Kapitalizmin Gelişmesi Devrimi Yakınlaştırır mı?

Kapitalizmin gelişmesinin ( Marksizmin kamufle edilmiş terimleriyle ifade edecek olursak üretici güçlerin gelişmesinin) devrimi daha da olanaklı kıldığı yanılgısının vebali Marksizmin omuzlarındadır. Bu teoriyi Marksizmin her biçimi yaymıştır ve bugün de kendini yenilemekte ve devrimcileşmekte ölümcül bir tutukluk gösteren Marksizmin bütün türleri tarafından bu yanılgı sürdürülmeye çalışılmaktadır. Artık bu inatçı ısrarın, Marksist sosyalizmin, kapitalizmin bir türevi olmaktan ileri geldiğini düşünmemiz için elimizde yeterince veri biriktiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Günümüzün bütün Marksist teorisyenleri artık ağızlarda çiğnene çiğnene sakız olmuş şu saptamayı her zaman yaparlar: Marks, devrimi ileri kapitalist ülkelerde bekliyordu, ancak tarihin bir cilvesi olarak devrim, ileri kapitalist ülkelerde değil, geri ülkelerde gerçekleşti.
Bu, gerçekten de tarihin Marks’a yaptığı bir oyun muydu? Tarihin bir cilvesi miydi? Yoksa Marks’ın, sonunda kapitalizmin koltuk değneği haline gelen teorisindeki en büyük yanlışlıklardan birinin tarih tarafından saf dışı bırakılması mıydı? Aslında ortada “cilve” diye nitelendirilebilecek şaşırtıcı bir durum olmadığı bugün bakıldığı zaman daha iyi anlaşılmaktadır. Doğal olan, devrimin ileri kapitalist ülkelerde değil, kapitalizmin henüz bütün kurumlarıyla yerleşemediği geri denen ülkelerde olmasıydı ve zaten de öyle oldu.

İnsanlık kapitalizmi kabul

etmek istemedi

Marksistler tarafından “burjuva demokratik devrimi” yakıştırmasıyla anılan, ama aslında özü itibariyle kapitalizme karşı özgürlük ve eşitlik ideallerinin başlatıcısı olarak ele alınması gereken Fransız Devriminden bu yana gerçekleşmiş bütün devrimleri (Paris komününü, 1905, Şubat,Ekim 1917 Rus Devrimlerini, 1936 İspanyol Devrimini, Çin Devrimini v.b.) ele aldığımız zaman bu devrimlerin ortak paydalarının (aralarındaki özgül farklılıklara rağmen) kapitalist sömürüye ve gelişmeye karşı eşitlikçi ve özgürlükçü ideallerle harekete geçen yığınların özlemlerinden kaynaklandığını, ama sonunda bu devrimlerin bizzat kapitalistler ya da bürokrasi tarafından yenilgiye uğratıldığını, saptırıldığını ve kapitalizmin üretici güçleri geliştirme programlarının payandaları haline getirildiklerini görürüz.

Evet, kapitalistleşmenin başlangıç aşamaları yol açmıştır bu devrimlere. Birincisi, işçi sınıfını ve yoksulları dağınık durumlarından çıkarıp bir araya getirerek, böylece ortak hareket etme olanaklarını sağlayarak. İkincisi, kapitalizmin korkunç sömürüsüne ve gelişmesine karşı kitlelerin direncini doğurarak. Ama asla sanıldığı gibi kitleler, ayaklanırlarken üretici güçlerin, dolayısıyla kapitalizmin daha da gelişmesini, ya da burjuva demokrasisinin oturup yerleşmesini arzu ediyor değillerdi. Bu, devrimlerin yenilgisinden sonra kapitalistlerin ve bürokrasininin devrimleri yozlaştırarak soktukları biçimin ifadesinden başka bir şey değildir.

Bütün bir 19. yüzyılı ve 20. yüzyılın bir bölümünü ele alacak olursak bu birbuçuk yüzyılda meydana gelen bütün devrimler, aslında kapitalist sömürüye ve gelişmeye karşı toplumların ve kitlelerin canhıraş direnişini gösterir bize. Bu anlamda bu anti-kapitalist direniş devrimleri, kapitalizmin ve üretici güçlerin gelişip oturmasıyla serpilen kapitalizme içsel devrimler değildir. Tam tersine kapitalizm oturdukça ve geliştikçe ezilen ve henüz kapitalizm yerine oturmadan onu defetme fırsatını kullanan ama ne yazık ki bunu başaramayan kapitalizme dışsal devrimlerdir. Kapitalizmi kabul etmek istemeyen kitlelerin kapitalizmin başlangıç ve yerleşme çağında giriştikleri direnişlerdir. Bir kere kapitalizm oturtulduktan, kurumlarını yerleştirdikten sonra artık kıpırdamak mümkün olamamış, olsa bile onu defetme, yıkma şansı nerdeyse sıfıra inmiştir.

18. yüzyılın başında Fransız toplumu, 20. yüzyılın başlarında Rus ve İspanyol toplumları, 20. yüzyılın başlarında ve ortalarında Çin toplumu şöyle bir seçimle karşı karşıyaydılar: Kapıyı çalan kapitalizm ve büyük sanayiydi. Kapının çalındığının en iyi göstergesi, kapitalizmin bu ülkelerin büyük metropollerinde (Paris’de, Petrograd’da, Barcelona’da, Şanghay’da), büyük sömürü merkezlerinde oluşan işçi sınıfına karşı giriştiği korkunç ve vahşi sömürüydü. Ayrıca köylülüğün parçalanarak bu şehirlere sürülmesi ve buralarda büyük işçi ordusunu ve yedek işsizler ordusunu oluşturmak zorunda bırakılmasıydı. Bu koşullarda işçiler ve köylüler için iki seçenek görünmektedir. Ya, kapitalizme boyun eğecekler, onun sömürü sistemini ve kurumlarını kabul edecekler, bu sistem ve devasa kurumlar ortasında unufak edilmeyi göze alıp çok uzun yüzyıllar kapitalizmin sömürü nesneleri olacaklar, ya da kapitalizmi, sanayileşmeyi, üretici güçlerin gelişmesi denen ilerlemeci burjuva mantığını ve bütün bunların yardımcı ve kabul ettirici gücü olan demokrasiyi baştan reddedip eşitlikçi ve özgürlükçü bir gelecek için devrime girişeceklerdi. Sözünü ettiğimiz ülkelerde işçiler ve köylüler çoğunlukla ikinci yolu seçtiler ve ya yenildiler ya da giriştikleri devrimler saptırılarak yeniden kapitalizmin sanayici ve üretici güçleri geliştirici çarkına bir başka biçimde tabi kılındılar.

Eğer zafer kazanmış olsaydılar onların kuracakları toplum ya da Proudhoncu bir deyişle likede edecekleri toplum hiç de bugün kapitalist metropollerde örneklerini gördüğümüz dev sanayi toplumları olmayacaktı. Onlar, o zaman anarşistlerin büyük bir öngörüyle belirttikleri gibi, kapitalist sanayi toplumlarından, kapitalist dev teknoloji toplumlarından bambaşka bir yol izleyecekler ve insana yabancılaşmayan federalist, özgürlükçü ve sanayi devrimleri denen ucube gelişmenin etkisinden kurtulmuş, ekolojist topluluklar oluşturacaklardı.

Yani, Marksistlerin belirttiği gibi, illa toplumların bir büyük sanayi hamlesi dönemi geçirmeleri gerekmiyordu, gerekmiyordu ne kelime, eğer özgürlük ve eşitlik istiyorlarsa bu yolu kesinlikle reddetmeleri gerekiyordu. Aşırı merkeziyetçiliği zorunlu kılan dev sanayi toplumlarında ancak kapitalizm ya da bürokratik kapitalizm yaşardı. Eşitlik ve özgürlük değil. Bu nedenle de, günün birinde eğer kapitalizm yıkılabilirse, insanlık yeniden eşitlik ve özgürlüğe dönebilmek için bu dev sanayi toplumlarını tasfiye etmek zorunda kalacaktır. Yoksa bu temelde daha da ileri gidip üretici güçleri sonsuza dek geliştirmek değildir izlenecek yol. Marksizmin önerdiği bu yolun iflas olduğu anlaşılmıştır. Daha da ötesi, bu yolun kapitalizmin devletçi varyantlarını yaratmaktan ve sonuç olarak kapitalizmin iyice yerleşmesine hizmet etmekten başka bir işlev görmediği artık bugün net bir şekilde ortaya çıkmıştır.

Bugün de aynı şey…

Bugün de duruma baktığımız zaman aynı şeyi görüyoruz. Kapitalizmin, faşizmiyle ve demokrasisiyle, sanayisi ve sendikalarıyla, her türlü kurumuyla yerleştiği toplumlar için artık eşitlikçi ve özgürlükçü bir devrim umudu en azından uzun bir dönem için söz konusu değildir. Devrimci kesimler, unsurlar ve güçler bu toplumlarda marjinalize edilmişlerdir. Marjinalize edilmeyenleri de devrimci görünümlü düzen örgütleri tarafından denetim altına alınmış ve kapitalist işleyişin hizmetine sokulmuşlardır. Bu ülkeler için geçmiş ola diyelim. Kapitalizmin uzun bir evrim sonucunda iyiden iyiye çürüyüp, Leninist propaganda anlamında değil ama gerçekten can çekişecek ölçüde çöküşe gideceği zamana kadar bu ülkelerde devrimci bir gelişme umudu yoktur.

Umut yine, kapitalizmin henüz bütün kurum ve kurallarıyla oturtulamamış olduğu ve sanayi devrimlerinin demir cenderesi içine tam anlamıyla sokulamamış olduğu geri denen toplumlardadır. Eğer bir devrim dalgası yükselecekse yine bu ülkelerde yükselecektir  ve yine kapitalizmin ülkeyi bütünüyle pençesine alma girişimlerine karşı olacaktır bu. Çünkü, Marksistlerin ağzının suyunu akıtan şu “üretim araçlarının gelişmesi” denen olay gerçekleştikçe, yani kapitalizm ve sanayi gelişip kök saldıkça, kapitalizmin kurumları kitleleri denetim altına alıp unufak ettikçe devrim imkansız hale gelmekte ve işçi sınıfı, Batı ülkelerinde gördüğümüz gibi sistemin içine alınıp ehlileştirilmekte, orta sınıf illüzyonu içine sokulmakta, ev sahibi olma hülyalarıyla ömür boyu takside bağlanan yük beygirine döndürülmektedir. Bu, geri denen ülkelerde henüz gereğince yerine getirilememiştir. İşçi sınıfı ve yoksul kitleler atomize edilememiştir, demokratik kurumların pençesine tam olarak alınamamıştır, delişmenliği henüz yatıştırılamamıştır. Sanayi toplumunun merkeziyetçiliği ve demokrasi denen, toplumu labirentler içinde boğan ve saydamlığı yok eden aldatmaca tam egemen kılınamamıştır. Öyleyse umut hâlâ buralardadır. Kapitalist ve sanayici yoldan özgürlükçü ve eşitlikçi bir ekoloji topluluğuna, bir özgürlükçü ekolojist-anarşist federasyona doğru sapma umudu, üretici güçlerin devasa ve tekdüze gelişmesinden kurtulma umudu hâlâ bu toplumlarda yaşatılabilmektedir.

Teknoloji sınıflarüstü
ve tarafsız mıdır?

Bugün Marksistler, hele kapitalizme rakip olma iddialarını iyiden iyiye yitirdiklerinden beri daha da fazla “üretici güçler”ci ve teknoloji hayranı kesilmişlerdir. Buna demokrasi hayranı olmalarını da eklemeliyiz. Dolayısıyla Bernsteincilik, Marksizm içinde yeniden egemenliğini kurmuş ve dolayısıyla Marksistler artık büyük çoğunlukla “ileri yönde gelişmeleri” kapitalizmden ve onun teknolojisinden bekler hale gelmişlerdir. Tabii bu teknolojizme, günün modasına uygun olarak biraz da ekolojizm salçası bulaştırmak koşuluyla.

Yer yer bu konularla ilgilenen herkesin kulağına şu tür “umutların” çalındığından eminim: efendim teknoloji öyle hızla ilerlemektedir ki, kitle iletişim araçları öylesine hızla gelişmektedir ki, bütün bu hızlı gelişmeler son tahlilde emekçi sınıfların lehine durumlar da doğurabilmektedir. Örneğin telekominikasyondaki son buluşlar haberleşmeyi son derece kolaylaştıracak ve ucuzlaştıracak ve bu sayede insanların arasındaki iletişim daha da gelişecek ve bu da doğal olarak emekçilerin gelişmesini getirecektir. Sonra ne bileyim, teknolojinin ilerlemesi sayesinde robotların birçok işi devralmasıyla örneğin iş saatleri kolaylıkla dört saate indirilebilecek ve böylece emekçiler kendilerini eğitebilecek, entellektüel faaliyette bulunabilecek ve dolayısıyla entellektüelleşen emekçiler kurtuluşa bir adım daha yaklaşmış olacaklardır, vb.

Bu safsatalara inananlar -eğer gerçekten inanıyorlarsa- dünyanın en safdil kişileri olmalıdırlar. Bunlar, sınıflarüstü bir demokrasi düşledikleri gibi, sınıflarüstü bir teknoloji de hayal etmektedirler. Oysa onların sandığı gibi emekçiler boş zamana kavuştukça entellektüelleşecek olsalardı, örneğin bugün İngiltere’nin publarını ve Londra’daki işsiz kahvelerini dolduran ve sabahtan akşama bira çekip televizyon izleyen işsiz emekçiler ve göçmenler dünyanın en entellektüel ve ileri emekçileri olur çıkarlardı. Ya da telekominikasyondaki teknolojik buluşlar gerçekten telekominikasyonu ucuzlatacak olsaydı, örneğin bugün İngiltere’de en son teknolojiyi kullanan Telecom adlı kuruluş, emekçilerin sırtına bir de bu teknolojinin vergisini bindirme utanmazlığını gösterip yıllık yüzde seksen gibi korkunç kârlarla hepimizin nefretini kazanmazdı. Teknolojik gelişmeye bel bağlamış olan bu iflah olmaz iyimserler, aslında sınıf sorununu unutmuşlardır ve teknolojinin kapitalizmden bağımsız, kapitalist denetimden bağımsız sınıflarüstü bir güç olduğu yanılgısına kapılmışlardır. Ve yine bu gibiler, Batı’da, geçen yüzyılda 14-16 saat çalışan işçinin, bugünün orta sınıf illüzyonuna kapılmış işçisinden çok daha bilinçli, çok daha entellektüel olduğunu görmezden gelmeye çalışmaktadırlar.

“Demokratik aşama” hülyası

Sanayileşme aşamasını sosyalist bir toplum için zorunlu bir aşama olarak gören Marksistler, üstyapısal alanda da bu aşamaya tekabül eden demokrasiyi zorunlu görürler. Bu, Marksist teorinin temelinde vardır ve bugünkü Marksistler bunu, adeta kendileri demokratlar haline gelecek ölçüde ateşli bir şekilde savunur olmuşlardır.

Örneğin Engels, sanayileşme aşamasıyla özgürlük arasında doğrudan bir bağlantı kurarak şöyle demektedir: “İspanya, sanayi bakımından o kadar geri kalmış bir ülkedir ki, orada, işçi sınıfının derhal tam özgürlüğe kavuşması düşünülemez bile. Bu duruma gelmeden, İspanya, zorunlu olarak önceden geçirilmesi gereken çeşitli evrim aşamalarından geçmeli ve bir takım engelleri aşmalıdır. Cumhuriyet, bu aşamaları en çabuk bir şekilde atlatmak, bu engellerin en kısa zamanda üstesinden gelmek gibi olasılıklar sağlıyordu.”

Uzun lafın kısası hep birlikte “Yaşasın burjuva cumhuriyeti” diyelim! Türkiye solunda, Şefik Hüsnü gibi Marksist önderleri, Kemalizmin kuyruğuna takıldıkları için eleştirmede kolay lokma olarak seçen kimi Marksistlerimiz, nedense Şefik Hüsnü’nün Marks ve Engels’in sadık bir takipçisi olmaktan ileri gelen Kemalizm kuyrukçuluğuna veryansın ederler de, Engels’in bu satırlarını terbiyeli öğrenciler gibi baş sallayarak geçiştiriverirler. İşçi sınıfı tam özgürlüğe kavuşabilmek için önce burjuvaziyi, onun sanayileştirme hamlelerini ve en uygun siyasal biçim olarak da onun cumhuriyetini desteklemelidir. Bu desteklerin mükafatını elbet bir gün görecektir. Bütün bu aşamalar tamamlandıktan sonra kendi tam özgürlüğünün koşullarının yaratılmış olduğunu görmekten mutlu olacaktır.

Öyle mi olmuştur? Hayır! Bütün bu desteklerin sonucu ortaya çıkan burjuva sanayici cumhuriyetlerinde işçi sınıfı özgürlüğünün değil, tam köleliğinin koşullarının, adeta içinden çıkması olanaksız gibi görünen boğucu kölelik koşullarının yaratıldığını görmüştür. Henüz sanayileşme olmadan ve burjuva düzeni tam olarak oluşmadan işçi sınıfının tam özgürlük şansı vardı ve İspanyol işçi sınıfı bunun için uzun yıllar savaştı, ama sonunda yenildi ve Engels’in öngördüğü aşamalar gerçekleştiğinde artık özgürlük umutları da son bulmuş oldu.

Aynı mantık, Stalin tarafından şu şekilde ifade edilmiştir: “Proletaryanın sınıf bilincinin, birliğinin ve kendi davasını yönetme yeteneğinin olması gerekir. Tüm bunları elde etmek için de, siyasal özgürlük denen şey, yani söz, basın, grev ve dernek kurma özgürlüğü, kısaca, sınıf mücadelesi özgürlüğü gerekir. Siyasal özgürlükse her yerde eşit derecede güvence altında değildir. Bu nedenle hangi koşullar altında… mücadele verdiği proletarya için önemsiz olamaz. Siyasal özgürlük en iyi haliyle demokratik cumhuriyette güvence altındadır…Proleter sosyalizm taraftarları sosyalizme geçiş için en iyi köprülerden biri olan demokratik cumhuriyetin kurulması için kesinkes çaba harcarlar.”

Bernsteinci “revizyonizmi” ya da Menşevizmi yıllar yılı başka yerde arayanlar önce kendi içlerine bakmalıydılar. Yukardaki tanım aşamacı menşevizme çok güzel uymaktadır ve Marksizmin bütünü (Lenin’in 1917 devrimi sırasında yaptığı belli bir “sapma” dışında) bu anlayıştan oluşmaktadır. Bu yüzden, Menşevizm Marksizmin esasını oluşturur ve ondan ayrıldıklarını sananlar da temelde bir reddediş içinde olmadıklarından dönüp dolaşıp aynı yere gelirler.

Burjuva demokratik cumhuriyette güvence altında olan sınıf mücadelesi değil, bizzat kapitalizmin kendisidir ve dolayısıyla sınıf mücadelesinin ehlileştirilmesidir. Bugün baktığımız zaman bunu çok iyi görüyoruz. Sanayileşmiş burjuva cumhuriyetlerinde ya da demokrasilerinde sınıflar kapitalizmin çarklarının içine alınmışlardır ve sınıf mücadelesi denen şey, salt ekonomik hak alma mücadelesine indirgenmiştir ki, burjuvazinin istediği de bundan başka bir şey değildir. Bu yüzden, bir devrime yol açabilecek sınıf mücadelesi koşulları, ancak burjuva demokratik devletlerin labirentleri içine hapsolmamış toplumlarda söz konusudur. Burjuva demokrasisi, sınıf mücadelesinin ve devrimin tehlikeli bir düşmanıdır. Bugün de Türkiye’de, Batı demokrasileri ölçüsünde bir demokrasi özleminin bizzat sol kesim tarafından sık sık dile getirildiğini duyuyoruz. “Demokratik kurumlar ve kurallar” sözlerini en çok kullanan da solculardır. Aslında Batı demokrasilerinin özlemini çekmek, devrimi nerdeyse sonsuza kadar yok etmeyi istemekle birdir. Toplum bir kere burjuva demokrasisi oyununa alet olduktan sonra artık onun pençesinden kurtulma şansı olmayacaktır. Keza, bugün demokratik kitle örgütleri aracılığıyla devrimcilik yaptıklarını ilan edenler, aslında kurdukları sendikalarla ve kurumlarla devrimi ortadan kaldıracak burjuva demokrasisinin oluşumunun yardımcı güçlerini oluşturduklarının acaba ne kadar bilincindedirler?

Bugün herkesin ağzında pelesenk olmuş bir demokrasi lafıdır sürüp gidiyor. M.Ali Birand medyada Deniz’lerin idamına ah vah eden “demokratik” programlar hazırlayıp “yazık oldu bu gençlere” edebiyatını yineledikten sonra halkın rahatsız olan vicdanını demokrasi haplarıyla yatıştırmaya çalışıyor. Öte yandan İngiltere’de radikal görünümlü sol, Anti-Nazi ligler vb. kurarak anti-faşist mücadelenin şampiyonluğuna soyunup “never again” (bir daha asla) sloganını atarak farkında olarak ya da olmayarak bugünkü burjuva demokrasisine razı olduğunu açıkça ilan ediyor. Bu “anti-faşist” görünümlü demokrasi hayranı çıkışlardan son derece memnun olan burjuvazi bir yandan ihtiyaç duyduğu ölçüde, ırkçı saldırılar için yabancı düşmanı faşistleri kullanırken, bir yandan da insanların faşistlerden korkup kendi demokrasisine sığınmasını kullanıyor, böylece bir taşla üç beş kuş birden vuruyor.

Burjuva demokrasisi, devrim hedefini ortadan kaldırdığı gibi düşmanı da muğlaklaştırıp belirsizleştiriyor. İnsanları kendi dar labirentlerine hapsediyor. Burjuva demokrasisi, toplumdaki politik saydamlığı ve protestonun etkisini sıfıra indiriyor. Bugün her gün Londra’da kendini devrimci olarak adlandıran yüzlerce etkinlik olmaktadır. Ama bunların hiçbirinden kimsenin haberi bile olmamaktadır. İnsanların güya ağızları kapatılmıyor ama ağızlarından çıkan sesler boğulup gidiyor.  Bu anlamda örneğin bir Türkiye, İngiltere’ye göre çok daha saydam bir toplumdur. Hiç değilse sesiniz labirentlerde boğulmaz. Bir yerden bir protesto yükselttiğiniz zaman topluluğa ulaşma şansınız vardır.

Bugün devrimcilerin hedefi ne demokrasi, ne özel bir anti-faşist mücadele, ne de demokratik kurumlar oluşturma mücadelesi olmamalıdır. Gerçek anti-faşist mücadele devrim mücadelesinin kendisidir. Bunun dışında özel bir anti-faşist mücadele burjuva demokrasisi illüzyonuna hizmet edecektir. Devrimin demokrasiyi gerçekleştirmek diye bir hedefi yoktur. Demokrasi temsili kurumlarıyla ancak burjuvayi ait olabilir ve gerçekleştiği oranda özgürlüğü boğar. Demokrasi gerçek özgürlüğün düşmanıdır. Gerçek özgürlük, temsili burjuva demokrasisini de yıkacak olan devrimle kazanılır. Demokratik kurumlar, ismi üstünde kurum olarak oluştukları an artık burjuvazinin araçlarıdırlar ve onların, son tahlilde kitleleri düzenin ağılı içine sokmaktan başka bir işlevi olmayacaktır. Bu yüzden devrim mücadelesi, bütün burjuva kurumlarıyla birlikte demokratik kurumların, sendikaların vb da yıkılmasını hedef almak zorundadır.

“İşçi sınıfının kazanımları” ve reformlar

Eski bir dava arkadaşımla birlikte Germinal filmine gitmiştik. Filmden çıktıktan sonra tartışıyorduk. Arkadaşım, filmdeki anarşistin sabotaj eyleminin de bir sonuç vermediğini, hatta gariban işçilerin ölümüne yol açtığını söylüyor, ben ise bu eylemin o koşullarda en doğru eylem olduğunu savunuyordum. Bir ara arkadaşım lafı bugüne getirerek “ama işçi sınıfının bugünkü kazanımları da inkâr edilemez” dedi. Ben de hiç düşünmeden “ne kazanımıymış, söyle bakalım” diye karşı çıktım. Arkadaşım “afedersin bir an için seni hâlâ Marksist olarak düşündüm” diye espri yaptıktan sonra “işçi sınıfının kazanımlarını inkâr mı ediyorsun” diye sordu. “Peki gel bir gözden geçirelim, neymiş bu kazanımlar” dedim ve birlikte düşünmeye başladık.

Sonunda vardığımız sonuç şu oldu: Evet, bugün işçiler madenlere daha modern asansörlerle indiriliyorlardı. Ya işçi sınıfının kayıpları? O gün işçiler hep bir arada, bir gettoda yaşıyorlardı. Birlikte yiyiyor içiyor, birlikte eğleniyorlardı. Bu da birleşip bir anda harekete geçmelerini çok daha kolaylaştırıyordu. Bugün bu durum ortadan kalkmıştır. Artık iki işçinin birbirini, işyeri dışında (işyerinde görme ve iletişim koşulları da çok azalmıştır ya!)görmesi şansı son derece azdır. Ortak işçi mahalleleri yoktur. Ortak işçi mekanları yoktur. Bunlar devasa bir toplum içinde kaybolmuşlardır. İşçiler atomize edilmişlerdir. Öte yandan o zaman patron belliydi. Germinal filminde de gördüğümüz gibi işçiler patronlarını, yaşamıyla birlikte açık seçik görebiliyorlardı, ücret pazarlığı için onun karşısına doğrudan doğruya çıkabiliyorlardı. Herşey çok daha açıktı işçiler açısından. Şimdi işçilerin patronları bile belli değildir, sermaye hisse senetleri aracılığıyla kollektifleşmiştir (böylece Marksistlerin çok sözünü ettikleri, üretimin kollektif niteliği ile sermayenin özel niteliği arasındaki çelişme de ortadan kalkmıştır). Bırakın işçilerin patronlarını tanımalarını, görmelerini, onlarla yüzyüze gelmelerini, işçiler, güya haklarını koruyan sendikaların binalarının nerede olduğunu bile bilmemektedirler. Bankalar onların ücretlerinden belli bir miktarı sendika kesintisi olarak keserler ve o devasa sendika kurumlarına aktarırlar. İşçiler sendikalarının yöneticilerinin kim olduğunu bile bilmezler, onların yüzlerini de göremezler. O zaman işçileri açlık dışında tehdit eden, eylemden alıkoyan bir şey yoktu. Açlığı ve ölümü göze alan eyleme çıkabilirdi. Şimdi işçilerin kaybedecekleri çok şeyleri vardır. Normal gidişte ufak bir oynama bir sürü şeyin sarsılmasını getirebilir. Önce ev taksitlerini ödeyemezler. Bu ise onlar için korkunç bir şeydir. İçinde oturdukları evin onlara ait olduğu söylenmiştir ama bu ev için ömür boyu taksit ödemek zorundadırlar. Kira yerine taksit! Üstelik kira zamanla, içinde oturanın hakkı olarak azalır ama taksit azalmaz. Sonunda işçi emekli olur ve ölümüne yakın bir zamanda evin sahibi olur ki, bu zaman içinde ev de iyice eskimiştir ve onun tamir masrafları çocuklarına kalır ve bu böylece gider. Bununla kalsa yine iyi. İşçi, tüketim eşyalarının taksitlerini ödemek zorunluluğu ile bir çok yerden bağlanmıştır. Arabasının sigorta parasını, vergisini ödemesi gerekmektedir ki, bir greve çıktığı zaman sendikanın bunları ödemesini bekleyemez. vb. Hadi bakalım! Nerde işçi sınıfının kazanımları! Ortada olan koskoca bir kayıptan başka bir şey değildir.

19. Yüzyıl anarşistleri, Marksistlerden farklı olarak (ki, I. Enternasyonaldaki anarşist/sosyal-demokrat bölünmesinin ilk devrimci/reformist bölünmesi olduğu bugün daha net görülebilmektedir) reformlar için mücadeleyi ve ücretlerin arttırılması için mücadeleyi reddedip kökten bir devrim mücadelesine çağrı yaparak çok isabetli davranmışlardır.

Hepimizin mantığına yer etmiş çok köklü bir düşünce tarzı vardır. İşçiler, emekçiler, ücretlerinin arttırılması için, reformlar için mücadele ederken adım adım eğitilirler ve bilinçlenirler, bu yüzden reformlar için mücadele etmek son tahlilde devrim mücadelesine hizmet eder. Hiç de değil! Emekçiler reformlar için mücadele ederken devrimcileşmezler, reformculaşırlar. Yüzelli yıllık bütün deneyler bunu göstermiştir. Grevlerin bir okul olduğu doğrudur. Ama bu okulda her iki dersi birden öğrenmek olanaklıdır. Eğer işçilere ücret arttırma grevlerinin son tahlilde işçi sınıfını uyutmaya hizmet edeceğini, bu yüzden bu grevleri acilen devrimci ve yıkıcı grevlere dönüştürmek gerektiğini anlatmazsanız, aynı, işçilerin seçimlerde oy verirken seçimle kurtulacağı yanılgısına kapıldıkları gibi, onların ücret artışlarıyla kurtulacakları yanılgılarına katkıda bulunmuş olursunuz. Bu yüzden, devrimciler, son tahlilde reformcu olan, ama o anda sistemle çatışan bütün hak alma mücadelelerine katılmalılar (böylece, ellerimizi kavuşturup oturalım mı, demagojisini de açığa çıkarmalılar), ancak bu mücadelelerin bu haliyle sistemin değirmenine  su taşıyacağını, işçilerin köleleştirilmesine hizmet edeceğini açıkça belirterek bu mücadelelerin yıkıcı, düzen karşıtı mücadelelere dönüşmesinin propagandasını yapmalıdırlar. Bunu yapmayanlar kaçınılmaz olarak (o anda sistemle çatışıyor görünseler bile) sistemin hizmetindeki unsurlar haline geleceklerdir.

Devlet sorunu, sanayiden ve
demokrasiden bağımsız değildir

Marksistler, geçici bir dönem için de olsa devlete gereksinme olduğunu söylerlerken hep burjuvaziyi bastırma zorunluluğu gerekçesini ileri sürmüşlerdir. Ama mantıklarının arka planında yatan çok önemli bir başka gerekçeyi ileri sürmekten hep kaçınmışlardır. Bu gerekçe, öngördükleri (hatta kapitalizmin ulaştırdığı noktadan da daha gelişmiş) devasa bir sanayi toplumunu yönetmek için devlete gereksinme olduğudur. Ve gerçekten de doğrudur. Eğer bu ölçüde devasa bir sanayi toplumu oluşturursanız böyle bir toplum kaçınılmaz olarak ve ama Marksistlerin iddia ettiği gibi geçici bir süre değil ebediyen devlete gereksinme duyacaktır. Çünkü böylesine dev bir sanayi toplumunda, böylesine karmaşık mekanizmalar gerektiren bir toplumda işlerin organizasyonu için, toplumun belli hedefler uğrunda yönlendirilebilmesi için bir sürekli işleyen yönetici mekanizma, bir disiplin aygıtı, bir büyük otorite, bir zorlayıcı güç her zaman gerekecektir. Bu anlamda Marksistler haklıdırlar. Onların yalan söylediği nokta, günün birinde, böyle dev bir sanayi toplumunda da sınıflar kalktıktan sonra devletin gereksiz olacağıdır. Oysa böyle bir toplumda sınıflar kalkmayacağı gibi devletin kalkması da artık olanaksızdır. Bildiğimiz anlamda klasik burjuva-proleter sınıf karşıtlığının kalktığını farzetsek bile yöneten/yönetilen karşıtlığı kalkmayacağı için (ki, Marks ve Engels bunu görememişler, sınıflar kalkınca devlet de kalkar demişlerdir. Oysa devleti gerektiren yapı kalkmadıkça sınıflar ortadan kalkmayacaktır) sınıflar tekrar tekrar üreyecekler ve bu da yine baskı mekanizmasını zorunlu kılacaktır.

Devleti gerçekten ortadan kaldırmanın tek yolu, Proudhon’un belirttiği gibi bildiğimiz anlamdaki toplumun tasfiye edilmesidir. Bu tasfiye, toplumu küçük komünler haline getirip merkezi bir toplum  olmaktan çıkartacak ve yerine komünal birimlerin dayanışmayla kurulan federasyonunu koyacaktır. Bu anlamda dev sanayi tröstleri de yok edilecek ve dolayısıyla o ölçüde dev organizasyonlar yapmak zorunluluğu ortadan kalkacaktır. Herşey insanların gönüllü, yerinde ve basit kendi kendine yönetimine dayanacak, dolayısıyla insana yabancı bir merkezi disiplin aygıtının zorunluluğu ortadan kalkacaktır. Böyle bir aygıtın zorunluluğu ortadan kalktığı zaman yeni sınıfları ortaya çıkaran maya da yok olmuş olacak ve gerçek anlamda sınıflar ortadan kalktığı için bu sınıfların egemenliğine hizmet eden silahlı baskı aygıtları da gereksiz olacaktır vb.

Marksistler, kendi devletlerini anarşistlere karşı savunurken son derece müşkül durumlarda kalmışlar, açıkçası büyük çelişkilere düşmüşler ve bu çelişkileri de hayat tarafından ayan beyan ortaya konmuştur. Bir kaç örnek verelim:

“Böylece anarşistlerin düşüncelerinden şu sonuç çıkar:
“1. Sosyal demokratlara göre, başlıca işveren olarak, işçileri hizmetine alan ve mutlaka ‘bakanları…jandarmaları ve ispiyonları’ olacak olan hükümet olmaksızın sosyalist toplum olanaksızdır…
“Anarşist baylar tarafından yapılan bu ‘suçlamaların’ herhangi bir temeli var mıdır?
“Biz, anarşistlerin bu konuda söylediklerinin hepsinin ya düşünce zayıflıklarının ya da haysiyetsiz dedikoduculuklarının bir sonucu olduğunu ileri sürüyoruz.”

“Marx ile görüş birliği halinde Paris Komünü deneyimine uygun olarak, sürekli ordusu olmayan, halka karşı polisi olmayan, halkın tepesinde görevlileri olmayan bir devletin zorunluluğunu savunuyorum.”

Lenin’in savunduğu bu devlet, kanatları olmayan, uçmayan, yumurtlamayan bir kuş türünden söz etmek kadar gariptir. Stalin’in sözünü ettiği devlet de öyledir. Bakanları, jandarmaları ve ispiyonları olmayan bir devlet! Demek anarşistler haysiyetsiz dedikoducularmış! Zaman kimin haysiyetsiz dedikoducu olduğunu gösterdi. Anarşistlerin devlet konusunda yaptıkları bütün saptamalar doğru çıktı. Komünistler, bakanları, jandarmaları, ispiyonları, sürekli ordusu, halka karşı polisi, halkın tepesinde görevlileri OLAN öylesine korkunç bir devlet mekanizması kurdular ki, bunun karşısında, o zamana kadar devlet oluşturmakta ustalaşmış burjuvazinin bile dudağı uçukladı.

Gün Zileli,

Apolitika,
Ağustos 1994, sayı:2

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI