerini (özellikle köylülerin kapitalist gelişmeye karşı tepkilerine bu adı vermeye pek meraklıdır Marxistler) “gerici” olarak ilan etmişlerdir. Nitekim Mustafa Suphi ve Şefik Hüsnü’lerin önderliğinde kurulan TKP’nin (Türkiye Komünist Partisi), solda fazlasıyla eleştirilen ama kökenine inilmeyen Kemalizm kuyrukçuluğu da burada yatmaktadır. TKP’ye göre, Kemalist devlet üretici güçleri, yani kapitalizmi geliştiriyordu. Kemalist devlete karşı ortaya çıkan tepkisel halk hareketleri, Şeyh Sait isyanı örneğinde olduğu gibi “gerici” ilan edilmeliydi. Mustafa Suphi, bu yanlış teorinin bedelini, bizzat Kemalist devletin suikastına kurban giderek; Şefik Hüsnü ve partisi ise aynı bedeli, bastırılmasını desteklediği Şeyh Sait isyanının ardından darbenin kendisine indirilmesiyle ve uzun yıllar baskı altında tutulmasıyla ödemiştir.

Bu geçmişten hiçbir ders çıkarılmadığı anlaşılmaktadır. Bugün de Marxistler, kimi taktik farklılıklarına rağmen, politik taktiklerini, burjuvazinin bir kesiminin “ilerici” olduğu varsayımına dayandırarak tespit etmektedirler. Onlara göre burjuvazinin bir kesimi laik (devletçi Kemalistler) ya da demokrat (sosyal demokratlar ya da liberaller) olduğu için ittifak edilmesi gereken güçlerdir. En sistem karşıtı sol örgütlere dahi sinmiştir bu anlayış. Ve bu anlayışın sonucunda yanlış güçlerle birleşilmeye çalışılmakta, her zamanki gibi yanlış bir saflaşmaya gidilmektedir.

Oysa bugünkü saflaşma, ne laik olanlarla olmayanlar ne de demokrasiden yana olanlarla olmayanlar arasındadır (laikliğin de demokrasinin de kapitalist sistemin ürettiği ve ona hizmet eden kategoriler olduğu konusundaki görüşlerimizi kitabın ileriki bölümlerinde etraflı olarak açacağız). Bunlar, burjuvazinin uydurduğu ve Marxistlerin de peşine takıldığı yanlış saflaşma öğeleridir. Bugünkü saflaşma, kapitalizme, sisteme karşı olanlarla ondan yana olan güçler arasındadır.  Ve sisteme karşı sistemin silahlarına sarılarak mücadele edilemez. Bu yüzden, bugün artık açıkça görüldüğü gibi demokrasi yanlısı, yarı-liberal, yarı-kemalist sosyal demokrasi, sistemin temel dayanaklarından biridir. Sosyal demokrasiyle ya da doğrudan liberallerle (örneğin Yeni Demokrasi Hareketi’yle) ittifak yapmak kapitalizmle, sistemle ittifak yapmaktan başka bir anlam taşımaz. Keza laik Kemalist güçlerle bu temelde girişilen ortak cephe,  sizi reaksiyoner laik devletle birleşmekten başka bir yere götürmez.  Hem kapitalizme karşı olduğunu iddia edip hem de kapitalizmin güçleriyle ortak cephelerde olmak sizi yalnızca düzenin yedek gücü haline getirir. Bugünkü laik-dinci çatışması sahtedir. Barikatın bir yanında dinciler, öte yanında laisizmin savunucuları yok. Bugün din de, laiklik de burjuvazinin silahlarıdır artık. Bunun için burjuvazi, her ikisini de kapitalizm programının uygulanmasında dayanak olarak kullanmaktadır. Bu yüzden, yerine göre dinsizlik olmayan laikliği, yerine göre laikliği yıkmaya çalışmayan dini kullanmaktadır. Böylece Türkiye’nin egemen yapısını oluşturan ittifak, Batıda, dini bizzat reformdan geçirerek kendine uydurmuş olan Batı burjuvazisinden çok farklı bir şekilde gerçekleştirdiği kendi devlet ve elit laisizmini (yani dinsel diktatörlüğün yerine dünyasal burjuva diktatörlüğünü koymaktan başka bir anlamı olmayan ve ancak devlet var oldukça var olan laisizmi) kabul etmeyen dinsizliği de, radikal dinciliği de hedef almaktadır. Bu nedenle, laik cumhuriyet, devrimin değil, reaksiyoner burjuvazinin mevziidir. Bugün mücadeleyi laisizmin savunulması olarak koymak, burjuvazinin kapitalist devletiyle müttefik olmak anlamına gelmekte, kapitalizme karşı mücadeleyi örtbas etmektedir. Türkiye’de sınıflar çatışmasının örtülmesinin ideolojik tül perdesi olan Kemalizmin bir an önce ortadan kaldırılması, toplumun berraklaşması ve kristalize olması açısından geç kalmış bir zorunluluktur.

Öte yandan, ılımlı İslamın temsilcisi olan Refah, bazılarının sandığı gibi, hiç de kapitalizmin ve sistemin karşısında değildir. Demagojik anti-kapitalist söylemlerinden dolayı halkın Refah’ı bir alternatif gibi görmeye başlaması, bir yanılsamadan başka anlama gelmez. Egemen blok içinde iktidar paylaşım ilişkilerinin değişmesini talep etmekten öteye bir “düzen değişikliği” amacı olmayan Refah da, aynı 1970’lerin CHP’si gibi kapitalist sistemin ve o sistemin koruyucusu laik Türkiye cumhuriyetinin yedek lastiğidir. Ama bu bizi, islamcı hareketin bütününü sistemin yedek lastiği ya da laikçilerin göstermeye çalıştığı gibi emperyalizmin kuklası olarak görmeye götürmemelidir. İhtilalci islam, bugün ılımlı İslam’ın temsilcisi Refah’ın şemsiyesi altında olmakla birlikte, potansiyel olarak sistem dışı bir akımdır ve halkın sisteme karşı duygularının islami renklere bürünmüş politik yansımasıdır.

Soruna böyle bakacak olursak, bugün kapitalizme ve her türlü modern-merkezi devlet kuruculuğuna karşı olmak ekseninde belirlenen saflaşmada, sosyal demokrat partiler ve laiklik ya da demokratlık gerekçesiyle hakim sınıf partilerinden birinin kuyruğuna yapışmış olan legal sosyalist partiler de (şu günlerde Türkiye solunda yaşanan parlamentarizm ve legal parti kurma furyasının boyutları bizi bile şaşırtmaktadır, ancak nedenleri anlaşılmaz değildir, ilerki bölümlerde bu konuya değineceğiz) dahil bütün legal düzen partileri, objektif olarak sistemin, dünya kapitalist sistemiyle bütünleşmiş kapitalist Türkiye’nin güçleri durumundadır. Buna karşılık, milli bir temelde ayağa kalkıp devletle cephe cepheye gelen Kürt halk hareketi, ihtilalci islam hareketi, ihtilalci sol hareket ve anarşist hareket objektif olarak sistem dışıdırlar ve kapitalizme tepki duyan sömürülen halkın protestosunun çeşitli renklere bürünmüş ürünüdürler.

“Devrim çeşitlemeleri” üzerine

“Burjuva devrimi”, “burjuva demokratik devrimi”, “demokratik olmayan burjuva devrimi”, “aşağıdan devrim”, “tepeden devrim”, “siyasal devrim”, “sosyal devrim”, “Kitleli devrim”, “kitlesiz devrim”, “pasif devrim”, “siyasal devrimsiz sosyal devrim”, “sosyal devrimsiz siyasal devrim”, “siyasal devrim olmasın diye sosyal devrim”, “devrim yokluğunda devrim”, “emekçileri dışlayan siyasal devrim”, “emekçileri ezen sosyal devrim”, “kitlesiz siyasal devrim”, “tepeden sosyal devrim”, “tepeden siyasal devrim”…

Devrim çeşitlerini gösteren bu kavramları S.Savran’ın sözü geçen yazısından çıkarttık. Savran, yukarda özetlediğimiz, Marxizme ilişkin devrim teorisinin doğal sonucu olarak tarihteki olayları açıklayabilmek için oldukça terlemiş ve dolayısıyla bu kavramları icat etmek zorunda kalmış.

Zorluk şuradan doğmaktadır: Fransız Devrimine bakınca sorunu, Marxist teori açısından açıklamak nispeten kolaydır. Sömürülen kitleler ile kendini iyiden iyiye devrimci gösteren burjuvazi arasındaki önemli farklılığı örtbas edebilirseniz, Fransız Devriminin devrimci niteliği ile, daha sonraki kapitalistleşme sürecini aynı yöndeki olaylar gibi göstermeniz pekâlâ mümkündür. Ancak güçlük bundan sonra doğmaktadır. Çünkü burjuvazinin tarihinde, Fransız Devriminde olduğu gibi, devrime katılırmış gibi yaptığı (ve devrimi içerden bastırdığı) başka bir örnek (İngiliz devriminin özel niteliğine burada giremiyoruz) yoktur. Bundan sonraki kapitalistleşme süreçlerinin hepsi (ki, S.Savran, aslında hazmedemediği bu durumu, Marxist teorinin gereği olarak, “siyasal devrimsiz sosyal devrim” diye kavramsallaştırmak zorunda kalmaktadır) açıktan açığa eski düzenin gerici devletlerinin burjuva devletlerine dönüştürülmesi yoluyla ve daha da beteri, kitlelerin en ufak devrimci kıpırtısının bizzat burjuvazi ve bu devletler aracılığıyla bastırılmasıyla gerçekleştirilmiştir. Bu durumda Marxistler ve S.Savran son derece zor durumda kalmışlardır. Bir yandan Marxist teorinin gereği olarak kapitalist dönüşüme devrim demeleri gerekmektedir. Ama öte yandan ortada gerçek anlamda ne devrim vardır ne bir şey. Üstüne üstlük, var olan devrimler de bizzat “devrim” yaptığı iddia edilen bu burjuvazi tarafından ezilmektedir. İşte “devrim yokluğunda devrim” ya da “kitlesiz devrim” gibi tuhaf kavramlar bu zor durumdan doğmaktadır.

İçine düşülen zorluğu daha somut görebilmemiz için ister istemez bizzat S.Savran’ın açıklamalarına yer vermek zorundayız:

“İlk evrenin özelliği, devrimin geniş halk kitlelerini (köylüleri, kentlerde zanaatkârları, doğuş halindeki proletaryayı) seferber etmesi, güçlü kitle ayaklanmalarına yaslanmasıdır… Burjuvazi kendi kısmi çıkarlarını eski düzenin hakim sınıflarına karşı savunurken, aynı zamanda bu hakim sınıfların dışında kalan toplumsal sınıf ve katmanların mücadelesine de önderlik etmiştir.”

S.Savran’ın aklı fikri “burjuva devriminde”, daha doğrusu toplumun kapitalistleşmesinde olduğu için, “aşağıdan” dediği ve “demokratik” ekini de yaptığı bu (ilk evre) devrimler için (Fransız devrimi) getirdiği değerlendirmelerde de önemli potlar kırmaktadır. Ona göre herşeyi yapan burjuvazi ve “burjuva devrimi”dir. Geniş halk kitleleri seferber olup devrim yapmıyorlar da, bu “burjuva devrimi” geniş halk kitlelerini seferber ediyor, dahası burjuvazi bu kitlelerin mücadelesine önderlik ediyor. Nitekim, S.Savran, devrimin burjuvaziye ait olduğundan o kadar emindir ki, İngiliz devrimindeki Diggerslerin, Fransız devrimindeki baldırıçıplakların bu “devrimin burjuva sınırlarını aşma yönünde bir eğilim” gösterdiklerine işaret etmektedir.  Oysa devrimin “burjuva sınırları” diye bir şey yoktur. Bu, Marxistlerin, daha sonradan, kitlelerin “burjuva devrimi” tanımına uymayan davranışlarını izah etmek için başvurdukları bir kavramlaştırmadır.  Yaşanan gerçeklikte ise devrimin ne böyle sınırları vardı, ne de kitleler, burjuvazinin gerçekten de giriştiği sınırlandırma, devrimi burjuva sınırlar içinde tutup saptırma ve bastırma çabalarına aldırış ediyorlardı. Onların istediği, baskıdan, despotizmden, yoksulluk ve sömürüden kurtulmaktı, bunlardan kurtulabilmek için ölüm de dahil herşeyi göze almışlardı. Yani gerçeklikte devrim sınırsızdı, onu sınırlamak isteyen bir tek güç vardı, o da özünde reaksiyoner burjuvaziden başkası değildi. S.Savran ise bu burjuvaziyi devrimci görüyor, çünkü burjuvazi yaptıkları ve programıyla kapitalizmi geliştirmeye hizmet ediyor.

“Öte yandan, kitle hareketinin gücü, devrimin yürüyüşü içinde burjuvazinin yalpalamasına, yer yer geri adımlar atmasına (Termidor), sadece kazanılanın sağlamlaştırılmasıyla yetinmesine yol açmıştır.”

Bu da, aynı sakat bakışaçısının ürünü olarak yanlış bir değerlendirmedir. Birincisi, burjuvazinin yalpalaması ya da geri adımlar atması, herhangi bir başka nedenden değil, onun sınıf çıkarlarından geliyordu. Çünkü sömürülenlerin devriminin özünde kendisine de karşı olduğunu çok iyi biliyordu. İkincisi, burjuvazinin “geri adımlar atmasına” yol açan şey, kitle hareketinin gücü değil, tersine, fırtınanın durulmaya başlamasıydı. Korkudan ödü patlayan burjuvazi, fırtınayla sürüklenmiş, ancak kitle hareketini adım adım bastırmaya çalışmış ve fırtınanın ilk durulma işaretlerinde de Termidora girişmiştir. Üçüncüsü, Termidor, S.Savran’ın dediği gibi “yer yer geri adımlar atmak” değil, devrimi durdurarak reaksiyonu başlatmaktır. Dördüncüsü, burjuvazi kazanılanı sağlamlaştırmamış, kendi kazanımlarının dışındakileri şiddet yoluyla tasfiye etmiştir.

Ama S.Savran, burjuvazinin devrimci olduğu ve devrime önderlik ettiği, ne biçimde olursa olsun her türden kapitalistleşmenin “burjuva devrimi” olarak açıklanması gerektiği fikrine öylesine kafayı takmıştır ki, yalnız Fransız devriminde değil, 19. yüzyılda cereyan eden birbirine karşıt olayları ve birbirine karşıt güçleri de hep “burjuva devrimi”nin değişik veçheleri, tarihin değişik görünümler kazanmış, ama aynı yöndeki akışı olarak ele almakta ve “tepeden devrim” dediği olayın açıklamasına girişmektedir. Onu göre Avrupa’daki 1848 devrim dalgası da bir “burjuva devrimi”ydi ve bu devrimci dalga Avrupa’yı sarstığında “henüz bir burjuva devrimi yaşamamış olan Orta ve Güney Avrupa ülkelerinde, özellikle Almanya’da kapitalist ilişkiler toplumda önemli bir gelişme göstermiş durumdaydı. Bu, köylülüğün hızlı bir farklılaşma ve yoksullaşma sürecinden geçmesiyle ve modern bir proletaryanın, henüz zayıf da olsa gelişmesiyle elele gidiyordu. Dolayısıyla bu ülkelerin burjuvazileri çalışan sınıfların devrimi daha öteye sürüklemesi olasılığının yarattığı korku içinde, eski rejimle uzlaşmaya çok daha yatkındır bu aşamada… Kapitalizmin feodalizme karşı cepheden saldırısı böylece bu ülkelerde başarısızlığa uğruyordu ama, yenilmiş devrimler bile bu toplumların tarihinde yepyeni bir dönemin habercisi olacaktı. Kapitalizm-öncesi devleti elinde tutan siyasal iktidarlar, bir kez toplumdan devlete doğru yükselen sarsıntıyı bertaraf ettikten sonra, özellikle İtalyan (1861) ve Alman (1870) birliklerini sağlayarak bu toplumlarda devletlerden topluma doğru uzanan bir altüst sürecini başlatıyorlardı.”  Savran bu oluşuma “burjuva devrimlerinin ikinci evresi: tepeden burjuva devrimleri evresi” demektedir.

Aklın temsilcileri bazan hiç de akılcı olmayan şeyler ileri sürüyorlar. Yukardaki açıklamaların çelişkileri açıktır ve bu çelişkiler, birbiriyle bağdaşmaz olayların bağdaştırılmaya, bağdaşan olayların zorla ayrı tutulmaya çalışılmasından gelmektedir. Bir kere, kapitalist ilişkilerin görece gelişmişliği dolayısıyla daha güçlü olan burjuvazinin, eski toplumun devleti ile uzlaşmak yerine daha radikal hareket etmesini beklemek gerekirdi. Burada, burjuvazinin eski rejimle uzlaşmasını, çalışan sınıfların devrimi daha ileri sürüklemesi korkusuyla açıklamaya da olanak yoktur, böyle bir korku doğrudan doğruya devrimin yaşandığı anda olabilir ama devrim bastırıldıktan sonra bu korkunun olması için hiçbir mantıki temel yoktur. Öte yandan, madem 1848 devrimleri “burjuva demokratik devrim”lerdi, o zaman burjuvazi neden kendi devrimlerini, bu “burjuva devrimlerinin” hedef aldığı devlet yapısıyla birleşerek bastırsındı. Daha bir sürü çelişkili nokta üzerinde durulabilir. Ancak uzatmak istemiyoruz.

Aslında olay çok açıktır. 1848 devrimleri, Savran’ın deyişiyle “kapitalizmin feodalizme cepheden saldırısı” ya da “burjuva devrimleri” değil, kapitalizme tepki gösteren toplumların anti-kapitalist duygularının ürünü olan devrimlerdir. Burjuvazi bu devrimlere başından karşıydı. Ama burada da her zamanki taktiğini uyguladı. Eğer devrim, önünde durulamaz bir çığ haline gelirse onun içine girecek ve içerden ele geçirerek hem kendi iktidarı için kullanacak, hem de yatıştırıp bastıracaktı. Eğer o kadar güçlü bir dalga değilse de başından itibaren, zaten artık sahibi olduğu eski rejimin devletini kullanarak bastıracaktı. Yani her iki durumda da burjuvazi devrimin karşısındadır ve yöntemleri farklı olmakla birlikte her iki durumda da devrimi bastırmaktır amacı. Çünkü sömürülenlerin devrimi herşeyden önce kendi sınıfsal konumunu tehdit etmektedir. 1848 devrimlerinin, Fransız devrimini andıran ilk büyük kabarışında birinci taktiği uygulayıp devrimci havalara bürünen burjuvazi, kısa süre sonra, dalganın Fransız devriminde olduğu gibi çok şiddetle ilerilere gitmeyeceğini anlar anlamaz konum değiştirmiş ve devletle birleşerek bu devrimlerin bastırılmasına girişmiştir. Ve İtalya’da, Almanya’da, bu despotik devlet yapısını kullanarak normal kapitalistleştirme programını uygulamıştır. Bu bakımdan Bismark’ın başlattığı, 1870’deki Alman sanayileşmesi bir yukardan devrim falan değil, 1848 devrimlerinin de bastırılmasının verdiği güvenle girişilmiş normal bir despotik kapitalistleşme uygulamasıdır.

S.Savran, 19. yüzyılda cereyan etmiş ve birbirine zıt yöndeki iki tür olayı aynı çuvala doldurmak için büyük bir çaba gösteriyor. Bu olaylar kümesinden biri, 1789-94 Fransız Devriminin, 1848 Avrupa devrimlerinin, 1870 Paris komünü Devriminin oluşturduğu Devrimlerdir. Diğer küme ise, Fransa’da, İtalya’da, Almanya’da ve Avrupa’nın başka ülkelerinde burjuvazinin, ya devrimlerin yıktığı zemin üzerinde kurduğu yeni kapitalist devletlerin, ya da eski toplumların, burjuva devletlerine dönüştürülmüş devletlerinin yardımıyla ve halkı bastırarak, ezip sömürerek gerçekleştirdiği kapitalistleşmedir. Bu iki tür olay, doğaları ve özneleri gereği  birbirinin taban tabana zıddıdırlar ve tamamen karşı konumlanış içindedirler. Devrimler baskıya karşı patlak vermiştir. Kapitalistleşme baskıyla gerçekleştirilmiştir. Devrimler herşeyden önce devleti hedef almıştır. Kapitalistleşme devlet despotizmine dayanmıştır. Devrimler, sömürüden doğmuştur ve onu yıkmayı hedef almıştır. Kapitalizm sömürüyü, hele gençlik çağında, üç yaşındaki çocukları fabrikada çalıştıracak ölçüde vahşice uygulamıştır. Devrimler yoksulluğa karşı bir isyan olarak ortaya çıkmıştır. Kapitalizm, kitlelerin insafsızca yoksullaştırılması üzerine kurulmuştur. Devrimler, köylülerin özgürleşmesini hedeflemiştir. Kapitalizm, köylülüğü yıkmış ve borçların kölesi haline getirmiştir (kapitalizmin köylülüğü özgürleştirdiği masalına daha sonra değineceğiz.) Devrimler hiyerarşiyi yıkmıştır. Kapitalizm hiyerarşiyi kurmuştur. Devrimler yabancılaşmayı yıkmıştır. Kapitalizm yabancılaşmayı kurumlaştırmıştır. Devrimler kurumları yıkmıştır. Kapitalizm kurumları kitlelerin üzerinde denetleyici cendereler olarak inşa etmiştir. Devrimler özgürlük idealinin hayat bulması olmuştur. Kapitalizm demokratik sistemini kurarak özgürlüğü mezara gömmüştür. Devrimler, en aşağıdaki kitleleri tarihin gerçek kahramanları olarak su yüzüne çıkartmıştır. Kapitalizm, kitleleri sömürü düzeninin objeleri haline getirmiştir.

Bütün bu bariz zıtlıklara rağmen, kendi üretici güçler ve devletçi zor mantığının sonucu olarak Marxizm ve onun savunucusu S.Savran, her iki olayı da “burjuva devrimi” genel kategorisi içinde toplama gayretine girerek burjuvaziye, doğrudan burjuva teorisyenlerinden bile daha fazla hizmet etmişlerdir.

Ne pahasına olursa olsun, üretici güçlerin geliştirilmesi, kapitalistleşme ve devletçi zor adına her türlü sömürü ve baskıyı “burjuva devrimi” gibi gösterip kutsamakta kararlı olan Marxistler, yalnızca “devrim” kavramını yozlaştırmakla kalmamışlar, 19. yüzyılın Bismark türü despotizmlerini de “devrim” diyerek kutsamışlardır.

Kapitalistleşmeyi “devrim” olarak taktim edip onaylatmak ihtiyacı duyan S.Savran, açıkça reaksiyoner olan rejimlere tarihsel bir onay verebilmek için, içine düştüğü zor durumda şu garip soruyu sormaktadır bizlere:

“Öyleyse nasıl oluyor da bir devrimin yokluğunda sözkonusu toplumun bir devrim yaşadığı söylenebiliyor?”
Ve bu tuhaf sorunun yanıtını yine şu tuhaf mantıkla veriyor:

“Siyasal devrim olmasın diye sosyal devrim.”

Yani Bismark gibi despotlar, kapitalistleşmeyi gerçekleştirdikleri için tepeden bir “sosyal devrim” yapmış oluyorlar. Yalnızca Bismark da değil. Çarlık bile, bizim haberimiz olmadan bir “sosyal devrim” yapmış oluyor:

“1861-1905 döneminde Çarlık, bir siyasal devrimin değil, uluslararası sistemin, en belirgin ifadesini Kırım Savaşı yenilgisinde bulan baskısı (ve kuşkusuz ülke içindeki dönüşümün etkisi) altında bir modernleşme sürecine giriyordu.”
Böylece “burjuva devrimi” kategorisi içinde birbiriyle alakasız ve üstelik de birbirinin zıddı güçlerin hepsini bir arada buluyoruz. Bu mantığa göre İngiliz alt sınıflarının temsilcileri Diggersler de, Paris yoksullarının temsilcileri Öfkeliler ve Sankülotlar da, Prusya despotizminin temsilcisi Bismark ve Rus Çarı da farkında olmadan aynı hedef için “omuzomuza” mücadele etmiş oluyorlar: “burjuva devrimi”. Biz bu yelpazeye, 1905 Rus devriminin bastırıcısı ve Çarın Başbakanı Stolipin’i, İspanyol devriminin kasabı ve İspanya’nın kapitalistleştirilmesinin mimarı Franko’yu, Almanya’yı demir bir yumruk altında hızla daha da kapitalistleştiren Hitler’i ve Türkiye’yi kapitalist dünya sisteminin gereklerine uygun hale getiren 12 Eylül’ün temsilcisi Kenan Evren’i de eklemek isterdik.

Devrim, Devlet, Demokrasi

S.Savran, Marxist formasyonundan bekleneceği üzere, doğal olarak, devrimin ilk ölçütü olarak yeni bir devlet aygıtının kurulmasını görüyor:

“Devrimci bir değişimi, reformlar yoluyla değişimden ayıran ilk ölçüt, eski devlet aygıtının parçalanması ve yerine yeni tip bir devletin kurulmasıdır.”

“… eski devletin yerine yeni bir devlet ikame etmesi anlamında devrim…”

“Devlet, bütün bu ilişkilerin yeniden üretiminin teminatı olduğu ölçüde de mücadele ergeç devlet üzerinde yoğunlaşır.”
“Tepeden devrim türünden burjuva devrimleri, varolan devlet aygıtının toplumun yeniden düzenlenmesinde aktif ve müdahaleci bir rol oynamasını gerekli kılar.”

Devrimin ilk hedefinin eski devlet aygıtını parçalamak olduğu doğrudur. Ancak eski devletin yerine yeni tip devletin kurulması devrimin işi değildir. Bu, devrimi bastırmak durumunda olan burjuvazinin ya da bu sınıfın yerine ikame olmuş güçlerin (örneğin Bolşeviklerin) işidir.

Devrim ile devlet birbirine tamamen zıt konumlarda bulunurlar ve asla bir araya gelemezler. Devleti yıkmayı hedef almayan bir devrim olamayacağı gibi yeni bir devlet kurmayı hedefleyen bir devrim de olamaz. Çünkü devlet denen baskı mekanizması, devrimin doğasına bütünüyle aykırıdır. Devrimin tek hedefi vardır: Sömürü ve baskıyı yıkmak. Bu yüzden sömürüyü garanti altına almaktan ve baskıyı bizzat uygulamaktan başka bir işlevi olmayan devleti kurmak devrimin idam fermanıdır. Ve nitekim yaşanan bütün devrimlerde de bu böyle olmuştur. Yeni devlet kurulduğu an devrim sona erdirilmiş, reaksiyon dönemi başlamış ve devrim, bizzat bu yeni devlet aracılığıyla tasfiye edilmiştir. (“Tepeden devrim”in aracı olarak taktim edilen eski devletin bu işi zaten başından itibaren yerine getirdiğini belirtmeye gerek bile yoktur.)

Devrim kitlelerin işidir, devletin değil. Kitleler bir devletin sahibi olamayacaklarına, tersine her koşul altında her türden devletle karşı karşıya geleceklerine göre, kurulacak devletin tek işlevi kitleleri bastırmak, dolayısıyla devrimi sona erdirmek olacaktır.

1648 İngiliz devrimini yapan İngiliz yoksul halkı, bastıran önce Cromwell diktatörlüğü, sonra da restorasyon rejimidir.
1789-1794 Fransız devrimini yapan Paris yoksulları ve köylülerdir. Bastıran Termidorcu burjuva cumhuriyetidir.
1848 devrimini yapan sömürülen halktır. Bastıran despotik Avrupa devletleridir.
1870 Paris komünü devrimini yapan Paris işçileridir. Bastıran burjuva cumhuriyetidir.
1905 Devrim girişimini yapan Rus işçi ve köylüleridir. Bastıran Çarlık devletidir.
1917 Şubat devrimini yapan sömürülen Rus halkıdır. Bastırmaya çalışan, Çarlık devletinin yerine geçen burjuva cumhuriyet devletidir.
1917 Ekim devrimini yapan Rus işçi, köylü ve askerleridir. Bastıran, yeni kurulan Bolşevik devlettir.
1917-21 Kurtuluş savaşını veren Türk, Kürt ve çeşitli milliyetlerden köylülerdir. Bu savaşın ardından iktidara geçip anadolunun işçi ve köylüleri üzerinde diktatörlük uygulayan reaksiyoner Kemalist Cumhuriyet devletidir.
1900’lerin başındaki Meksika devrimini yapan Meksika köylüleri, bastıran Meksika burjuva cumhuriyetidir.
1936 İspanyol devrimini başlatan, işçiler ve köylülerdir. Bastıran, burjuva cumhuriyetçilerin ve komünistlerin reaksiyoner politikalarından destek alarak iktidarı ele geçiren Franko’nun faşist devletidir. (Eğer Franko başarısız olsaydı, aynı işi, iç savaş sırasında bile bu yönde hareket etmeye başlamış bulunan Cumhuriyetçi devlet yapacaktı.)
1925-49 Çin devrimini yapan Çin işçi ve köylüleridir. Bastıran, komünist devlettir.
1956 Macar devrimini gerçekleştiren Macar halkı, bastıran Rusya’nın ve Doğu Avrupa’nın komünist devletleridir.
1959 Küba devrimini yapan Küba köylü ve aydınları, bastıran, komünist devlettir. Che Guevara’yı yeniden Bolivya dağlarına gönderen güdü, yeni bir devrim umudunun ötesinde, Küba devriminin bu yenilgisidir.
1960-70 Hindiçini devrimini gerçekleştiren kahraman Hindiçini halkı, bastıran ve yozlaştıran, devrimi daha zaferin öncesinde devlet baskısı altına alan komünist bürokrasilerdir.
1968’de dünyanın büyük kısmında ayağa kalkan gençlik, bu ayağa kalkışı yatıştıran, kapitalistler ve komünist bürokrasilerdir.
1979 İran devrimini yapan İran’ın emekçi halkıdır. Bastıran, Homeyni’nin dinsel cumhuriyet devletidir.
Emma Goldman’ın dediği gibi “iktidar ihtilalin gücünü söndürür ve kitleleri köleleştirir.”

Kaldı ki, kurulduğu söylenen devlet, ne kadar yeni olursa olsun, hatta eski devlet gerçekten de devrimin darbeleriyle ne kadar paramparça edilmiş olursa olsun, yeni bir devlet kurulduğu an eski devlet yeniden canlanır, küllerinden ve yıkıntılarından yeniden doğar ve “yeni” devleti ele geçirir, ona ruhunu, geleneklerini verir, bu boyuttaki merkezi bir yapı, ne kadar “iyi niyet” içinde görünse de halkın kendi kaderini yönetmeye yönelik iradesini yabancılaştırır, bastırır. Her türlü hiyerarşik yapı, temsil ettiği alan oranında halkın iradesinden, halkın yazgısından kopmaya ve eski devlet geleneğini özümsemeye mahkumdur. Çünkü devlet denen mekanizma, zaman içindeki evrimleşmesi ne olursa olsun aynı temel mantık üzerine kurulur. Halkın silahla ezilmesi, bürokrasinin inşası ve toplumun halihazır üretim ilişkilerine bekçilik. Bu yüzden, yerel ve özgül farklılıkları ne olursa olsun bütün devletler, bütün çağlarda aynıdır aslında ve eski devletlerle yeni devletler arasında devamlılık söz konusudur.

Fransız Cumhuriyeti, bütün yenilik söylemlerine rağmen, Fransız krallığının geleneklerini, işleyiş tarzını ve silahlı güçlerini devralmış ve evrimleştirip mükemmelleştirerek sürdürmüştür.

Bolşevik devleti, Rus çarlık devletinin mirası üzerinde kurulmuş, onun askeri mekanizmasının ve bürokrasisinin mirasçısı olmuş, onun geleneklerini sürdürmüş ve devletin tırnaklarını daha da keskinleştirmiştir.

Çin komünist devleti, onbin yıllık imparatorluğun gelenekleri üzerinde inşa edilmiş, onu sürdürmüştür.

O kadar ki, yeni devletin temsilcileri Rusya’da ve Çin’de eski devletin temsilcilerinin oturdukları sarayları bile paylaşmakta bir sakınca görmemişlerdir.

Keza, Türkiye Cumhuriyeti de Osmanlı devletinin kadrolarını, bürokrasisini, askeri mekanizmasını, geleneklerini vb. devralarak inşa edilmiş, eski devletin devamı niteliğini sürdürdüğü gibi modern araçlarla daha da zorbalaşmıştır.
Devlet sorununa bağlı olarak S.Savran, “burjuva devrimi”nin demokratikliği noktasında da ısrarla durmaktadır. Teorisindeki çarpıklık nedeniyle “demokratik olan burjuva devrimleri” ve “demokratik olmayan burjuva devrimleri” şeklinde saçma bir ayrım yapmak zorunda kalmış olan S.Savran yine de devrimlerin “demokratik”liği konusunda ısrarlıdır. Ona göre “burjuva devriminin anahtar görevlerinden biri olan demokrasi alanında, bütün tepeden devrimlerde olduğu gibi, 1919-23 de ancak çok kısmi bir atılım gerçekleştirmiş… Ankara Meclisi… geçmişe göre demokratik bir adım olarak görülebilir. Ama çok kısa sürede, özellikle de 1925 sonrasında, bu meclis, içeriği boşaltılmış bir formal sistem haline gelmiş, yeni konumuyla, parlamenter demokrasinin bir unsuru olmaktan çıkarak tek partinin iç işleyişinde kolaylık sağlayan bir parti içi danışma meclisi niteliğini kazanmıştır.” ; “cumhuriyet yönetimi, çalışanların bağımsız örgütlenmesine başlangıçtan itibaren olanak vermeyerek, daha sonraki olağan dönemlerde bile varolan anti-demokratik kısıtlamaların temelini atmıştır.”

Kitabın daha sonraki bölümlerinde demokrasi sorununa etraflı bir bölüm ayıracağımızdan burada bu konuya kısaca değinip geçmek istiyoruz. Sanırız, S.Savran, bir burjuva kategorisi ve kurumu olan demokrasiye ve demokratik parlamenter kurumlara sahip çıkarak, bugüne kadar bütün Marxistlerin yaptığı hatayı (belki de onlar açısından hata değildir) tekrarlamaktadır.

Sömürülen halk kitleleri tarafından, burjuvaziye rağmen ve eski tür despotlukların yanısıra burjuvaziye de karşı gerçekleştirilen devrimlerin demokrasi diye bir sorunu hiç ama hiç olmamıştır. Çünkü halk, kurumlaşmak, devlet kurmak ya da kendisini birilerinin temsil etmesini sağlamak için yapmamaktadır devrimi. Tersine, bütün hakim düzen kurumlarını yıkmak, devletin baskısından kurtulmak, sömürüden kurtulmak, kendi kendini temsil ettiği dayanışmacı bir toplumun kurulması, kısacası insanın özüne uygun olan özgürlüğü gerçekleştirmektir derindeki arzusu. Bu yüzden, burjuvazinin hakimiyetini pekiştiren, sömürüyü yasallaştıran, bireyin kendini temsilini ve dayanışmayı, yarattığı kurumlar ve iktidar biçimleriyle ortadan kaldıran bir devlet kurumu olan demokrasi, özünde sömürülen kitlelerin arzusu değildir. Bugün demokrasinin her derde deva ve gözleri bağlı dolap beygiri gibi peşinden koştuğumuz halde bir türlü ulaşamadığımız kıymetli bir nesne, bir ilaç gibi sunulmasının tek nedeni, burjuvazinin kendi hegemonyasını artık beyinlerimizin hücrelerine kadar oturtmasıdır. Demokrasi, herşey bir yana, öncelikle güçlü bir devlet yapısı gerektirir ki, bu bile demokrasinin devrim ve ezilen halk tarafından aslında hiç de arzu edilir bir şey olamayacağını göstermeye yeterlidir. Ama Marxistler, kendileri devrimden sonra bir devlet kurmaya aday olduklarından işin bu yanını hiç görmezler ya da göstermezler ve zaman zaman demokrasinin, burjuvaziden de daha ateşli savunucuları rolünde ortaya çıkarlar.

Savran, Türkiye Cumhuriyetinden söz ederken parlamentonun 1925’den sonra formal bir kurum haline geldiğinden, tek partiye hizmet ettiğinden şikayet ediyor. Bu da kendisinin, parlamento konusunda burjuvazinin yarattığı illüzyonun etkisi altında olduğunu gösteriyor. Çünkü en “övgüye layık” parlamentonun bile formal bir kurum olduğunu ve aslında bütün farklı parti görünümlerine rağmen bütün parlamentolarda tek parti yönetiminin hakim olduğunu, bu tek partinin, Marx’ın yerinde deyimiyle “düzen partisi” olduğunu unutmuş görünüyor.

Anlaşılan, S.Savran, aynı demokrasi konusunda olduğu gibi, kapitalizmin “köylüleri özgürleştirdiği” konusunda da bazı illüzyonlara da sahiptir. Şöyle yazıyor:

“… üç ana görev burjuva devrimlerinin esas boyutlarını oluşturmuştur: kapitalizm-öncesinin mutlakiyetçi, despotik devlet aygıtını parçalayarak burjuva demokrasisinin temellerini atmak; tarımda kapitalizm-öncesi ilişkileri kırarak bir yandan kırda burjuva mülkiyetini yerleştirmek, bir yandan da köylüleri özgürleştirmek, modern proletaryanın temellerini oluşturmak…”

Marxistlerin adeta itiraz edilmez bir önerme olarak koydukları şu “köylülerin özgürleştirilmesi” illüzyonunun da ortadan kaldırılmasının zamanı gelmiş bulunuyor. Kapitalizm hangi köylüyü özgürleştiriyormuş? Dağıtıp parçaladığı, şehirlere, esir pazarına sürer gibi sürdüğü köylüleri mi? Borçlandırıp bankanın kölesi haline getirdiği köylüleri mi? Eski derebeyleri kapitalist ağalar haline getirip onların ücretli kölesi yaptığı köylüyü mü? Küçücük toprağını da elinden aldığı köylüyü mü? Özgür değil ücretli köle haline, yani proletaryaya dönüştürdüğü köylüyü mü? Kültürünü yıkıp mafyanın ağına düşürdüğü, yozlaştırdığı köylüyü mü? Marksistlerin de kapitalist anlayışta olduğu gibi, insanı, üzerinde politik irade kullanılacak bir unsur ve temel özü ekonomi olan bir figür olarak gördükleri açıktır.

Talibi var!

Marxistlerin “burjuva devrimi” adını taktıkları kapitalistleşme konusunda bu kadar iştiyaklı olmalarının nedeni nedir? Neden onlar bazan kraldan da fazla kralcı olacak ölçüde bu işin savunusuna girişmektedirler?

Bunun birbiriyle bağlantılı üç nedeni vardır: Birincisi, tarihin bilinçli bir akış içinde izlediği aşamalara göre, toplumların, hangi yöntemlerle olursa olsun kapitalistleşmesi, sanayi temelinin yaratılması, üretici güçlerin “ilerlemesi”, tarihi sıranın sosyalizme gelmesini sağlayacaktır. İkincisi, sıra sosyalizme gelince, sosyalistler, aynı bir zamanlar burjuvazinin yaptığı gibi, hatta onun yaptıklarını örnek alarak, eski devleti parçalayacaklar ve yerine varolandan daha merkezi bir devlet kurup kendi iktidarlarını oluşturacaklar, bu devletin yardımıyla ve gerekirse kapitalizm örneğini izleyerek, Sovyetler Birliği’nde gördüğümüz gibi, her yöntemi kullanarak tarihin kendilerine biçtiği misyonu yerine getirecekler ve sosyalizmi kuracaklardır. Üçüncüsü, burjuvazinin kendi görevini yapmadığı ya da tamamlamadığı Türkiye gibi ülkelerde bu görevin tamamlanmasına da sosyalistler aday olacaklar ve “burjuva demokratik devrimini” gerekirse her yöntemi uygulayarak tamamlayacaklar ve ondan sonra da toplumu sosyalizm aşamasına ilerleteceklerdir. Nerden bakılırsa bakılsın, burjuvazinin yaptıkları, yapacakları ve yapamadıkları, hem Marxistler için tarihi bir örnek oluşturmaktadır, hem de Marxistlerin iktidara gelmeleri için bütün koşulları hazırlamaktadır. İşte, Marxistlerin burjuvaziye ve kapitalistleşmeye düşkünlüğü buradan gelmektedir.

Bu bölümü bitirirken:
Yenilen neden hep devrimler oldu?

Gerçekten de neden? Yoksa bu bir kader mi? Hayır! Sömürülen halkın kapitalizme ve onun ayrılmaz parçası olan modernist merkezi yapıya karşı patlamasıyla ortaya çıkan devrimlerin yenilmesinin en büyük nedeni, gittikçe daha fazla karmaşık bir hal alan ve para hakimiyetine dayanan devasa toplumların ortaya çıktığı koşullarda halkın böyle devasa bir toplumu organize edecek büyük boyutlu bir örgütlenmeyi kendi özörgütlenmesiyle becerememesi ya da bunun pratikteki olanaksızlığıdır. Çünkü böylesi büyük boyutlu bir toplumda üretimi ve üst yapıyı örgütlemek, kaçınılmaz olarak halktan kopuk bir uzmanlaşmış makinayı ve piyasanın o görünmez elini gerektirmektedir. Halk burada içinden çıkılmaz bir ikilemle karşıkarşıya kalmıştır. Böylesi büyük boyutlu bir işi kendi özörgütlenmesi ile yapmaya kalksa, bu örgüt, tereddütsüz kendisinden kopacak ve günlük işleyişi düzenleyen ekonomi ve politika uzmanlarının, yani sürekli devlet görevlilerinin ve ekonomi teknisyenlerinin eline geçecektir. Halk  bu işi yapmaktan kaçınsa, bu sefer böyle büyük boyutlu bir toplum, kendi ihtiyacı olan makinayı yine yaratacak ve halk hareketini ve örgütlenmesini ezerek kendi yolunda ilerleyecektir. O zaman ne yapmak gerekir? Bu ikilemden çıkmanın tek yolu vardır, o da böyle devasa bir toplumu bölmek ve halkın basit yerinden yönetimlerine (basit coğrafi birliklere) dayanan binlerce küçük toplumun özörgütlenmesini  ve bu toplumların arasındaki dayanışmayı ifade eden federatif merkezsiz yapıyı oluşturmaktır. Halk devrimleri bunu gerçekleştiremedikleri için devrimlerin ellerinden kayıp gitmesini önleyememişlerdir.

*         *         *

II. HEGEMONİK BLOK ÜZERİNE

Burada, doğrudan doğruya, Türkiye’deki sistemin sahibi ve yöneticisi hakim ittifaktan değil de, hegemonik blok’tan söz etmemizin nedeni, sorunu, politik ve toplumsal yapıyla bağlantılı olarak da olsa, esas olarak ideolojik hegemonya düzleminde incelememizdir. Örneğin hegemonik blok derken, bununla, o anda politik yapıdaki temsilcileri (parlamenter anlamda) muhalefette olsalar da, ideolojik hegemonya düzleminde iktidarı paylaşan bütün bir egemen sınıflar blokunu kastediyoruz.  Bugün Türkiye’de bu blok’u, merkezinde muhafazakâr-liberalizmin bulunduğu (Türkiye’de muhafazakârlıkla liberalizm henüz yeni yeni ayrışma sürecine girmektedir) ve kanatlarında devletçi ve reformcu Kemalizm (Kemalizm tarihi gelişmesi içinde bu iki unsura ayrışmıştır) ile İslamcılığın yer aldığı (İslamcı hareket ılımlı ve ihtilalci kesimlerden oluşmaktadır. Hegemonik bloktaki temsilcisi ılımlı İslamcılık olmakla birlikte, biz yine de bu akımı, halen ihtilalci İslam onun şemsiyesi altında yer aldığından ılımlı islam diye değil de salt İslamcı olarak adlandırmayı doğru bulduk) egemen ideolojiler oluşturmaktadır. Bu blokun oluşumunun hangi süreçlerden geçtiğini görebilmemiz için Cumhuriyet tarihinin belli aşamalarına gözatmamız gerekmektedir.

Tarihi Süreç

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuyla birlikte Kemalizmin tek başına ideolojik hegemonyası ilan edilmiş oldu. Kemalistler, doğrudan doğruya devlet gücünü kullanarak islami kültürü hegemonyanın dışına attıkları gibi baskı altına da aldılar. Liberal-Muhafazakar ideoloji ise, politik alanda birkaç çıkış girişiminden sonra (Terakkiperver Fırka, Serbest Fırka), Kemalistlerin zorunu görünce koşulların henüz uygun olmadığını anlayarak Kemalist diktatörlüğe boyun eğdi ve CHP (Cumhuriyet Halk Partisi) çatısı altında güç toplamaya girişti. Ancak liberal-muhafazakâr ideoloji, Kemalistlerin baskısı altında olmakla birlikte, islamcılardan farklı olarak, hegemonyadan bütünüyle dışlanmamış, Kemalist ideolojiye eklemlenmişti.

1940’lı yıllarda burjuvazinin güçlenmesine paralel olarak, Kemalist hegemonyadan gına getirmiş islami akımı da yedeğine alan liberal-muhafazakar ideoloji mevziler kazandı ve 1950 seçimlerinde DP’nin (Demokrat Parti) iktidara gelişiyle,  ideolojik hegemonya düzleminde büyük bir altüst oluş yaşandı. Bir kere, kemalizm ideolojik hegemonyadaki egemen ve belirleyici rolünü kaybetti ve “taht”ı liberal-muhafazakar ideolojiye kaptırdı. İkincisi, islamiyetin ideolojik hegemonyadan dışlanmışlık durumu sona erdi ve üstü örtülü de olsa, liberal-muhafazakarlığın şemsiyesi altında da olsa, islami ideoloji hegemonya düzleminde yerini aldı. Böylece Kemalist hegemonya, merkezinde liberal-muhafazakârlığın yer aldığı, kanatlarında Kemalizmin ve İslamiyetin bulunduğu bir hegemonik blok’a bıraktı yerini.
Reformcu yanını süreç içinde bileyen ve darbeci-sol aydınların gençlik aşısıyla canlanan Kemalist ideoloji, 27 Mayıs darbesiyle hegemonik blokun merkezini ve liderliğini ele geçirmek için önemli bir atak yaptı. Ancak dünya kapitalizminin konjönktürü salt kemalist bir devlet reformculuğuna izin vermiyordu, bunun yerine Kemalist reformculukla liberal-muhafazakarlığın (Adalet Partisi-AP) yeni koşullarda düzenlenmiş bir ittifakı yürürlüğe girmeliydi, ama hegemonik blokun merkezi rolü yine liberal-muhafazakarlığa ait olmalıydı. Bu yüzden Kemalizm önemli mevziler ele geçirmekle birlikte bloktaki ana ilişkileri değiştiremedi. Daha da ilginci, islami akım, AP şemşiyesi altında gelişmesini sürdürdükten sonra rüştünü ispatlayıp ayrı parti şeklinde örgütlenerek (Mili Nizam Partisi-MNP) hegemonik blokta bağımsız olarak temsil edilmeye başlandı. Böylece merkezdeki liberal-muhafazakarlığın alanı bir yandan Kemalizm, diğer yandan islamiyet tarafından daraltıldı.

Gelişmeler içinde reformcu yanını bastırıp devletçi yanını ön plana çıkartan Kemalizm 12 Eylül darbesiyle, hegemonik blokun çehresini değiştirmek için yeni bir atak yaptı. Geçmişten ders çıkartan ve din gerçeğine teslim olan yaşlı Kemalizm, hegemonik blokun yerine, farklı ideolojileri yine temsil edecek, ama kendisi tarafından güdümlenecek yekpare bir ideolojik aygıtı devlet zoruyla oturtmaya kalkıştı. Türk-İslam sentezi ideolojisi bu amaçla imal edildi. Bu yapay aygıt, hakim sınıfların bütün ideolojik eğilimlerini içinde barındıracaktı. Kemalizmin laikliği de, kemalizmle içli dışlı bir hale gelmiş liberal-muhafazakarlık da, Kemalizmin laiklik dayatmalarını kabul etmiş islam da bu ideolojik aygıt tarafından temsil edilecekti ve en önemlisi de, bütün bu ideolojilerle kendini takviye ettiğini sanan yaşlı Kemalizm, devletin varlığının güvencesi olarak, eskisi gibi “taht”taki “gözeten” mevkiine oturacaktı.

Ancak bu plan tutmadı. 12 Eylül’ün getirdiği kısıtlamalar içinde böyle bir aygıtın egemenliğini kabul eder gibi görünen güçler, askerlerin etkisinin azalmaya başlamasıyla yeniden öz güçlerini toparladılar ve hegemonik aygıtın yerine, eskisi gibi hegemonik bloku dayattılar ve orada kendi özgüçleriyle bulunmakta ısrarlı olduklarını gösterdiler. Dahası, dünya kapitalist konjönktürü dolayısıyla, liberal-muhafazakâr ideoloji merkezdeki yönlendirici rolünü daha da pekiştirdi.

Bugünkü Durum

Hegemonik blok, islamcı hareketin, halkın sisteme tepkisini de önemli ölçüde arkasına takmasından  güç alarak, blok içindeki merkezi role talip olması ve liberal-muhafazakarlığı (ki, önce solda sivil toplumculuğun çıkmasıyla, ardından YDH’nin -Yeni Demokrasi Hareketi- yükselişiyle liberalizm ile muhafazakarlık arasında da bir ayrışma yaşanmaya başlanmıştır) “taht”tan indirmeye yönelmesiyle, yeni bir kriz içine girmiştir. Şimdilik ideolojik düzlemde kavga laiklik üzerinde cereyan etmektedir. Kemalistlerin temel ideolojisi (artık din gerçeğini kabul etmekle ve islamiyetle uzlaşmakla birlikte) geleneksel olarak laikliktir. Hegemonik blokta islamcı akımın temsilcisi durumunda bulunan ılımlı İslamın (Refah Partisi-RP) ideolojisi ise (laik devletin dayanılmaz ağırlığı ve ihtilalci islamın kendisi için de bir tehdit olduğunu bilmesinden dolayı iyice yumuşatılmış bir laikliği, ya da en azından Cumhuriyet rejimini sineye çekmekle birlikte) islamiyettir. Merkezdeki liberal-muhafazakar ideoloji ise bu iki kanat arasında denge kurmakta ve hegemonik blokun uzlaşmalara dayanan ideolojisini, politik sözcüsü Başbakan Çiller’in ağzından “laik-müslüman Türkiye”  diye ifade etmektedir.

İslamcı akımın hegemonik blokta güç ilişkilerini gündeme getirmesi ve liberal burjuvaziyi tahtından indirmeye çalışması, liberal-muhafazakarlığı kaçınılmaz olarak harekete geçirmiş ve Kemalist kanatla laiklik temelinde ittifaka sürüklemiştir.  Ancak, islamcı hareket, bu ittifaka aldırış etmeksizin bloktaki hakim mevzii talep etmeye devam etmektedir. Bu talep, hegemonik blokta köklü bir değişiklik demektir ve gün geçtikçe, kaçınılmaz bir zelzeleyi gündeme getirmektir.

Solun Hegemonik Bloka
Eklemlenmesi ve entegrasyonu

Türkiye sol hareketi, 12 Eylül’den bu yana geçen 15 yıl içinde, hegemonik bloka muazzam boyutlarda bir entegrasyon ve eklemlenme süreci içine girmiştir.  Bu entegrasyon ve eklemlenme, toplumsal, siyasal ve ideolojik düzlemlerin hepsinde birbiriyle bağlantılı olarak yaşanıyor. Entegrasyonun, toplumsal düzlemde piyasa ekonomisi ve para düzeninin korkunç ağırlığı ile yaşandığını hepimiz biliyoruz. Öte yandan solun politik iradesini oluşturan önder kadrolar küçük burjuva ve burjuva kökeninden gelmekteydiler. Dünyada ve Türkiye’de Marxizmin yenilgisi bu kadroların Marxist illüzyondan sıyrılıp ellerinde kalan tek şey olan kendi kökenlerindeki burjuva illüzyonuna dönmelerini getirdi. Marxizmin hümanist, üretimci ve devletçi anlayışları dolayısıyla bu dönüş çok büyük vicdani problem de yaratmamaktadır bizce. Bunun yanısıra, hâlâ varlığını sürdüren sol, var olma telaşıyla, Sosyalist Parti’nin açtığı yolda ilerlemekten başka bir çare olmadığı sonucuna varıp, burjuva legalitesini bütünüyle kabul ederek legal örgütlenmelere girmiş (son örnekleri Dev-Yol’un ve Halkın Kurtuluşu hareketinin legal parti kurma girişimleridir) ve böylece politik düzlemde burjuva parlamenter yasallığa eklemlenmiştir.

En önemli entegrasyon ve eklemlenme alanı ise ideolojik alandır. Bu alanda hegemonik bloku oluşturan bileşenler, adeta emici aygıtlar gibi çalışarak solu kendi içlerine çekmişlerdir. Örneklerini verecek olursak, Doğu Perinçek’in başkanlığını yaptığı İP’i (İşçi Partisi), özellikle son bir yıldır izlediği siyasetlerden ve ideolojik söylemlerinden dolayı rahatlıkla Kemalist ideolojik kanadın, en radikal ve dövüşken (İslamcılığa karşı dövüşkenlik anlamında, yoksa egemen sisteme değil) ucu olarak görebiliriz. Bu uç, planını, islamcı kanadın “yeniden paylaşımı” dayatması sonucu ülkede doğacak bir laik-islam ya da kemalist-dinci kavgasında Kemalist kesimin en kararlı unsuru olarak önemli bir burjuva cephesinin önderliğine yükselmek üzerine kurmaktadır.  İngiltere’deki Yürükoğlu (İşçinin Sesi) hareketini de, “laik Türkiye” sloganını birinci plana koyduğu için bu kanada eklemlenmiş olarak görebiliriz.

Diğer yandan, liberal-muhafazakar kesim, 1980’lerde SHP (Sosyal-demokrat Halkçı Parti)  ve ANAP’ın (Anavatan Partisi) demokrasi söylemleriyle, baskı altındaki soldan epeyce kadro devşirmişti. Bunu süreçte, sivil toplumculuğun solun önemli kesimlerini dönüştürüp liberalizmin tabanı ve kadroları haline getirmesi izledi. Bugünkü YDH, önemli ölçüde bu dönüşen soldan güç almakta ve kadrolarını eski solculardan oluşturmaktadır.  Ama süreç burada da noktalanmamaktadır. TBKP’nin (Türkiye Birleşik Komünist Partisi) sonunda Bernsteinciliğe varması bu hareketi dağıttı ve güçlerini kısmen YDH’ye, kısmen de BSP’ye (Birleşik Sosyalist Parti) sürükledi. BSP ise devrim fikrini askıya alması ve burjuva legalitesini faaliyetlerinin merkezine koyması sonucu, içindeki eski Kurtuluşçularla, bir kısım Troçkistle birlikte liberal-muhafazakar kesime eklemlenmiş bulunuyor. Doğan Tarkan’ın başını çektiği türden küçük sosyalist gruplar ise, sosyal-demokrasinin yedeğine girerek hegemonik bloka önceden eklemlenmişlerdi.

Daha da ilginci, 12 Eylül’den sonra sahipsiz kalan solun taban kadrolarının ve militanlarının, özellikle ihtilalci islamın radikal söylemlerinden etkilenip islamcı militanlar haline dönüşmeye başlamalarıdır. İBDA-C’nin çizgisini olumlu bulduğunu açıklayan Taraf’ın solcu militanlara selamlar yollaması ve Anıtkabir’e saldırı düzenleyen gencin, daha eylemden üç ay öncesine kadar solcu bir militan olması raslantı değildir.

Halkın Kurtuluşu ve Dev-Yol’dan yukarda söz etmiştik. Geriye tek tek bağımsız solcular ile TİKKO, Dev-Sol gibi hareketler kalıyor. Bu grupların kendi iç sertlikleri ve iç kavgalarında uyguladıkları yöntemler ayrı bir yazının konusudur. Ancak bu hareketler, içinde bulundukları bütün güçlüklere, durumu dışardan izleyen her devrimciyi endişelere garkeden, iç mücadelelerdeki baskıcı yöntemlerine, teorilerindeki dogmatikliklere ve darlıklara, kendilerini ilerde bekleyen tuzaklara rağmen, yine de sisteme entegre olmuş solun dışında ele alınmalıdırlar.
Sosyalizmin Sorunları II, Haziran 1995

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI