Kimdi Yüksekten Uçan?

Erdoğan Tatlav arkadaş, sosyalizmin sorunlarını, Menşevizmin ve Bernsteinciliğin bakışaçısıyla “çözmüş”. Tatlav’ın görüşlerini yeniden kısaca özetleyebilmek için ne yazık ki, hepimizin nefret ettiği o tatsız işi yapacak, Tatlav’ın fikirlerini özetlemeye çalışacağım.

Tatlav’a göre, dünyadaki tüm devrimler, emperyalist savaşa, emperyalizme, feodalizme, faşizme karşı, yani barış, bağımsızlık, demokrasi, toprak gibi öğeler temelinde gerçekleşmiş. Hiçbir devrim, geniş yığınların, mülkiyetin tasfiyesi temelindeki doğrudan sosyalist, anti-kapitalist başkaldırıyla gerçekleşmemiş. Komünist partiler ise yığın bilincini dikkate almamışlar ve yığınlara sosyalizmi zorla yukardan dayatmışlar.  Tarihin dinamikleri kapitalizmin dayattığı, faşizm, sömürgecilik ve savaş gibi öğeleri tasfiyeye yeterli, ancak meta ilişkilerinin tasfiyesine ve sosyalist dönüşüme henüz yeterli değilmiş.  Proletarya kendinden beklenen iradeyi gösteremediği için yerine parti iradesi ikame edilmiş.  Teorinin, omuzlarına öncülük, devrim ve sosyalist kuruculuk misyonları yüklediği proletarya, bu yüklerin altından kalkamamış.  Bürokrasi, kendisine egemen öncü misyonu yüklenen sınıfın, tarihin diğer egemen öncü sınıflarının gösterdiği yeteneği gösterememesinin yarattığı boşluğun onun adına partililer tarafından doldurulmasının basit sonucuymuş.  Dışardan bilinç ve öncü parti teorisi de sınıfın öncülüğe hazırlanmasında yeterli olamamış.  Proletarya, özne sınıf misyonunu gösterememiş ve profesyonel aydınlardan gelen bilinç ve örgüt desteğiyle de bu zaafını aşamamış.  Koşulları oluşmayan ülkelere giydirilmeye çalışılan sosyalizm, bu ülkeler insanının anti-sosyalizmini üretmiş. Sosyalist bir iyi niyetlilik ve tarihi hızlandırma çabası totalitarizmi de beraberinde getirmiş.  Hayat kapitalizmin kendini üretebilme olanaklarının düşünülebilenden çok daha güçlü olduğunu, meta ilişkilerinin henüz sosyalizm tarafından yadsınabilecek düzeyde kendini tüketmediğini, buna karşılık onu aşan yeni toplumu kuracak insan malzemesinin henüz oluşmadığını göstermiş.  Emperyalizmin, üretici güçlerin gelişmesine engel olmak bir yana, doğayı tahrip edercesine geliştiren bir canavar olduğu bugün anlaşılmış.  Dolayısıyla, nesnel koşulları olgunlaşmamış bir hedefe ulaşmak temelinde belirlenen bir iradecilik, sosyalizme daha da yabancılaşmış, bürokratik kollektivist yapılar yaratmış. Bu nedenle, bütün hataların ortak paydası öznel idealizmmiş.  Eğer Marksist kalmak istiyorsak, bu türlü öznel idealizmlerden uzak durmalıymışız. Nesnel koşulları zorlamayan bir irade, sahiplerinin inanç ve niyetlerinden tamamen bağımsız olarak nesnelliğin kendi yasaları tarafından çok ters sonuçlara savrulacakmış.  Bu koşullar çerçevesinde Marksizmin çevreci, feminist, barışçı eğilimleri de içselleştirebilecek bir yeniden tanımlanması gerekiyormuş.  Tatlav, bu özetlediğimiz görüşlerini pekiştirmek için mitolojiden de bir öykü aktarmış bizlere. Bu anlamlı öyküyü ben de onun kaleminden alıntılamak istiyorum: “Mitolojiye göre oğlu İkaros’la birlikte Kral Minos tarafından esir edilen Girit’li mimar Daidalos, kapatıldığı Labrintos’dan kaçmanın yolu olarak iki çift kanat yapar. Kanatları balmumuyla omuzlarına yapıştırdıktan sonra oğlu İkaros’u ne çok alçaktan, ne çok yüksekten uçmaması, güneşe çok yaklaşırsa balmumunun eriyip düşeceği şeklinde uyarır. Ama İkaros bir müddet sonra babasının uyarısını kulakardı eder. Uçmanın coşkusuyla kendini kaybederek yükseldikçe yükselir. Doğayı, verili olarakların çok ötesindeki bir iradeyle dize getireceği sanısının sonu ise balmumunun eriyerek İkaros’un denize düşüp boğulması olur.”

1. Tatlav’ın tam tersi yönde düşünüyorum. Bence dünyadaki tüm devrimler, temelde anti-kapitalist bir başkaldırı olarak ortaya çıkmışlardır. Büyük Fransız devrimi de (sonradan Marxistlerin ona yakıştırdıkları burjuva demokratik devrimi adlandırmasının tersine) buna dahildir. Köylülerin, toprak sahiplerinin topraklarını ele geçirme girişimleri de burjuva demokratik bir girişim değil, özünde anti-kapitalist, özel mülkiyet düşmanı bir girişimdir. Zaten, kitlelerin temeldeki, mülkiyet düzenini toptan değiştirme yönündeki büyük ve karşı durulmaz özlemleri olmasaydı hiçbir devrim yığınsal anlamda gerçekleşemezdi. Yığınlar, burjuva aydınlarından farklı olarak, burjuva demokratik haklar vb. uğruna hiçbir zaman ölümü göze almazlar ve almadılar. Onları sonsuz fedakarlıklara ve her türlü kayıbı göze almaya sürükleyen şey yalnızca ve yalnızca sömürüden kurtulma, yani mülkiyet düzenini alaşağı etme iradesiydi, başka hiçbir şey değil.
Devrimlere, yalnızca dış emperyalizme, savaşa, feodalizme, faşizme karşı, yalnızca demokrasi, bağımsızlık için mücadelelermiş görüntüsünü veren, devrimleri salt bu hedeflerle kısıtlı hale getirmeye çalışan, dolayısıyla bir noktada durdurmak isteyen ve bunu yığınların iradesine rağmen çoğunlukla  gerçekleştirebilen, burjuvaziden ve yeni bürokrat sınıfın temsilcisi olan komünistlerden başkası değildir. Yığınlar, hedeflerinin kısıtlanmasını ve teorize edilmesini istemiyorlardı, İkaros gibi enginlere uçmak istiyorlardı ama, dönemin hakim güçleri ve sınıfları bunu her seferinde önlediler. Yığınlar, mülkiyet sisteminin toptan değişimini gerçekleştirecek devrimlere kalkışırken, bağımsızlık ya da anti-faşizm gibi hedeflere, salt esas hedeflerine gitmekte güçleri yoğunlaştıracak bir kaldıraç olarak gördükleri için itiraz etmediler. Ama onlar, bağımsızlık ya da faşizme karşı mücadele uğrunda bile savaşırken aslında temeldeki mülkiyet sistemini değiştirmek niyetindeydiler. Birkaç örneği gözden geçirelim.

Fransız devrimini, salt burjuva cumhuriyeti hedefiyle kısıtlamak isteyen, burjuvazi ve onun partisi Jakobenlerdi. Yığınlar ise çok daha ileri gitmek istiyorlardı. Bütün eylemleri, feodalizmle birlikte kapitalizmi de yıkmaya yönelikti. Ama önce Jakobenler, sonra da onların düzlediği alanda Thermidor, kitleleri bastırarak karşı-devrimi gerçekleştirdiler ve devrimi durdurdular.

Rus devriminde de aynı şey oldu. Tatlav’ın sandığının tersine, devrimi, yığınların isteği hilafına ileri götürmek için zorlayan komünistler değildi. Kitleler mülkiyet düzeninin toptan değiştirilmesini istiyorlardı. Bu kez Fransız devriminden daha fazla şansa sahiptiler. Çünkü bu kez hedeflerini daha iyi belirlemişlerdi. Lenin’in, “tek kopiklerine bile dokunmayacağız” diyerek patronları yerlerinde tutma ve yığın eylemini önleme çabalarına rağmen fabrikaları ele geçirip patronları kovanlar fabrika işçilerinden başkası değildi. Ama komünist partisinin ilk yaptığı iş, kitle insiyatifini bastırmak ve kitlelerin devrimci güdülerini mahkum edip onları devrime değil, üretime zorlamak oldu.

İspanyol devriminde bu durumu daha da açık görüyoruz. Yığınlar doğrudan doğruya mülkiyet sistemini hedef alan bir devrime giriştiklerinde bu devrimi, salt anti-faşizmle ve batı demokrasilerinin hedefleriyle kısıtlamak isteyenler komünistler ve Stalin olmuştur. Yığınların anti-faşizminin anlamıyla, komünistlerin ve Stalin’in anti-faşizminin anlamı tamamen tersti. Yığınların anti-faşizminin anlamı, yıkmak istedikleri mülkiyet düzeninin bekçilerine karşı savaştı. Komünistler ise anti-faşizm derken, herşeyden önce mücadeleyi burjuva demokratik hedeflerle kısıtlamak istiyorlar ve “anti-faşizmi”, bu hedefi aşıp mülkiyet sistemini yıkmaya yönelen kitleleri bastırmakta kullanıyorlardı.

İkinci dünya savaşının bitiminde yığınlar elde silah mülkiyet sistemini yıkmaya yöneldiklerinde onların karşısına ilk dikilenler komünistler olmuşlardır. Bu tür sahneleri Bertolucci, 1900 filminde çok güzel işlemiştir. Örnekler daha da çoğaltılabilir.

Bu anlamda eğer komünistlerin yığınların bilincini dikkate almamak gibi bir işlevinden söz edecek olursak bu, tam ters yöndedir. Tatlav’ın sandığı gibi yığınların bilinci geri değil, onun sandığından çok ileriydi ve komünistler yığınların bilincini ileri doğu zorlamadılar, konulan kısıtlı hedeflerin ötesine geçtikleri her yerde kitleleri geriye doğru ittiler, gerektiğinde silah zoruyla bastırdılar.

2. Proletarya “kendinden beklenen” iradeyi gösteremediği için yerine parti iradesi ikame edilmiş değildir.  Proletarya, bütün 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın ilk yarısında “kendisinden beklenen” iradeyi fazlasıyla göstermiş, dünyayı altüst etmiştir. Ancak komünist partiler, bu iradenin bürokrasinin denetimine alınmasının araçları olarak her seferinde onu sınırlamışlar ve bastırmışlardır. Partiler, yetersiz iradenin yerine ikame edilen ilerleme araçları değildi. Daha ilk başından itibaren, proletaryanın sırtından beslenip onu kendi hedefleri doğrultusunda kullanan bürokrasinin, proletaryayı denetim altına alma, kısıtlama, gerekirse bastırma araçlarıydı. Bütün tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur, hatta diyebiliriz ki, komünist partiler tarihi, bu işlevin yerine getirilmesinin tarihinden başka bir şey değildir.

3. Tatlav’ın sorunu ele alışında, bürokrasinin ortaya çıkışının sorumluluğu da proletaryaya yıkılıyor. Proletarya öncü sınıf yeteneği gösteremeyince bu boşluğu bürokrasi doldurmuş. Oysa, bürokrasinin işlevi tam da, proletaryanın yeterli öncü sınıf misyonu edindiği noktada ortaya çıkmaktadır. Proletarya devrim yaptığı zaman, eski yıkılan sınıfları değil, yeni bürokrasiyi bulmuştur karşısında. Eski yıkılan sınıflar onunla başetmekte yetersiz kaldıkları noktada bu işlevi yeni bürokrasi üstlenmiştir. Nitekim bugün, çeşitli objektif ve sübjektif koşullar nedeniyle proletarya açısından gerçekten devrimci bir yetersizlik durumunun ortaya çıktığı şu durumda, bürokrasinin de devrimi ve proletaryayı bastırma işlevi sona ermiştir. Yani proletaryanın -belki de geçici olarak, bilemeyiz- devrimci işlevinin sona ermesiyle, onun zıddı olarak bürokrasinin karşı-devrimci işlevi de sona ermiş ve proletaryanın tarihi dönüştüren bir sınıf olarak ortadan silinmesiyle, onun sırtından sülük gibi geçinen ve aynı zamanda onu baskı altına almaktan başka tarihi bir işlevi olmayan komünist bürokrasiler de ortadan silinmeye başlamıştır. Eğer durum Tatlav’ın dediği gibi olsaydı, esas bugün, proletaryanın yetersiz kaldığı şu tarihi anda komünist bürokrasilerin onun yerine ikame olmak üzere yükselmeleri gerekirdi.

4. Tatlav dışardan bilinç ve öncü parti teorisini bütün yetersizliğine rağmen hâlâ sınıfın öncülüğe hazırlanmasının araçları olarak görüyor. Oysa bunların, sınıfın öncülüğe hazırlanmasının araçları değil, bürokrasinin kadrolarının iktidara hazırlanmasının ve sınıfın baskı altına alınmasının, bilincinin çarpıtılmasının araçları olduğu yaşanan bunca deneyden sonra ortaya çıkmış olmalıydı. Yine bu bağlamda, profesyonel aydınlardan gelen bilinç ve örgütün proletarya için destek değil köstekten başka bir anlam ifade etmediğini belirtmeden geçemeyeceğim. Tatlav, komünistlerin bütün teorilerini iradeci yanlışlıklar olarak görmekten kurtaramıyor kendini. Oysa bütün bu teoriler bürokrasinin hakimiyeti için inceden inceye düşünülmüş ve uygulanmışlardır ve proletaryayı bastırıp bürokratik devletler oluşturmada da epey “yararlı” olmuşlardır. Unutmamak gerekir ki, hiçbir teori, yanılgılar ve yanlışlıklar üzerine kurulamaz. Kurulsa bile o kadar uzun süre yaşayamaz. Komünist teori, bürokrasinin hakimiyetinin teorisidir ve işlevseldir.

5. Tatlav, üretici güçler teorisine saplanarak Menşevik sonuçlara varırken komünistlerin “iyi niyetini” kutsamaktan da geri kalmıyor. Oysa bu bir iyi niyet meselesi değildir. Sınıflar ya da politik güçler “iyi niyetlerle” hareket etmezler. Kendi sınıf çıkarlarına göre hareket ederler. Hele hele “iyi niyetle” bir şey yapmak isteyip de durmadan bunun tersini yapar bir konumda bulunmak hiç de inanılacak bir durum değildir. Tatlav, komünistlere “iyi niyetle” sol hatalar yapmış, fazla coşkuyla uçtukları için balmumundan kanatları güneşten eriyip düşmüş kahramanlar gözüyle bakıyor hâlâ. Gerçekten böyle olsaydı, bütün yanılgılarına rağmen onları kutlar, yürekliliklerinden dolayı severdik. Ancak ne yazık ki, komünistler (söylemlere inanan ve bu yüzden başları derde giren, yaşamları hapishane hücrelerinde ya da idam mangalarının önünde sonuçlanan komünistlerden söz etmiyorum elbette, gerçek uygulayıcılardır sözünü ettiğim) her yerde uçmak için kanatlarını çırpan devrim kuşunun kanatlarını ağır balta darbeleriyle kırmışlardır.

6. Tatlav’ın bakışaçısı Menşevik üretici güçler teorisiyle maluldür. Öte yandan, bildiğimiz gibi, iktidarı ele geçirme teorisinde Menşeviklerden ayrılan komünistler, iktidarın ele geçirilmesinden sonraki süreçte, üretici güçlerin geliştirilmesi teorisini uygulayarak temelde Menşeviklerle aynı mantığa sahip olduklarını göstermişlerdir. Tatlav da bu Bolşevik-Menşevik üretici güçler teorisi geleneğini sürdürüyor. Üstelik, komünistler, tam da onun dediği şekilde, üretici güçlerin geliştirilmesini bütün iktidar dönemleri boyunca baş sorun olarak aldıkları halde, onlara haksızlık yapıyor ve iradecilikle suçluyor. Oysa komünistlerin yaptığı şey, hiç de sosyalizmi ileri hamlelerle kurmaya girişmek üzere “koşulları zorlamak” falan değildi. Tatlav, anlaşılan komünistlerin kurduğu devletçi sistemi sosyalizmin zorla kurulması çabası olarak düşünüyor. Yani bir kere daha komünistlerin söylemine aldanıyor. Oysa komünistlerin kurduğu devletçi sistemler, hiç de kısa yoldan sosyalizme ulaşmayı falan amaçlamıyordu. Onların tek amacı vardı, o da üretici güçler düzeyini batılı kapitalist ülkelerin düzeyine yükseltmek. Hatta bu uğurda devrimin getirdiği bütün sosyalist ve eşitlikçi öğeleri de tırpanlamaktan geri kalmadılar. Onların getirdiği sistem, tam da gerçek bir toplumsal devrimin bastırılmasının ve kapitalizme fazlasıyla benzer bir devletçi düzen kurulmasının ifadesidir. Bu anlamda da, Tatlav’ın komünistlere öznel idealizm yakıştırmasında bulunması tam da öznel idealist bir bakış açısıdır. Dünya bugüne kadar, komünistler kadar (hatta kapitalistlerden de daha fazla) öznel idealizmden uzak bir politik güç tanımamıştır desek yeridir. Onlarda öznel idealizmin en küçük bir işaretini görmek mümkün değildir. Onlar, “objektif koşulların” ve “üretici güçlerin” kölesi olmaya dünden teşne sinizm temsilcileridir. Tutup onlara öznel idealizmden vazgeçmelerini salık vermek, dilenciye sarayda oturmamasını salık vermek gibi bir şeydir.

7. Emperyalizmin, üretici güçleri, doğayı tahrip edercesine geliştirdiği ifadesi de oldukça tuhaftır. Bildiğim kadarıyla doğa, üretici güçlerin en başında gelen öğelerden biridir. Emperyalizm doğayı tahrip ediyor, insanı tahrip ediyor, ama üretici güçleri geliştiriyor. Anlaşılır gibi değil. Sanırım Tatlav’ın üretici güçlerden anladığı salt teknoloji. Bu hatayı, üretici güçler teorisine saplanan herkes yapar.

8. Tatlav, bir yerde “Marksist kalmak istiyorsak…” gibi bir ifade kullanıyor. Oldukça yadırgatıcı. Neden illâ Marxist kalmak isteyecekmişiz. Allahın emri mi? Marxizm bir din falan mı yoksa? Bildiğim kadarıyla Marxizm devrim yapmak için bir teorik araçtı. Eğer bu araç artık işe yaramıyorsa bir kenara atılır. Hâlâ yaradığı düşünülüyorsa da kullanılır. Ama hiçbir zaman Marxist kalmak diye bir amaç olamaz. Nitekim Tatlav aynı mantıkla Marxizme gençlik aşısı yapmaya kalkışıyor. Marxist “kalabilmek” için olacak, Marxizme dışardan, onu çekici kılacak öğeler katmaya çalışıyor. Feminizm, çevrecilik ve barışçılıkla süslerse Marxizmi çekici kılabileceğini düşünüyor. Ama ne yazık ki, gençlik aşısının hiçbir faydası olmayacak. Brigitte Bardot’u ne kadar eski haline getirmeye çalışırsanız çalışın bu mümkün değildir.

Gün Zileli
Sosyalizmin Sorunları-2,
Eylül 1994

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI