Emma – İspanya

EMMA GOLDMAN’IN DEVRİM ANLAYIŞI ve İSPANYA İÇ SAVAŞINA BAKIŞI

Emma Goldman (1869-1940) Yahudi bir ailenin üçüncü çocuğu olarak Rusya’da dünyaya geldi. İlk gençlik yıllarında Çerniçevski’nin Nasıl Yapmalı adlı kitabını okuyarak Rus devrimcilerine sempati duymaya başladı. Onaltı yaşındayken St. Petersburg’da bir eldiven ve korse fabrikasında çalışmaya başladı. 1886 yılında, kendisinden daha büyük olan kızkardeşi Helen ile birlikte Amerika’ya göç etti. Onun uyanışında en büyük etken Şikago’daki Haymarket bombalanmasından yargılanan anarşistlerin savunmaları oldu. 1889 yılında anarşist saflara katıldı. Bu dönemde, hayat boyu ruhsal bir birlik içinde olacağı yoldaşı Alexander Berkman ile tanıştı. Emma Goldman hayatı boyunca bir çok aşk yaşamasına rağmen Alexander Berkman’la bu temel birliktelikleri hiç bir zaman bozulmadı. Emma, Alexander, ressam Fedya ve bir başka kız arkadaşları birlikte komün yaşamı sürdürmeye başladılar.

1892 yılında Pensilvanya-Homestead’daki ünlü çelik grevinde Carnagie Homestead’ın menejeri Henry Clay Flick’in işçilere zalimce davranması üzerine öfkeye kapılan üç anarşist genç menejeri öldürmeye karar verdiler. Bu görevi Berkman üstlendi. Frick’i bürosunda ağır yaralayan Berkman’a yirmiiki yıl hapis cezası verildi. Berkman bu cezanın ondört yılını yattı.

Bundan sonraki yıllarda Emma tanınmış bir kitle konuşmacısı oldu. Çeşitli eylem ve konuşmalarından dolayı bir çok kez tutuklandı, iki keresinde birer yıl hapis yattı. Bir ara Avrupa’ya da giden Emma, Londra’daki bir anarşist toplantısında diğer önde gelen anarşistlerin yanısıra Rus anarşisti ve filozofu Peter Kropotkin ile de tanıştı. Viyana’da, daha önce hapishanede pratiğini yaptığı hastabakıcılık ve ebelik konusunda eğitim gördü. Freud’un konferanslarını izledi, Nietzche, İbsen ve Hauptman’ın yapıtlarını yakından izledi.

1896 yılında New York’a döndü ve eylemlerini sürdürdü. Bir yandan da hastabakıcılık ve ebelik yaptı. Verdiği konferanslarda kadınların kurtuluşunu vurguladı ve ilk doğum kontrolü kampanyasını örgütledi. 1906 yılında Mother Earth adlı anarşist dergiyi çıkartmaya başladı. Bu dergiyle yaklaşık onbin okuyucuya ulaştı. 1917 yılında özgür okullar kampanyasını ve Askere Almaya Karşı Mücadele Birliği’ni oluşturdu.

21 Aralık 1919 tarihinde Berkman ve 249 radikalle birlikte, Amerikan hükümeti tarafından zorla Rusya’ya sürgün edilen Emma, yoldaşı Berkman’la birlikte Rus ihtilalinden sonra ortaya çıkan rejimi somut olarak inceleme olanağı bulmuş oldu. Rusya’ya vardıklarında, henüz Rus ihtilalinin heyecanı içindeydiler ve ihtilalden sonra kurulan Bolşevik rejime karşı da bir önyargıları yoktu. Hatta bu rejimin devrimci olduğunu düşünüyorlar, ellerinden gelen yardımı yapmayı planlıyorlardı. Ancak bu yargılarını, Rus anarşistleriyle karşılaştıktan kısa bir süre sonra değiştirmek zorunda kaldılar. Bu arada Lenin, Troçki ve Zinovyev de içlerinde olmak üzere rejimin önde gelen bir çok kişisiyle görüşmeler yapma fırsatı da buldular. Yeni rejimin iç yüzünü gördükleri andan itibaren eleştirilerini belirtmekte duraklamadılar. 1921 Baharında Sovyet rejiminin Kronstadt’da giriştiği zulüm onların rejimle açıkça çatışmalarını getirdi. Gizli polis Çeka tarafından izlendiler ve sonunda aynı yıl Rusya’yı terketmek zorunda kaldılar.

Bundan sonraki on beş yılda Emma ve Alexander Avrupa’da zorlu bir göçmen yaşamı sürdürdüler. Çeşitli Avrupa ülkelerindeki anarşist hareketler üzerine gözlemlerde bulundular. 1936 yılında Alexander Berkman Nice’de kendi yaşamına son verdi. Bu, Emma için çok büyük bir darbe oldu. Berkman’ın intiharından üç hafta sonra İspanya devrimi patlak verdi.

Berkman’ın acısı taze olmasına rağmen Goldman bir kere daha ayağa kalktı ve ömrünün son yıllarını İspanyol devrimine adadı. İspanya’ya üç kere uzun süreli ziyaretler yaparak halk kitlelerinin devrimi inşa etme çalışmalarını, iç savaşın seyrini ve diğer gelişmeleri adım adım izledi. Bu gelişmelerden önemli sonuçlar çıkardı ve bu sonuçları dünya çapında haberleştiği anarşist arkadaşlarına ve diğer dostlarına mektuplarla iletti. Başta Londra olmak üzere Avrupa’nın bir çok yerinde İspanyol devrimini destekleyen toplantılar düzenledi. İspanya iç savaşının devrimin yenilgisi ve Franko’nun zaferiyle bitmesinden sonra 1939 yılında Kanada’ya geçti ve orada İspanyol sığınmacılar için bağış toplama kampanyasını sürdürürken 1940 yılında yetmiş yaşında yaşama gözlerini yumdu.

Emma Goldman anarşist saflarda olduğu kadar feministler arasında da önde gelen bir devrimcidir ve yaşamının elli yılını devrim ve kadınların kurtuluşu davasına adamıştır.

Yazar David Porter, Vision On Fıre -Emma Goldman On The Spanish Revolution- (Commonground Press, Birinci Baskı, 1983) adlı kitabında Goldman’ın İspanya iç savaşı ve devrimi üzerine gözlemlerini içeren mektuplarını derlemiş. Ben, Emma Goldman’ın yaşamı hakkında yukarda yaptığım kısa açıklamanın ardından, bu derlemeden yararlanarak Amargi okuyucularına Emma Goldman’ın çeşitli konulardaki görüşlerinin genişçe bir özetini sunmaya çalışacağım.

İHTİLAL ÜZERİNE

Goldman, mektuplarının bir çok yerinde kuvvetle şu vurguyu yapmaktadır: Yaşam teorilerden daha güçlüdür. Ve bir yerde şöyle demektedir: “Elbette doktriner değilim…Asla ne bir fanatik ne de bütün teorilerin başına geldiği gibi gerçekleri görmezden gelen bir kör oldum.” (E.G. s.94)

Goldman, her ne kadar yaşamın teoriden güçlü olduğunu ileri sürse de ihtilal konusunda kaçınılmaz olarak bazı teoriler geliştirmek zorunda kalır. Bunu yaparken reformizmle arasına kesin bir çizgi çeker. Ona göre her ihtilal insanlığı liberter ideallere biraz daha yakınlaştırmaktadır. Fransız ihtilali dünyaya sosyal fikirleri ve insan haklarını getirmiştir. Rus devrimi, komünist devletin bütün acımasız uygulamalarına rağmen, Rus halkının kalbinde ve beyninde yer etmiştir (s.239). Ve Rus devrimiyle Bolşevik rejiminin arasında dikkatli bir ayrım yaparak şöyle demektedir Goldman: “Rus devrimine kendisini uygulaması için şans verilmedi, hemen arkasına bir komünist devlet kuyruğu bağlandı. Anlaşılması gerekir ki, Rus devrimi ile Sovyet rejimi arasında büyük bir uçurum vardır. Hayır, başarısız olan devrim değildir, Sovyet rejimidir, diktatörlüktür. (abç.G.Z.)” (E.G. s.238)
Yazar David Porter, Emma Goldman’ın ihtilalci görüşünün gelişimini izlerken onun öncü anarşist grupların devrimci propagandalarına ya da esinlendirici şiddet eylemlerine katıldığını belirttikten sonra şöyle demektedir: “1921’de Rusya’yı terkettiği zamandan itibaren geniş çaplı liderlik ya da örgütlenmelerin devrimi hızlandırıcı rolünden gittikçe daha fazla kuşkuya düşmüş, yalnızca doğrudan kitlesel sosyal ihtilale (abç.G.Z.) inanmıştır. Rusya’daki durumu analizinin sonucunda, en organize ihtilalci gücün, Bolşeviklerin, önce en iyi takipçilerininin ve sonra da kitlelerin dönüştürücü hızını frenlediğini saptamıştır (s.212).

Goldman’a göre toplumsal devrim volkanik bir patlamadır, vahşi bir kasırgadır, bunaltıcı bir med cezir dalgası ve temelde kendiliğinden bir kitle ayaklanmasıdır. Diğer fenomenler gibi toplumsal devrim de somut gerçeklikten kaynaklanır. Doğada olduğu gibi, birbiriyle ilişkili faktörlerin sonuçta enerjiyi yeniden ve devasa boyutta yarattığı öyle bir an gelir ki, ilerde olacakları tahmin etmek son derece zorlaşır. Bundan dolayı devrime ilerleyen bir toplumda ihtilale önderlik etme konusundaki her iddia büyük ölçüde bir kendi kendine şişinmedir. (s.213)

“İhtilal bir kitle fırtınasıdır ve onu gerçekleştirmeyi planlayan bir ya da bir kaç liderin icadı değildir. İspanyol ihtilalinin umudu ve güvenliği köylerdeki uyanmış köylülerde, fabrikalardaki, atölyelerdeki, ülkenin değerlerini yaratan İspanyol emekçilerinde yatar. Hiçbir ünlü kişi kahraman Temmuz muharebesiyle gündeme gelen muazzam sosyal ve politik dönüşümün üstesinden gelemezdi.” (E.G. s.179)

“Devrim, Katalonya’nın, Aragon’un ve Levante’nin işçi ve köylüleriyle güvenlik içindedir…Buralara yolculuk yaptım, şehirlerdeki ve köylerdeki kollektifleri ziyaret ettim ve halkın ruh halini gördüm… Devrimin en etkili aşamasında liderler yoktu, büyük entellektüeller yoktu… Bir daha kimse hiçbir zaman Anarşizmin pratik olmadığını ve bizim programsız olduğumuzu ileri süremeyecektir.” (E.G. s.57)

Bu öndersiz devrimci kitleyi daha yakından tahlil eden Emma Goldman şu saptamaları yapıyor: “Onların fikirleri kağıtlardan ya da kitaplardan gelmez. Yalnızca yaşamın gücünden gelir. Eminim ki, bu, İspanyol halkının başka yerlerdeki kitlelerden farklılığıdır. Onlar bu sayede parlamenter yozlaşmadan ve politik entrikadan uzak kalabilmişlerdir. Onlar doğrudan eyleme güvenirler… Ayrıca liberter ilkeler diktatörlüğe yer bırakmayacak şekilde işçilerin ve köylülerin içinde derinden kök salmıştır.” (E.G. s.34)

Bununla birlikte Goldman bir “kitle idealizmi” içinde değildir. O, somut, elle tutulur, İspanyol kitle ihtilalinden söz etmektedir. Orada gördüğü kitlesel kahramanlığı dillendirmektedir. Öte yandan kitlelerin zor karşısında boyun eğdiğinin de bilincindedir. Bunun bir çok örneklerini verir ve ardından arkadaşına şöyle seslenir: “Sakın kitlelere inancımı yitirdiğimi sanma. Sadece fanatik olmayı reddediyorum ve sınıfın içindeki faziletlerin yanısıra şeytanlıkları da görüyorum. Sınıflar bireylerden oluşur ve bireyler yalnızca aziz değil, aynı zamanda günahkardır da.” (E.G. s.288)

Kitle hayranlığından uzak bu bireysellik anlayışı Goldman’ı kaçınılmaz olarak bilinç ve bireyin geliştirilmesi için yarın değil bugün sorununa getirir: “Bütün Sosyalist ve Anarşist saflarda yarına bugünden hazırlanmak gereğini kavrama eksikliği vardır. Kastettiğim, özgürlük ve insan haklarına saygının ihtilalden sonraki cennetten yağacağı görüşüdür. Devrimden sonraki gelişmelerin kontrolü için kitleler kadar bireylerin de hazırlanması gerektiğine yeterince vurgu yapılmamaktadır. Bu, kesinlikle geçmişin başlıca hatasıdır.” (E.G. s.260)

Bütün kalbiyle, Rus ihtilali öncesinden beri bildiği basit işçilerin pürist idealizmiyle birlikte olduğunu belirten Emma Goldman, onların saflığının ve idealizminin aynı zamanda hatalarının da kaynağı olduğunu belirtir (s.29). Ve özellikle Rus devriminden çıkarttığı derslerin bir sonucu olarak ihtilalin mümkün olduğu kadar geniş bir bilinç atmosferi hazırlaması gerektiğini vurgular. Devrim sonrasındaki yapıcı faaliyetin de buna bağlı olduğunu belirtir (s.213) Bundan sonra özgür kitle insiyatifinin üzerinde durarak şöyle der: “İspanya, işçilerin özgür insiyatifinin muazzam değerini göstermiştir. Bu, kollektivizasyon ve sosyalizasyonun işçiler tarafından ve onların yönetimi altında mümkün olduğu gerçeğini gösterdiği için değerlidir.” (E.G. s.238) Goldman’a göre bu ihtilalci ruhu ve halkın coşkusunu söndürecek iki şeyden biri devrimden sonra ortaya çıkması olası ayrıcalıklar (s.298), diğeri de özgürlüklerin bastırılıp yerine devrim adına bir diktatörlüge gidilmesidir. Anarşistler, özellikle Katalonya bölgesinde, Barselona’da, savaşın en kızgın anında ve halk cephesinde komünistler ve diğerleri tarafından yapılan çeşitli komplolara rağmen diktatörlük yoluna gitmemişler ve devrimin yaşamasının tek koşulunun özgürlük olduğunu bildiklerinden özgürlüğü kitlelerle birlikte titizlikle korumuşlardır: “Yoldaşlarımızın iki seçimi vardı: Ya diktatörlük ya da anti-faşist mücadelede bütün dost denilenler için mümkün olan en geniş özgürlük. CNT-FAI’nin ikinci yolu seçmiş olmasından memnunum. Katalonya’nın bütün dünyada politik bakımdan en özgür yer olduğunu söylemek abartma olmayacaktır. Faşistler olmasa, her parti sınırsız konuşma, toplanma ve basın özgürlüğünden hoşnuttur. Gerçekte bu partilerden bir kısmı özgürlüğü ruhsat anlamında kullanmaktadır. Bunlar en önemli binaları ele geçirmekte, gece yarılarına kadar yüksek sesle konuşmalar ve toplantılar yapmaktadırlar. Günlük askeri resmi geçitler düzenlemekte ve müzik çalmaktadırlar. Az buçuk lanetler yağdırmaktan zevk almakta, yeterince güçlendikleri o mutlu saat gelince yoldaşlarımızı duvarın önüne dizmek üzere yoğun hazırlıklarını sürdürmektedirler. CNT-FAI olarak böylesine hoşgörü göstermenin felakete yol açabileceğini ve büyük sonuçlar getirebileceğini sık sık hissetmiş ve ifade etmişimdir. Ve şimdi kabul etmek zorundayım ki, bu tehlike, diktatörlüğe göre tercih edilebilir bir şeydir. CNT-FAI bütün bu saçmasapan gösteri ve pratiklere aldanıyor değildi, tehlikeye karşı kör değildi, tehlikeye karşı hazırlanıyordu. Fakat özgürlük inancı onların içinde öylesine derin bir şekilde kök salmıştı ki, taraftar kazanmada başka türlü metodlara güvenenleri zorla önlemektense bir aziz sabrı gösterip günlük tacizlere tahammül etmeyi tercih etmişlerdir. İnsanlarımız, Anarşizm ve Liberter Komünizmin Katalan işçi ve köylülerinin içinde derinden kök saldığını bilmektedir, onların gösteriler düzenleyerek coşku ve bağlılıklarını bildirmelerine gerek yoktur.” (E.G. s.99) “Katalonya’daki yaşamın dikkat çekici aşaması beni ziyaretim sırasında son derece etkileyen ve herkesi hoşnut kılan politik özgürlüktür. Savaşa ve ihtilale rağmen (abç.G.Z.) ve herhangi bir hükümet altında böyle hakların olması kesinlikle mümkün değildir. Özgürlük, anti-faşist cephede yer alan bütün partiler için gerçekten olağanüstüdür. Bunun en önemli moral teminatı CNT-FAI’dır. Onlar, sarsılmaz bir şekilde diktatörlükle iş görmeyi reddetmişlerdir…özgürlüğün istismarı diktatörlükten daha iyidir.(abç.G.Z.)” (E.G. s.226)

Ancak bu saptamalara rağmen, Goldman, rahip ve din adamlarına ya da Katolik kilisesine neden özgürlük tanınmadığı konusunda soru yönelten bir yoldaşını yanıtlarken, savaş koşullarında bazı kısıtlamaların da kaçınılmaz olduğunu dolaylı olarak kabul etmektedir: “Senin talebin, Anarşistlerin, Katolik kilisesi de dahil olmak üzere herkese kesin bir özgürlük tanımaları anlamına geliyor. Kiliseler cephanelikken ve çok sayıda din adamı silahlanmışken senin fikrin iyice saçma kaçıyor.” (E.G. s.229)

ŞİDDET VE PASİFİZM ÜZERİNE

Emma Goldman, yaşamını özetlerken de kısaca değindiğimiz gibi, mücadelesinin ilk yıllarında bireysel şiddet eylemlerine girişmişse de daha sonra bu yolun hatalı olduğunu görerek vazgeçmiştir. Bireysel şiddet konusunda iki temel problem vardı ona göre: Birincisi, umutsuzluk duygusundan doğan bu tür eylemler kaçınılmaz olarak kamuoyunda olumsuz bir tepkiye yol açar. Başlangıçta ortaya çıkan şok ve şiddetli öfke ne olursa olsun, bu, sonunda kitleleri etkileyen medyanın olayı olumsuz yönde kullanmasına yol açar. İkincisi, böyle bir şiddet aynı zamanda eylemcilerin kendi insanlık duygularını tüketmelerine yol açar ve potensiyel kurbanların yakınındaki masum insanların korunması gerektiği konusundaki ihtiyatlılığı yok eder. O, yıllarca baskı ve yoksulluk altında acı çekmiş bir grup ya da birey tarafından yapılmış umutsuz bir sosyal intikam eyleminin ardındaki insani güdüyü hiçbir zaman suçlamayacaktır. Bu insani güdüde, bu özel duyguda, sonunda ortaya korkunç sonuçlar çıksa da, daima haklılık vardır.

Goldman, ilk gençlik yıllarından sonra kitlesel bir toplumsal devrimi savunmuş ve yukarda da örneklerini verdiğimiz gibi, böyle bir devrimin kaçınılmaz bir kitle devrimi olduğunu, kitlelerin spontane hareketi olduğunu ileri sürmüştür. Böyle bir kitlesel devrim büyük acılara malolabilecektir: “Eğer temelli sosyal değişiklikler olacaksa bu yalnızca eski rejimin kökünden sökülüp atılmasıyla ve yalnızca sosyal devrimle olabilecektir. Evet bunun çok sayıda karışıklık, yaşamların yitirilmesi, büyük acılar anlamına geldiğinin farkındayım.” (E.G. s.238)
Böyle kitlesel devrimler ona göre kaçınılmaz olarak kitlesel bir şiddeti de içlerinde barındırmaktadırlar. O, sosyal devrimin genellikle ulusal ve uluslararası planda savaşı içerdiğinin bilincindedir. Goldman’ın görüşünce reaksiyoner güçlerin silahlı saldırısına karşı etkili savunma için halkın eline silahı alması gerekmektedir. Devrimin silahla savunulması kesinlikle haklı ve gereklidir.

Goldman bu görüşleri ve İspanya’daki anarşistlerin iç savaşa katılımını desteklediği için Hollanda’daki pasifist anarşist yoldaşları tarafından yoğun eleştirilere uğramıştır. Goldman, pasifist anarşistlerce ileri sürülen pasif direniş görüşünü şöyle eleştirmiştir: “Pasif direniş bazı insanlar için uygun olabilir ve kuşku yok ki değerlidir de, ama anlamadığım nokta, benim yaşamım söz konusu olduğunda, bunun, silahlı direnişin yerini nasıl tutacağıdır.” (E.G. s.219) Ona göre pasifist yoldaşlar iki tür savaşı birbirine karıştırmaktadırlar: “Savaşa karşıyım ve bu yüzden hapise de girdim… Sorun şu ki, bizim Hollandalı pasifist yoldaşlar emperyalist savaşlarla (bunlar daima yağma ve fetihe dayanırlar) ihtilalin savunulması için verilen savaşlar arasında ayrım yapabilmiş görünmüyorlar. Bu iki tür savaş arasında ayrım yapamamak doğal olarak onları şu anda İspanya koşullarına uzaktan bakmaya sürüklüyor. Kendi adıma her zaman şunu ileri sürdüm ki, silahlı karşı-devrimci saldırıyı silahlı ihtilalci savunmayla karşılamaktan başka bir yol yoktur.” (E.G. s.220) İspanya iç savaşı koşullarında işçilerin seçebileceği yalnızca iki alternatif vardı. Biri yok olmak, diğeri ise direnmekti. Neyse ki, İspanyol işçileri ikinci yolu seçmişlerdi (s.236). “Devlet tarafından kullanılan savaş makinesi ve şiddet, direnmeme tutumunu bütünüyle boşa çıkarmaktadır. Her gün İspanyol şehirlerine ve kasabalarına havadan yapılan bombardıman sırasında direnmeme tutumunun ne yapabileceğini düşünüyorsun?” (E.G. s.237) “Bir bireyin ‘direnmeyerek savaşma’ tutumuyla zincirlerinden kurtulabileceğini kabul ediyorum… Fakat kitleler özgürlüğü direnmeme tutumuyla kazanamazlar; attıkları adım ne olursa olsun, en basit bir grev bile, organize şiddet tarafından, onları elleri kavuşturup oturmak yerine, büyük ölçüde direnişe itecektir.” (E.G. s.236-237)

İspanya iç savaşı sırasında 67 yaşında olan Emma Goldman, biraz daha genç olsaydı cepheye gidip yoldaşlarıyla aynı kaderi elde silah paylaşacağını söylemektedir (s.219). Öte yandan kitle ayaklanması sırasında bazı din adamlarının öldürülmüş olmasını İspanyol anarşistlerine karşı bir eleştiri olarak getiren pasifizm yanlısı yoldaşlarına şöyle yanıt vermektedir: “Ben, İspanya’da geçmişte binlerce işçinin, masum kadın ve çocuğun katledildiğini ve aşağılandığını bilirken bir kaç din adamının öldürülmüş olmasına büyüyen bir öfke duyamam. Herşey bin yana, yaşamını yitiren din adamlarıyla Guernica, Madrid, Bilbao bombardımanları arasında bir kıyaslama yapılabilir mi? Bu demek değildir ki, en kötü şeytanlar bir gün haklı hale gelebilir ya da her misilleme anarşist ilkelerle uygunluk halindedir. Bunu kabul ediyorum ve tekrar ısrar ediyorum ki, yaşam teoriden daha güçlüdür ve insanlık kütlesinden bir bireyden beklediğimiz tutarlılıkta eylemler bekleyemeyiz.” (E.G. s.228)

Öte yandan Goldman, ihtilal döneminde de yıkıcılıktan çok yapıcılığa önem vermek gerektiğini belirtmektedir: “Bir ihtilalde yıkıcılıktan çok yapıcılığa ne kadar büyük vurgu yapılırsa, o ihtilal kendini, halkın yeni yaşamının kurulmasında ve yaşamı inşa etmede en az şiddetle ifade ediyor demektir.” (E.G. s.238)

Goldman, şiddet sorununu İspanya iç savaşı somutunda bu şekilde tahlil ettikten sonra anarşizmi ilkesel planda ele alıp anarşizmin şiddetin propagandasını yapmayan biricik felsefe olduğunu belirterek (s.235) sorunun anarşizm ile ihtilal arasındaki farklılıkta yattığını belirtmekte ve şöyle demektedir: “İhtilal daima zorlama ve şiddettir- o, daima sistemimiz tarafından yaratılan vahşetin olduğu kadar sayısız hataların ve adaletsizliklerin doruktaki ifadesidir; bu yüzden fiziki ve ruhi işkencenin her türlüsüne maruz kalan insanların düşmanlarına kadife eldivenle ve kibarca davranmalarını beklemek kitlelerin insanüstü bireyler gibi hareket etmesini beklemek kadar olanaksızdır. Bu yüzden biz radikal değişikliklerin ihtilalci ayaklanma olmadan gerçekleşemeyeceğini anlarken gerçekte ihtilal döneminde anarşizmin tam anlamıyla ifade edilemeyeceğini de (abç. G.Z.) anlamış olmalıyız” ((E.G. s.227) Ona göre anarşizmin ihtilal dönemindeki fonksiyonu ihtilalin şiddetini en aza indirmek ve şiddetin yapıcı çabalarla yer değiştirmesini sağlamaktır ve İspanya’da yapılan da budur (s.236).

Goldman, 2. Dünya Savaşının hemen arifesinde savaşa karşı tutumunu bir kere daha şu şekilde ifade etmek gereğini duymuştur: “Yeni bir savaşta benim tutumum kesinlikle 1917’dekinin aynısıdır. Bu tutumdan yalnızca ihtilalin savunulmasına inandığım için İspanyol mücadelesi adına ayrıldım.” (E.G. s.244-245) Emma Goldman’ın bir tarafını faşist güçlerin oluşturduğu bir savaşta savaşa hayır tutumu takınması hemen akla onun faşizme karşı mücadeleye önem vermediği fikrini getirmektedir. Oysa o, faşizmin savaşla değil, içerdeki halkların mücadelesiyle yıkılacağına inanmaktadır: “Fakat bunun anlamı Nazizmin imha edilmesi ihtiyacına vurgu yapmamam değildir. Bana öyle geliyor ki, bu Almanya’nın içinde ve Alman halkının kendisi tarafından gerçekleştirilebilir. Savaş, kazanan kim olursa olsun yalnızca dünyada çılgınlığın yeni biçimlerini yaratacaktır.” (E.G. 245) Ve yine savaşın arifesinde, ölümünden az önce şu öngörüde bulunmaktadır Goldman: “Savaş ya da devrim? Sanırım önce savaş. Ama yine sanırım ki, bazı ülkeler savaşı devrim ile sonuçlandıracaktır.” (E.G. s.244)

ÖRGÜTLENME ÜZERİNE

Bu başlık altında Goldman’ın yaşam boyu izlediği örgütlenmeye ilişkin tavır üzerine yazar David Porter’ın yaptığı yorumları aktaracağım. Çünkü Goldman’ın İspanyol iç savaşının ateşli günleri içinde yazdığı mektuplarda doğrudan doğruya örgütlenme üzerine satırlar bulmak pek mümkün değil. Onun örgütsel tavrı, yazdıklarından çok, izlediği yaşam ve eylem çizgisinden çıkmaktadır. Porter’a göre, Goldman, yaşamı boyunca anarşist örgütlerle derin bağlar kurmaktan ve bu örgütlere üye olarak bağlanmaktan uzak durmuş ve bağımsızlığını sürekli olarak korumaya büyük önem vermiştir. Goldman, bir anarşist hareketin gücünün başlıca ya da yalnızca ademi merkeziyetçi bir yapıya güvenmekten çok üyelerinin bilinç açıklığından ve derinliğinden geldiğini düşünmektedir. Kişinin yaşam tarzındaki dürüstlüğü (ki, Goldman bu dürüstlüğü, o zamanki anarşistlerin bilincinin üstünde bir bireysel yaşam sürdürerek kanıtlamıştır) ve politik pratiği hareketteki yoldaşların onayından daha önemlidir. Bu ilkelerden hareket eden Goldman, kendi yaşamında bağımsız aşk ilişkilerini sürdürmüş, bir çok yakın hissettiği anarşisti gücendirme pahasına anarşist örgütlere derinlemesine katılmaktan uzak durmuştur (s.26).

Ancak Goldman’ın bu tutumu, onun, hareketteki pürist otonomi eğilimine yandaş olduğu anlamına gelmemelidir. Bu tür izole edilmiş, her türlü liderliği ya da örgütsel dayanışmayı reddeden pürist eğilimlere karşıdır. Aynı zamanda anarşist harekete “demokratik merkeziyetçi” bir yapı getirmeye yönelik anlayışları da eleştirir (s.26). Goldman, örgütlenme konusunda, anarşist hareketteki geniş çoğunlukla aynı orta görüşü savunmuştur. Bu çoğunluk içinde onun özel pozisyonu kişisel olarak her türlü örgütsel taahhütten kaçınmaktır. Aklı zorlayan ve dar görüşlülük eğilimini teşvik eden her türlü politik grubu kuşkuyla karşılamış ve rakip ideolojiler arasındaki tartışmalar yüzünden yapılan aşağılamalardan uzak durmuştur (s.27).

Goldman, geniş çaplı örgütlenmelere katılmasının, onun kişisel yaratıcı enerjisini sınırlayacağını düşünüyordu. Benzer sebeplerden, böylesi örgütlenmelerin devrimi hızlandırması ve önderlik etmesi fikrini de reddetti (s.212). Onun görüşünce, bu tür örgütlenmeler, anarşistlerinki bile, kariyerizmi, küçük kıskançlıkları ve yeni hiyerarşileri teşvik eder. Kuşku yok ki, bu eğilimler, hareketteki erkek egemenliğinin sonucu olduğu kadar örgütlenmelerin kendi yapısından da kaynaklanır (s.250).

İKTİDAR ÜZERİNE

İspanya’da 1936 yılında devrim ve karşı-devrim aynı anda patlak vermiştir. Franko’nun karşı-devrimci askeri darbesine İspanyol işçi ve köylülerinin yanıtı ihtilal olmuştur. İşçiler kendiliklerinden fabrikaları işgal ederek kollektifleştirmişler, köylüler toprak ağalarını kovarak kollektif çiftlikler kurmuşlardır. Böylece, Rus devriminde bile görülmeyen ölçüde bir ihtilalci kitle insiyatifi ortaya çıkmıştır. Kitleler Franko’ya karşıdırlar, onu ezmek istemektedirler, çünkü ihtilalin kendilerine getirdiği somut kazanımları korumaktır onların sorunu, yoksa sonradan komünistler ve batılılar tarafından uydurulan “demokrasi”yi değil. Ancak cumhuriyetçiler, liberaller ve Stalin’in Batıyla anlaşma politikasının güdümündeki komünistler Franko faşizmiyle mücadele adına ihtilali bastırmak, işçilerin köylülerin elindeki kazanımları geri alıp eski sömürücü sınıflara geri vermek istemektedirler. Bu yüzden, oluşturdukları anti-faşist cephenin görevlerinden biri de devrimi bastırmak ve böylece, pratikte Franko’ya yolu açmaktır. Çünkü kazanımları ellerinden alınan kitlelerin faşizme karşı mücadele coşkusu da bu güçler tarafından bastırılmaktadır. Bu noktada anarşistler çelişkili bir konumda kalmışlardır. Bir yandan kitlelere bağlılıkları ve kendi ilkeleri onlara ihtilali sürdürme tutumunu empoze etmektedir. Ama öte yandan kısa vadede Franko’nun faşist güçlerini püskürtme görevi vardır. Franko’yu temelde yenecek gücün ihtilale sarılan kitleler olduğunu bildikleri halde, bir yandan da kısa vadede Franko’ya karşı olan güçlerle ittifaka zorlanmaktadırlar. Böyle bir ittifaktan kaçınmak bütün dünyanın gözünde onları faşizme karşı mücadeleyi önemsemeyen bir siyasal konuma sürükleyebilecektir. En azından böyle bir izlenim doğacaktır. Ayrıca kısa vadede faşizmle mücadele somut olarak silah yardımını gerektirmektedir. Bu da Sovyetler Birliği’nin ve Batı demokrasilerinin desteğini almakla mümkündür. Cumhuriyetçi liberallerle, sağ sosyal demokratlarla, komünistlerle işbirliğini dayatan budur işte. Ama bu işbirliği aynı zamanda devrim aleyhtarı güçlere taviz vermeyi getirmektedir. Buna bağlı olarak anarşistlerin bir diğer çelişkisi bu “anti-faşist” güçlerle birlikte iktidarda yer almaktır. Bu, anarşizmin ilkelerine temelden karşıdır. Ancak iktidarda yer almamak, ortak cepheye sırt çevirmek ve iktidar gücünün kontrolünü bütünüyle bu devrim karşıtı güçlere bırakmak anlamına gelecektir. İşte bu içinden çıkılmaz karmaşık sorunlar anarşist saflarda büyük kaosa, hırçın tartışmalara neden olmuş, onların bütün iyiniyetine ve kahramanlıklarına rağmen politik arenadaki başarısızlıklarını ve hatta devrimin yenilgisini getirmiştir.
Emma Goldman, Schapiro gibi anarşistlerin, CNT-FAI’nin iktidara katılma ve ortak cephede yer alma tutumuna yönelttiği eleştirilere içerikte katılmakla birlikte, onları ihanetle suçlayan eleştiri dozuna karşı çıkmıştır. Goldman, aşırı nitelendirmelerden kaçınan ve kişisel vicdanını hiçbir zaman çiğnemeyen mantıklı tutumuyla, her türden eğilimdeki yoldaşlarına anlayışla yaklaşmış, eleştirilerini yıkıcı olmayan dostça bir üslupta yapmış ve hata yapanı bile anlamaya çalışan bir tarz izlemiştir. Ancak bu tarzı, onu anarşist ilkeleri net bir şekilde savunmaktan alakoymamıştır.

İspanyol anarşistlerinin, yukarda özetlediğimiz nedenlerle iktidarda yer almaları üzerine Goldman şunu söylemektedir: “İspanyol Anarşistleri, şimdi iktidarı gönüllü olarak kabul etmiş oluyorlar ve onu, ihtilal için savaşırken ölen ve kanını akıtan Rus halk kitlelerinden daha konsantre ve daha kahraman olduklarını hayal etmeden kullanıyorlar. Geçiş döneminde iktidar tuzağının kitleleri ve ihtilali hallettiği bir gerçektir. İktidar ihtilalin gücünü söndürür ve kitleleri köleleştirir (abç. G.Z.). İktidar, kitlelerin ve ihtilalin hedeflerini bulanık bir uzaklığa erteler ve Rusya’nın efendileri ve onların izleyicileri tarafından haklı gösterilen geçiş döneminin hedefleri adı altında Rusya’daki her caniyane işin yapılmasını sağlar. Anarşistler de iktidarı ele geçirdiklerinde aynı şeylerin olacağına kesin gözüyle bakılmalıdır… Bütün iktidarların ahlaksızlık ve yozlaşma bataklığına gömülmesi kaçınılmaz olduğu için böyledir bu.” (E.G. s.90)

Goldman’a göre ya hükümete katılmak ya faşizm demek, iki şeytandan birine boyun eğmektir: “Yoldaşlarımızın ya hükümete katılmak ya diktatörlük alternatifleriyle çatışmama şaşırdığını söylüyorsun. Umarım bunlardan birini onayladığımı düşünmüyorsundur. Şu anda bunların ikisinin de iki büyük şeytan olduğunu düşünüyorum.” (E.G. s.108) Ancak Goldman, biraz ilerde, faşizmin saldırısı koşullarında, eleştirisini biraz daha yumuşak ifade etme, hatta bu noktadaki eleştirisini bir dönem için geri almak gereği duymaktadır: “Fakat Franko Madrit’in kapılarındayken CNT-FAI’nin daha az şeytan olan hükümete katılmayı, en öldürücü şeytan olan diktatörlüğe tercih etmesini suçlayabilmem güçtür.” (E.G. s.112)

Goldman, iktidarın en iyi insanları bile yozlaştırdığını, iktidar denen şeyin iktidarı kullanan herkesi ihtilale karşı savaşır hale getireceğini belirttikten sonra (s.89-90) hükümette yer alan anarşist bakanlar Federica Montseny ve Garcia Oliver’in reformizmin sınırında olduğunu söylemektedir (s.40).

İktidara geçen anarşistlerin diğer iktidar tutkunlarından bir farkları kalmayacaktır Goldman’a göre: “Onlar iktidara yapıştıkları an anarşizmlerini unutacaklardır. Sosyalist ve komünistleri etkileyen aynı nedenlerle Anarşizme inanmaları için bir sebep kalmayacaktır.” (E.G. s.90) “Kendimi Anarşist diktatörlerin faşist ya da komünist diktatörlerden daha dostane olacaklarına inandıramıyorum.” (E.G. s.227)

Ne komünistler, ne de sosyalistler, hiçbir zaman, kendilerini yozlaştıran iktidar hakkında böylesine açık sözlü olma cesaretini gösterememişlerdir.

DEVLETÇİ GÜÇLERLE İŞBİRLİĞİ ÜZERİNE

Goldman, İspanyol anarşistlerini, devletçi güçlerle “anti-faşist” bir ortak cephede yer aldıkları için ısrarlı bir şekilde eleştirmiştir. Ona göre, Anarşistler kendi zeminlerinde durmalı, komünist ve sosyalist diktatörlüğe yol açmaktansa ideallerinin gerçekleşmesinde ısrar etmelidirler (s.88): “Yoldaşlar bütünüyle birleşik cepheye katıldılar. Bu, kaçınılmaz olarak onlara çelişkili adımlar attıracaktır ve açıktır ki, müttefikleri şimdiden faşizmden daha büyük bir tehlike olduklarını ispatlamışlardır.” (E.G. s.93)

Evet, aslında üçüncü bir alternatif vardır. O da devrimdir: “Üçüncü bir alternatif olduğunu biliyorum; yoldaşlar bütün diğer partilerle ittifakı reddedebilir ve ihtilalci prosedüre kendi güçleriyle girişebilirler. Bu gerçekten de Schapiro’nun bakışaçısıdır.” (E.G. s.108)

Ancak Goldman, Schapiro’nun eleştiri yöntemini benimsememektedir (s.108): “Herhangi bir kimsenin, altı aylık sınırlı bir zaman süresi içinde, onların hainlere ya da namussuz politikacılara dönüştüğüne beni inandırması mümkün değildir.” (E.G. s.30-31)

İspanyol anarşistlerinin o korkunç politika ormanında bebekler kadar saf kaldığını ve düşmanlarının ihanetlerine önem vermediğini belirten (s.226) Emma Goldman sonuç konusunda her iki halde de yenilgiden kaçınılamayacağını ortaya koyan şu iç karartan öngörüde bulunmaktadır: “Hangi taraf kazanırsa kazansın bizimkilerin bedelini ödeyeceklerini biliyorum. Eğer Franko yenilirse, Negrin-Stalin hükümeti kesinlikle üstün gelecek ve CNT’nin İspanyol devrimini canlandırmasını önlemek için her yöntemi kullanacaktır. Eğer Franko kazanırsa bizimkiler her zaman suçlanacaklar ve İspanya’nın içinde ve dışında av köpeği sürülerince paramparça edileceklerdir.” (E.G. s.124)

STALİN’İN “YARDIM”I ÜZERİNE

Stalin, İspanya iç savaşı nın başlangıcında son derece pasif bir konumda kaldı ve durumu izledi. Bu bekleyişin bir çok nedenleri vardı. Birinci nedeni, o sırada, faşizme karşı Batı demokrasileriyle işbirliği politikası güdülmesiydi. Daha doğrusu Sovyet devletinin çıkarları gereği, Hitler’den gelecek bir saldırıya karşı Batılı ülkelerle ittifak yapılmaya çalışılıyordu. Stalin’in sağcı ittifak politikası açısından önemli olan, İspanyol devriminin savunulması değil, bu konuda Batılı devletlerin alacağı tutumdu. İkincisi, Stalin İspanyol devriminden korkuyordu. Böyle devrimci bir girişimin Rusya halklarında 1917’nin anılarını canlandıracağından endişe ediyordu. Oysa o sırada o 1917’nin son kalıntılarını tasfiye etmekle meşguldü. Üstelik İspanyol devriminde anarşistlerin güçlü olduğunu biliyor ve Franko’nun bir süre anarşistleri ve ihtilali hırpalamasından medet umuyordu. Zayıflamış bir İspanya kendisine daha çok muhtaç olacaktı. Böylece İspanya’daki güçler Stalin’in dayatmalarına daha az direnebileceklerdi. Üçüncüsü, Stalin, İspanya’ya müdahale edebilmek için kendi güçlerini iyi bir şekilde hazırlamak zorundaydı. Silahların ardından ülkeye akacak komplocu ajan takımının hazırlığı için de biraz zamana ihtiyaç vardı. Aynı şekilde, ülkenin iç güçlerinde de uygun gelişmeler olmalıydı. Örneğin iktidar, ihtilale taviz veren güçlerden, giderek daha çok sağa kaymalıydı. Elbette bu süreci hızlandıracak olan Sovyetlerin müdahalesiydi, ama bu müdahaleden önce de durumun görece bu yönde gelişmesini biraz olsun beklemek gerekiyordu. Son bir neden de, Franko’nun ilerleme gücünü gözlemekti. Eğer ihtilalci güçler Franko’nun sömürge birlikleri karşısında direnemeyecek ve hızla yenilgiye gidecek olurlarsa o zaman böyle bir savaşa yatırım yapmaya gerek yoktu. O zaman Stalin bu hızlı yenilgiyi oturduğu yerden seyredecek ve kılını bile kıpırdatmayacaktı. Ama iç savaşın ilk dört ayında direniş güçlerinin öyle kolay yenilmeyeceğini anlayınca bu ülkeye yatırım yapmaya ve iç savaşı Sovyet devletinin çıkarları yönünde kanalize etmeye karar verdi. İşte Stalin yardımının iç savaşın en kritik dört ayında gecikmesinin ve sonra da başlamasının nedenleri bunlardır.

Goldman Stalin’in bu alçakça politikalarını çok güzel gözlemlemekte ve teşhir etmektedir. O, Stalin tarafından İspanya’ya yollanan adamların büyük çoğunluğunun cephe hattında savaşmak üzere değil, komünist bir diktatörlük kurmak üzere silahlandığının farkındadır (s.136). Ve yardımın neden böylesine geciktiğinin de çok iyi bilincindedir: “Belki Stalin’in herşeyi göndermeden önce dört ay boyunca hiçbir şey göndermemesi üzerinde düşünmüşsündür. Ve silahları göndermeye başladığından beri Katalonya’ya (anarşistlerin en güçlü olduğu bölge. G.Z.) hiçbir şey gelmedi. Gerçekte hepsi Madrid’e gitti. Fakat Katalonya’nın önemli cephelerden biri olduğunu biliyorsun. Fakat orada en güçlü olan CNT-FAI’dir, Stalin oranın bizim yoldaşlarımızdansa Franko tarafından alındığını görmek ister.” (E.G. s.136)

Stalin, silah gönderirken ağır siyasi koşullar ileri sürmeyi de ihmal etmemektedir: “Stalin silahların karşılığında iyi altın kaldırmakta ve CNT-FAI’ya koşullar dayatarak bu her iki yaygın örgütü ne yazık ki zincire vurmaktadır. Koşullardan biri anarşist basında devam etmekte olan anti-Sovyet eleştirilerin ya da propagandanın durdurulmasıdır. Diğer koşul ise Sovyet görevlilerinin Madrid’in savunulması hazırlıklarını bütünüyle kontrolleri altına almalarıdır… Stalin tarafından dikte edilen bundan sonraki adım ihtilalin savunulması sloganının demokrasinin savunulması sloganıyla yer değiştirmesidir. Bu öyle bir demokrasidir ki, eski karşı-devrimci polis görevlileri ve karşı-devrimci orta sınıf bu demokrasi sayesinde ihtilali ezecekler, CNT-FAI’nin yapıcı çalışmalarını yıkacaklar ve düzeni geri getireceklerdir.” (E.G. s.142)

Stalin’in silah göndererek ihtilalle dayanışmaya girdiğini düşünmek, Goldman’a göre ateşle suyun birliğine inanmak kadar safçadır: “Ayrıca Stalin İspanyol devriminin ve anti-faşist savaşın en kritik üçbuçuk aylık döneminde silahları göndermeyi bekletmiş ve böylece bütün yoldaşlarımıza ve düşünen insanlara bu adamın, müttefiklerinin kararını beklediğini -Fransa’nın- ve anti-faşist mücadelede İspanya’da günlük kayıplara çok az önem verdiğini göstermiştir.” (E.G. s.142)

Stalin, İspanya ihtilalinden yalnız İspanya açısından değil, Sovyetler Birliği’nin iç durumu açısından da korkmaktadır: “Anti-faşist mücadelenin ve ihtilalin ilk üçbuçuk ayında Sovyet basını dünyayı sarsan İspanya olaylarına çok az yer verdi. Fakat basının renksiz raporları bile Rusya’daki kitlelerin İspanya’daki yoldaşları için ayağa kalkmasına yetti. Fabrikalarda, madenlerde ve atölyelerdeki toplantılarda ve kitle gösterilerinde İspanya devrimine yardım yağdı. Bazı bilinmeyen nedenlerle bütün bunlar aniden durdu. Sebebi uzakta aramaya gerek yok. Stalin, İspanyol ihtilali tarafından Rusya’daki kitlelerin etkilenerek Rus ihtilalini yeniden anımsamalarına izin veren bu eski ihtilalcilerle Rus işçilerini ve eski Bolşevik-muhafızları tasfiye etmekle son derece meşguldür. Sovyetler Birliği nihayet anti-faşistlere silah göndermeye karar verdiği zaman bunun anlamı sınıf bilinci dayanışması değildir. Aslında onun dış siyaseti, İspanya’da önemli bir ayak basacak yer bulunduğunu farketmiştir.” (E.G. s.155)

İÇ SAVAŞTA KOMÜNİST SABOTAJ ÜZERİNE

Rusya deneyinden bu yana büyük hedeflerin rezilce araçlar kullanılarak yerine getirilemeyeceğine dikkat çektiğini belirten Emma Goldman (s.108) “Komünist ideoloji dünyaya şu zehirli fikirleri yaymıştır: Birincisi, komünist partisi, ‘sosyal devrime’ rehberlik etmek üzere tarih tarafından görevlendirilmiştir; ikincisi, sonuç, araçları haklı kılar” (E.G. s.157) derken gerçekten de haklıdır. Stalin’in güdümündeki komünistler Sovyet devletinin çıkarları doğrultusunda İspanyol devrimini bastırırlarken her türlü rezilce aracı kullanmışlar ve amaç için her şey mübahtır mantığıyla devrimci güçlere karşı her türlü komploya girişmişlerdir.

İspanya’daki komünist sabotajın boyutlarını ortaya koyan Goldman bir yandan da CNT-FAI’nin komünistleri yatıştırma politikasını eleştirmekten geri kalmamıştır: “Gerçekte 1937 Mayıs’ı sonrasında orduda onbinlerce yoldaş öldürüldüğü ya da komünist gizli polis tarafından keyfi bir şekilde tutuklandığı ve işkence edildiği zaman CNT-FAI’nin komünistleri yatıştırmaya devam etmelerine gerek kalmamıştı. ” (E.G. s.124)

David Porter bir dipnotta komünist komplosuna ilişkin olarak şunları belirtir: “CNT’nin verdiği rakamlara göre Temmuz (1937) ayı ile birlikte Barselona’da 800 üyeleri hapisteydi ve 60 üyeleri de öldürülmüştü. Yeni bir Barselona yeraltı gazetesi olan Anarquia köylerde, komünistlerin önderliğindeki ‘saldırı birliklerinin’ ‘kan banyosundan’ ve çok sayıda anarşist militanın katledildiğinden söz etmektedir. Temmuz ortasından itibaren, demektedir Morrow, bütün POUM (Stalin aleyhtarı muhalif komünistlerin örgütü. G.Z.) liderleri ve aktif kadroları hapsedilmişti.” (s.109-110). Aynı noktayı Goldman da bir mektubunda belirtmektedir: “Bilmeni isterim ki, hapishaneler, en iğrenç uydurmalar dışında hiçbir suçlamayla karşılaşmaksızın içeri alınan CNT-FAI ve POUM’lu politiklerle doldurulmuştur.” (E.G. s.146)

Komünist sabotaj yalnız şehirlerdeki öldürme ve tutuklamalarla kalmamakta, cephede de sürmektedir: “Aragon cephesi Rusya’dan yollanan silahlarla canice sabote edilmektedir. Fakat ne kadar az insan Madrid siperlerindeki birliklerimizin bir parça cephane dilenmek zorunda kaldıklarını bilmektedir.” (E.G. s.147) “Eğer Negrin-Prieto Hükümeti (ve komünistler) ( Negrin, Caballero hükümetinin devrilmesinden sonra başa geçen ve komünistlerle sıkı işbirliği politikası sürdüren sağ sosyal demokratların lideridir. G.Z.) Aragon cephesini sabote etmemiş olsalardı Franko uzun süre önce püskürtülmüş olurdu. Mantıksız gibi görünüyor ama gerçektir ki, Negrin, Prieto ve komünistler CNT-FAI’nin zaferini görmektense her türlü mütarekeye gözyummayı tercih edeceklerdir. Bu, dünyanın gördüğü en iğrenç ihanettir.” (E.G. s.153) “Negrin ve onun komünist dostları bir ziyafet düzenlediler ve bazı yoldaşlarımızı Katalonya ve Barselona’yı en iyi şekilde savunmak üzere yoldaşlar gibi tartışmaya davet ettiler. Bu, Rus elçiliğinde Chamberlain’e (O zamanki ingiltere Başbakanı. G.Z.) verilen ziyafete eşitti. Ülke halkı açlıktan kıvranır ve ülke nüfusu beslenemezken ziyafette bol yemek ve şampanya vardı, çünkü Negrin ve komünist dostları FAI sorumlularına rüşvet verebileceklerini düşünmüşlerdi. Fakat ne Negrin ne Katalonya Başkanı Company, ne de komünistler planı kabul etmediler. Planı kabul etmenin anlamı Katalonya ve Barselona’nın savunmasını Anarşistlerin eline bırakmaktı, Negrin ve komünistler Franko’yu Anarşistlere tercih edeceklerdir… Katalonya ve Barselona ihanete uğradı.” (E.G. s.166)

Komünistlerin iktidardan ve iktidar fikrinden uzak duramadıklarını, onsuz yapamayacaklarını belirten (s.154) Goldman Stalinist güçlerin yıkıcı eylemlerini şöyle açıklamaktadır: “Stalin İspanya’yı istilaya başladığı zaman onun adamları arkalarında yıkım ve ölüm bırakarak ilerlediler. ‘Nazik’ yöntemlerle ve Çeka’nın talimatlarıyla politik muhaliflerini, binlerce ihtilalciyi tutukladılar, çok sayıda kollektifi yıktılar, gün ortasında cinayetler işlediler.” (E.G. s.152)

Komünistlerin bütün gayretlerine rağmen kitlelerin sempatisini kazanmakta bütünüyle başarısız kaldıklarını, tersine işçi ve köylülerin nefretini kazandıklarını belirten (s.153) Goldman kendi şahsına karşı girişilmesi muhtemel komünist komplo girişimlerine karşı şunları yazmaktadır: “Beni bekleyen risk ve tehlikenin çok iyi farkındayım… Evet, Sevgili Roger, çıldırmış köpeklerin kafesine gidiyorum. Onlar bana ne yaparsa yapsın senin ve diğer arkadaşların bilmesini isterim ki, yaşadığım gibi ölmeyi umuyorum. Gerçekte kimse baskı altında kalan birisinin ne yapacağını bilemez. Bildiğim bir şey varsa o da ne ‘itirafı’, ne ‘dönmeyi’, ne de yaşamımın bağışlanması için ‘af dilemeyi’ kabul etmeyecek kadar güçlü olduğumdur. Eğer başıma bir şey gelirse kamuoyuna açıklanmak üzere Stella’ya ve diğer yoldaşlarıma bir ifade hazırlayıp yolladım. Bunu yaptım çünkü Moskova rejiminin kadersiz kurbanlarına karşı radyodan yapılan yayına benzer bir şekilde İspanyol komünistlerinin de bana karşı aynı zavallıca yalanları uydurmalarını istemiyorum. Biliyorum, benim ihtilalci dürüstlüğümü karalamaya çalışacaklardır. Fakat onların blöflerini açığa vuran son ifadem yüzünden başarılı olamayacaklardır.” (E.G. s.146)

Mektuplarında yer yer Marksizmi, Leninizmi ve Stalinizmi tahlil eden ve bunların arasındaki bağlantıyı ortaya koyan Emma Goldman’a göre Stalin’in korkunç rejiminin başlangıcı Marks’ın diktatörlük fikrinden kaynaklanmaktadır (s.165). Stalin, diktatörlüğün sadece abartılmış bir biçimidir (s.154) Stalin, Marks’ın mirasını sürdürmüştür (s.168). Tasfiyeler ise Lenin zamanında başlatılmıştır. Troçki makineli tüfeklerle Moskova’daki anarşist karargahı dağıtmış ve köylü Sovyetini dağıtılarak beşyüz delege Çeka’ya teslim edilmiştir(s.157). İşte Rus devrimini ezen bu ölümcül rejim gücünü yeniden İspanyo toprağında kullanmaktadır (s.117). Keza, Stalin’in Hitler’le yaptığı saldırmazlık anlaşmasının kökünde de Lenin zamanındaki Brest-Litovsk ihaneti yatmaktadır (s.195-196). Troçki’nin geçmişte işlediği günahlar ve hâlâ İspanyol halkına saldırılarını sürdürmesi onun, baş düşmanı Stalin ile aynı kumaştan dokunduğunu göstermektedir (s.158).

Emma Goldman, komünistlere yönelttiği bütün bu saldırılara rağmen, Stalin’in hışmına uğrayan Rusya’daki ve İspanya’daki muhalif komünistleri (POUM) bütün yüreğiyle savunmaktan bir an bile geri durmamaktadır: “İronik olan şudur ki, anarşistler Marksistleri kendi ailelerine karşı savunmak durumunda kalmışlardır. Bütün Troçkistler ve Stalinistler aynı dinsel üçlünün yetiştirmesidir: Marx, Engels, Lenin. Fakat aile içi kan davaları daima en acımasızı ve en keskinidir. Stalin’in ne kadar acımasız olduğu, eski yoldaşlarını ölüme gönderdiği zaman bizzat kendisi tarafından kanıtlandı. Onun İspanya’daki adamları eğer iktidarda olsalardı POUM’a da aynı şeyi yapacaklardı. CNT-FAI gibi onlar da bir an önce duvarın önüne dizileceklerdi.” (E.G. s.137-138) Nitekim daha sonra da öyle oldu. Komünistlerin POUM’u faşist işbirlikçiliğiyle karalamalarına karşı Goldman cesaretle dikildi: “Bir Marksist değilim ve POUM’la bir fikir birliğim yok. Fakat açıkçası bu partinin adamları her cephede kahramanca çarpışmaktadırlar, komünistlerin onlara karşı ileri sürdükleri faşizmle işbirliği skandal iddiasını kabul edemem.” (E.G. s.139) “POUM Marksist bir partidir ve ben kesinlikle Marksizme karşıyım. Fakat bu beni, Gorkin, Andrade ve onların yoldaşlarının cesaretine, aklına saygı göstermekten alıkoyamaz.” (E.G. s.162)

Goldman’ın tutumu budur. Çünkü o herşeyden önce bireysel vicdana sahiptir. “Benim için bir kişinin katolik ya da komünist ya da işçi ya da orta sınıftan olması önemli değildir, eğer o kişi baskı altındaysa, kovalanıyorsa, zulüm görüyorsa, önemli olan onun zincirlerinden kurtulması, özgürlüğe kavuşmasıdır. Onun safında yer alırım.” (E.G. s.193) İşte bu anarşist yüreğidir.

Ve bu yürek, yenilgiden sonra da açlık ve soğuk koşullarında komşu ülkelere sığınmaya çalışan İspanyol mültecilerinin safında atmaya devam etmektedir: “Ama Rusya yalnız İspanya’daki anti-faşist mücadeleyi sabote etmekle kalmadı. Her zaman aynı şeyleri yapmaya devam ediyor. Fransız toplama kamplarında 500.000 sığınmacı var. Onlar Fransız hükümeti tarafından suçlulardan daha kötü muamele görüyorlar ve bu korkunç kamplarda kadersiz İspanyol sığınmacılarına karşı en budalaca ayrımcılıklar yine Stalin’in gücüyle uygulanıyor.” (E.G. s.168) “Benim için dayanılması en güç şey, bir çok yoldaşın açlık ve soğuktansa aşağılama ve hakaretten daha büyük acı çektiklerini bilmektir.” (E.G. s.189)

BATININ MÜDAHALESİZLİK SİYASETİ ÜZERİNE

Batı demokrasilerinin (Fransa ve İngiltere) İspanya iç savaşına karşı aldığı müdahalesizlik tutumu aslında İspanya devrimine karşı Franko faşizmini gizliden gizliye desteklemekten başka bir anlama gelmemektedir. Çünkü “Demokrasiler ve Rusya ihtilalden ve İspanyol işçilerinden Franko’dan korktuklarından daha fazla korkmaktadırlar.” (E.G. s.192) Çünkü “İspanyol ihtilali, onun liderleri anarşistler olduğu için, yalnız burjuvazinin ve demokratik hükümetlerin değil, fakat aynı zamanda Marksistlerin bütün okullarının ve liberallerin gözünde de acı veren bir sorun oldu. Gerçek şu ki, İspanyol ihtilali bütün dünya tarafından ihanete uğramıştır.” (E.G. s.203) Çünkü “Avrupa iktidarları ve onların ortakları anarşizmin İspanya’da realiteye dönüşmesine kolay kolay izin vermeyeceklerdir” (E.G. s.107) Çünkü “Müdahalesizlik siyaseti ve ‘gönüllüler’ denen şey kesinlikle en iğrenç ikiyüzlülükten başka bir şey değildir” (E.G. s.180)

Ve dünyada en ucuz şey sempatidir Goldman’a göre: “Barselona’yı Franko’nun fiziki güç üstünlüğü karşısında elde tutmak olanaksızdır, ayrıca son dört gündür açlık son sınırına gelmiştir. Bütün bunlar bütün dünya tarafından tam anlamıyla terkedilmiş onbinlerce kahraman insanın derin trajedisini şiddetlendirmektedir. Oh evet, bu ülkedeki (İngiltere’deki, G.Z.) birçok leydi ve centilmen İspanya’ya yemek ve ilaç göndermekte, böylece kendi suçlu vicdanlarını rahatlatmaktadırlar. Vicdanları suçludur çünkü onlar Chamberlain’in ve Ulusal Hükümetin Franko, Almanya ve İtalya’nın avucu içine düşmesine izin vermişlerdir. Onlar parlamentodaki rahat kolduklarında konuşmalar yapmakta ve karılarıyla çocuklarının güvenlikte olduğunu ve aç kalmayacaklarını çok iyi bilmektedirler. Sempati dünyanın en ucuz şeyidir.” (E.G. s.188)

“ANTİ-FAŞİZM” VE DEMOKRASİ ÜZERİNE

Emma Goldman ihtilalden kopuk bir “anti-faşizm” sloganının aslında devrimi bastırmanın bir başka biçimi olduğunu sürekli olarak vurgular. Ona göre, anti-faşizm bir çok günahın üstünü örtmeye yarar ve bu sloganın izleyicileri Franko’dan çok ihtilalden korkarlar (s.113) Bu yüzden Goldman, anti-faşizmi yalnızca devrimi savunma anlamında kabul eder: “Biz, İSPANYOL DEVRİMİNİ SAVUNMAK İÇİN ULUSLARARASI ANTİ-FAŞİST DAYANIŞMADAN söz edebiliriz. Ama anti-faşizm terimini kabul edemeyiz.” (E.G. s.114) “Biz İspanyol işçi ve köylülerinin, parlamenter kurumların varlığını iyileştirmek için değil; toplumun sınıf sistemini devirmek için bir ihtilalci mücadele olan Faşizme karşı mücadelesini bütünüyle anlayıp desteklemeliyiz.” (E.G. s.201) “Çünkü Faşizmin zaferi yalnızca İspanyol yoldaşlarımızın başardığı bütün yapıcı çalışmaları yıkmakla kalmayacak, fakat aynı zamanda bütün dünyayı, Almanya ve İtalya’nın daha şimdiden içine düştükleri vahşetin içine atacaktır.” (E.G. s.222)

Ancak faşizme karşı kararlı mücadele Batılıların demokrasi illüzyonuna kapılmayı getirmemelidir: “Sen İngiltere’de demokrasi olduğunu sanıyorsun: Hindistan, Afrika, Arap ve diğer bütün halklara başvurmak daha iyi olacaktır. Ve onlar sana senin imparatorluğunun ve demokrasinin aynı cinsten suç ve günahları örtbas ettiğini ve Almanya’da ya da bir başka yerdeki dehşetten farksız olduğunu söyleyeceklerdir. Elbette bu Almanya’yı affetmeyi gerektirmez ama bugün barış ve demokrasi denen şeyin bir illüzyon ve bir tuzak olduğunun anlaması için halkın gözünü açmanın gerekli olduğunu gösterir.” (E.G. 192)

Bu illüzyonun baş körükleyicileri o dönemde Stalin’in güdümündeki komünistlerdir. Onlar “bütün dünyanın işçileri birleşin” sloganını “dünyanın demokrasileri birleşin” sloganıyla değiştirdiler (s.192): “Onlar devrimin yerine demokrasiyi koydular. Bu yeni slogan kitlelerin enerjisini felç eder ve İspanyol mücadelesine kasıtlı olarak ihanet ederken aynı zamanda ihtilal fikrinin, onun sahte hak iddiacılarından kurtulmasına hizmet etti.” (E.G. s.243) ” Yirmi yıl önce Lenin ve yoldaşları Kerensky tarafından temsil edilen demokrasiyi dünyadaki en rezil politik kurum olarak aşağılayıp suçlayarak kaldırmışlardı. Ve demokrasi adına konuşmaya cesaret eden herkesi imha etmişlerdi. Bugün Stalin’le Lenin’in takipçileri demokrasi festivaline olan aşkı kutlamakta ve burjuva demokrasisini kapitalist sınıfın ölümsüzlüğü olarak gören herkesi imha etmeye çalışmaktadırlar.” (E.G. s.144)

Goldman, faşizm ve demokrasi konusunda İspanya iç savaşının değişik aşamalarında farklı bakış açıları da getirebilmektedir. Örneğin Franko faşizmiyle savaşın en kızgın olduğu 1937 yılında “faşizmle demokrasi arasında büyük farklılıklar vardır. Birinde herşey boğulur, işkence yapılır, öldürülür; diğerinde insan nefes alabilir, konuşabilir ve kalemini kullanabilir” (E.G. s.113) derken, İspanya iç savaşının yenilgisinin ardından, Batı demokrasilerinin korkunç ihanetinin bütün açıklığı ile ortaya çıktığı koşullarda, Toronta’da kendisiyle yapılan bir görüşmede “Fakat bir savaşta modern demokrasilerle faşist devletler arasında, inanmıyorum ki, katılan insanların kazanımı açısından büyük farklılıklar olsun. Tek farklılık kurşuna dizilmeyle asılma arasındaki farklılıktır. Modern demokrasiler yalnızca Faşizmin kılık değiştirmiş halidir. Halkın özgürlükleri değişmez bir biçimde kısıtlanmıştır. En son örnek İngiltere’deki askeri seferberliktir. Ve elbette bu, bir başka emperyalist savaşın hazırlığıdır. Böyle savaşlarda halk daima kaybeder.” (E.G. 224) diyebilmektedir.

ULUSAL SORUN ÜZERİNE

Goldman’ın bu kitapta yer alan mektuplarında, İspanya iç savaşının ateşli günlerinde yazıldıkları için, bu konuya çok fazla değinilmez. Ancak Goldman’ın Yahudi sorunu üzerine yaptığı şu saptama bu konudaki düşüncesini net bir şekilde ortaya koymaktadır: “Yahudilerin, doğdukları, kültür ve uygarlığının yaratılmasına katkıda bulundukları her ülkede özgürlükleri ve hakları için savaşma görevlerinde ısrar ediyorum. Yardımcı olmakta başarısız kaldığım nokta, aynı eski milliyetçi ve devletçi duygularla yeni bir Filistin devleti (Yahudi devleti kastediliyor. G.Z.) kurulmasıdır. Yahudi kitlelerinin Yahudi kapitalistleri tarafından sömürülmesini ve toplama kamplarına konmasını büyük bir kazanım olarak görmem mümkün değildir.” (E.G. s.241)

ERKEK SORUNU ÜZERİNE

Goldman, bir anarşist-feminist olarak kadınların mücadelesine büyük katkıda bulunmuştur. David Porter’e göre onun geleneksel evliliği suçlayışı, fahişeliğin legalize edilmesinden daha az önemli değildir. Anarşist harekette bile bazıları bu çabaları sosyal devrim “ana görevinden” gereksiz bir ayrılma olarak görmüşlerdir (s.249-250).

Goldman, İspanya’da, İspanyol kültüründen kaynaklanan sexist örneklerden irkilmiş ve rahatsız olmuştur. İspanyol anarşist hareketinin içinde gördüğü böyle örneklere karşı daha da uzlaşmaz bir tavır göstermiştir (s.250): “Bütün Latin erkekleri hâlâ karılarına ya da kızlarına, mağara adamları gibi, ikinci sınıf insan muamelesi yapmakta ve onları yalnızca üreme makinası olarak görmektedirler. Yalnızca Latin erkekleri değil. Alman hareketiyle ilişkilerim de bana aynı izlenimi verdi. Bir başka deyişle, İskandinavlar ve Anglo-saxonlar hariç en modern Adem kadının önünde engeldir.” (E.G. s.252)

Aynı eleştiriyi İspanyol anarşistlerine de yöneltmektedir: “Buyrun bakalım, siz bireyin en geniş özgürlüğüne tamı tamına inanan bir anarşist olarak hâlâ kadını bir yemek pişirici ve geniş ailenin bakıcısı olarak göklere çıkarmakta ısrar ediyorsunuz. Bunun iddialarınızla uyuşmazlığını anlamıyor musunuz? Ama erkek gelenekleri ve yasakları çok derinde yatıyor. Korkarım onlar anarşizm kurulduktan sonra da uzun süre devam edecektir.” (E.G. s.253-254)

Goldman bu konuda İspanyol işçilerini açık açık eleştirmekten geri durmamaktadır: “Birisi onların (İspanyol işçilerinin) ihtiraslı özgürlük aşklarının kadınları da içerdiğini sanabilir. Bu, gerçek olmaktan uzaktır. İspanya’daki çoğu erkek kurtuluşun anlamını kavramamakta, ya da kavrasa bile, kadınların onun anlamını bilmedikleri fikrini korumayı tercih etmektedir. Birçok erkek, kadınların ikinci sınıf pozisyonda olmaktan hoşlandıklarına inanmaktadır. Bunun, zenci kölenin plantasyon sahibinin malı olmaktan hoşlandığını söylemekten farkı yoktur. Gerçek şudur ki, bir bireyin ya da bir grubun diğer birey ya da grup üzerinde efendiliğini içeren biçimler var oldukça orada gerçek kurtuluş olamaz. Bir cinsin diğeri üzerinde hakimiyeti anlamına gelen herşey insan ırkının kurtuluşunu en aza indirir.” (E.G. s.256)

İNSANIN KARAMSAR OLMA ÖZGÜRLÜĞÜ ÜZERİNE

Hiçbir politikacı, ya da kitlelere öncülük etme adına ortaya çıkan hiçbir allahın kulu kendi ruh halini insanların önünde serbestçe dile getirmek, yazmak hakkına ve özgürlüğüne sahip değildir. Onlar, illa kitlelere görünmek istedikleri ya da kitlelerin onları görmek istedikleri gibi olmak zorundadırlar. Ne büyük talihsizlik! Gerçekten de politikacılar kitleleri esir aldıkları ölçüde kendile de onların esiridirler.

Oysa Emma Goldman özgür bir insandır. Bu yüzden zaaflarını da, karamsarlığını da, korkularını da açıkça ortaya koymakta, yazmakta, bu yazdıklarının tarihe geçeceğini bile bile bunu yapmakta hiçbir sakınca görmez: “Hayat gerçekten dayanılmaz. Simion Koldofsky’in ölümüne üzülemem, çünkü biliyorum ki o, yaşamın zalimliği, acı vericiliği ve anlamsızlığından kurtuldu. O, niçin yaptığımı bilmeden hayatı peşinden sürüklemeye çalışan benden daha şanslıymış.” (E.G. s.110)

Gün Zileli

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI