Orada kimse Var mı – 2

ALATLI’NIN ROMANI ÜZERİNE: 2

BURJUVA POLİTİKASININ “ECİNNİLER”İ

Bu ikinci yazıya, birinci yazıya ilişkin geniş bir özeleştiri ile başlamak istiyorum. Romanı yalnızca 165. sayfasına kadar okuduktan sonra, “eh buraya kadar böyle geldiyse bundan sonra da böyle gider, ne ideolojik düzlemde, ne romanın yapısında önemli bir değişiklik olmaz” diye düşünerek ve o çok nefret ettiğim gazeteci yüzeyselliğine düşerek romanı değerlendirmeye kalkışmam büyük bir hataydı. İdeolojik eleştiriler açısından temelde yanılmadığımı düşünmekle birlikte, Alatlı’nın romanını, 165 sayfa okuduktan sonra “roman süsü verilmiş” bir “söylev ve demeçler” kitabı olarak değerlendirmem çok büyük bir hataydı. Burada bunun açıkça özeleştirisini yapıyor, yazardan ve Amargi okuyucularından özür diliyorum.

Alatlı’nın romanı öyle böyle değil, esaslı bir roman oysa. Özellikle kitabın ikinci yarısında hızlanan olaylar dizisi içinde verilen Belediye Başkan adayı Şafak Özden tipi, edebiyatımızda nerdeyse tanık olunmamış ölçüde diyeceğim, esaslı bir burjuva politikacısı tipi oluşturuyor ve aynı zamanda bu tipin köklü bir eleştirisini içeriyor. Üstüne üstlük bu burjuva politikacısı, 1980 sonrası köşeyi dönmecilik, iş bitiricilik ortamı ile birleşince yakıcı bir toplumsal eleştiri olarak ortaya çıkıyor. Bir tez-roman yapısı içinde, Rodoplu’nun görüş ve düşüncelerine bu denli ağırlık verilmişken ve sanki romanda önemli bir olay akışı yokmuş gibi görünürken, yazarın, Şafak Özden, kardeşleri ve ortaklarından oluşan çevreyi, bir belediye seçimi hazırlığı, bir kooperatif dalaveresi ve hüzünlü bir aşk (Rodoplu’nun Şafak Özden’e olan tutkulu ve talihsiz aşkı) öyküsünün inceden örgüleriyle verişi gerçekten önemli bir ustalık. Bu yüzden de birinci yazıdaki bir noktayı daha geri alacağım. Alatlı, Kemal Tahir’e göre olay örgüsünü kurmada daha büyük bir beceri gösteriyor.

Yukardaki noktaya bağlı bir diğer özeleştirim de, yazarın Rodoplu’nun roman parçalarını, romanına koymasına karşı kullandığım hoyratça ifadelerdir. “Beceriksizce karalanmış edebiyat karalamalarını… aktarmaktan hicap duymuyor” diye yazmışım. Bir kere, hicap duymak çok abartılı bir ifade. Günümüzde gerçekten hicap duyulacak o kadar çok şey varken, Alatlı neden bazı roman parçalarını aktarmaktan hicap duysun. İkincisi, romanın bütünü okunduğu zaman, bu parçaların Rodoplu’nun romantik ve populist karakterini kavramamızda oldukça yararı olduğu ortaya çıkıyor. Üstüne üstlük bunlar hiç de öyle beceriksiz edebiyat karalamaları falan değildir. Bunu böyle yazmamın sebebinin Rodoplu’nun muhafazakâr ideolojisine kızmamdan doğduğunu şimdi tahlil edebiliyorum.

Bir başka özeleştiri konusu da, yukarda belirttiğim kızgınlık nedeniyle tutarlı ve cddi olma endişesini bir yana bırakıp “Rodoplu” yerine “Robotlu” yazmak gibi ucuz harf oyunlarına başvurmam ve düzeyli bir tartışmaya girişmek yerine “çömez” vb. türünden(üstelik bir de yanlış anlama var, romanda “ben” anlatımını kullanan kişi, Alatlı’nın kendisi değil, Rodoplu’nun yakını olan bir erkektir), tartışmaya hiçbir şey kazandırmayan, ama karşılıklı birbirini anlamayı zorlaştıran sıfatlara başvurmam ve tesettürü savunan Rodoplu’yu, “peki o zaman niye Ziya Bar’a gidiyorsun” türünden ucuz demagojilerle köşeye sıkıştırmaya kalkışmamdır. Bunları da düzeltiyorum.

MUHAFAZAKAR-MİLLİYETÇİ- POPÜLİST İDEOLOJİK YÖNELİŞ

Yukardaki özeleştirilerime rağmen Alatlı ve onun roman kahramanı Rodoplu’nun temelde oldukça sağa kaymış muhafazakâr-milliyetçi-dinci ve popülist bir ideolojiye sahip çıkmış olduklarını, bu yüzden birinci yazıda ideolojik planda yaptığım saptamaların ve eleştirilerin (dilde, kızgınlıktan ileri gelen yer yer hafife kaçan hatalı ifadeler dikkat çekse de) doğru olduğunu düşünüyorum. Rodoplu ve Alatlı, Kemalizmin yazdığı tarihe karşı çıkarken yeni bir ilerici alternatif tarih anlayışı getirmek yerine, muhafazakar sağın tarih anlayışına sarılmaktadırlar.

Rodoplu ve Alatlı (aralarında belli farklar olmakla birlikte ideolojik planda temel noktalarda birlik oldukları bir gerçektir) ister Kemalist-devletçi ideolojiyi ve resmi tarihi eleştirmek, ister, benim birinci yazıda da belirttiğim gibi 2. Cumhuriyetin öz-uzman aydınlığı görevini üstlenerek solun yenildiği ortamda sol eğilimli aydınları sağ eğilimli aydınlara dönüştürmek, isterse son bölümde doğrudan doğruya Alatlı’nın belirttiği gibi (benim de teşhiste katıldığım, ama tedavide tam ters düşündüğüm gibi) Büyük Makina’nın yerine insanı öz alan bir sistemi oluşturmak amacıyla olsun, tarihi ele alırken, bugünkü Türkiye’nin düzenini ele alırken, yeni ve devrimci alternatifler oluşturmak yerine, Kemalizm eleştirisi adı altında, her türlü devrimci öğeyi hedef almakta ve bu yüzden, ister istemez sağın milliyetçi-mukaddesatçı anlayışı ile birleşmektedirler.

Jön Türkler soldan da eleştirilebilir, sağdan da, ittihat ve Terakki de öyle. Ama Rodoplu “bize ırkçılık Jön Türklerle (iktidara geldikten sonra bunun doğru olduğunu ben de kabul ediyorum. G.Z.), faşizm İttihatçılarla girdi. Yerlileri sindiren, kolayca manipule edilebilinir ruh halini dayatan eğitim sistemiyle, öğretmenlerle geldi. Sarıklı hocayla değil, tarikatlarla değil” (s.184) dediği zaman bu, eğitim sisteminin, Jön Türklerin ve İttihatçıların devrimci bir eleştirisi olmuyor, yıllar yılı bildiğimiz, hiç yabancısı olmadığımız sağcı mukaddesatçı-milliyetçiliğin cephaneliğinden alındığını hemen belli eden ve bir ucu Türkiye’nin “ülkücü” faşizmine kolayca açılabilen bir eleştiri oluyor. Garipçiler devrimci bir perspektifle eleştirilmez mi, eleştirilir elbette ama bu “iç-çevre Garip! şiirler yazıyordu… ve sen bütün bu adamlardan iğrendiğim, bu düzenden sorumlu tuttuğum için katı buluyorsun beni” (s.185) biçiminde ifade edildiği zaman bize hemen sağın saldırılarını anımsatmaktadır. “Bir Fakir Baykurt acı verir bana! Utanırım!” (s.186) dendiği zaman nisyan ile malul olmayan hafızamızın bize, 1960’ların başlarında,  Ankara’da bir sinemada sağcıların Fakir Baykurt’a fırlattıkları kırmızı mürekkepleri anımsatması işten bile olmamaktadır. Saidi Nursi, resmi tarihin dışında ele alınıp tabuların ve yasakların ötesinde, doğru dürüst değerlendirilemez mi? Değerlendirilebilir elbette. Ama bu, “Saidi Nursi önemli bir adamdı” (s.202) diye ifadelendirilip, hemen ardından İslamiyetin övgüsüne girildiği zaman bir zaman çıkan nurcu İstiklâl gazetesini okuyormuşuz gibi bir izlenime kapılmamız kaçınılmaz olmaktadır. Ve bütün bunların yanısıra, yer yer bütünüyle, o çok eleştirilen devletçi-Kemalistlerle de ağız birliği etmişçesine, örneğin bir Cahit Talas hocaya, Dev-Genç’e olumlu tavır alıp, kamuoyundan başka hiçbir makam tanımayacağını ilan etti diye (s.290) “bunun yasaların alenen çiğnenmesi demek olduğu” noktasından saldırıldığı zaman, yazarın ya da Rodoplu’nun başka yerlerde Deniz Gezmiş’i de savunurmuş gibi yapmalarının ister istemez demagojik bir dengeleme çabasından başka bir anlama gelmediğini düşünmekten alakoyamıyorum kendimi.

Alatlı’nın bazı temel teşhislerinde onunla aynı görüşte olduğumu belirtmiştim. Örneğin, Türkiye’deki bugünkü piyasa ahlakının bütün insani değerleri yok ettiği, Büyük Makine’nin (bence bu, bütün devlet kurumlarıyla birlikte kapitalizmden başka bir şey değildir) önüne gelen herşeyi ezip geçtiği, sistemin temeline insanı koymak gerektiği yönündeki teşhislere katılıyorum. Ama Alatlı ve Rodoplu’nun buna karşı getirdiği çare, Refah Partisi’nin programını anımsatmaktan öteye gitmiyor. Böylece hastalığa karşı getirilen çarenin, bizzat o hastalığın bir başka ürünü, uru olduğu, üstelik bunun çare diye uygulanmasının hastalığı daha da azdıracağı unutuluyor. “Vicdan azabının iptali, yani İslamiyetin ölümü” (s.358) diyor Rodoplu. Başka bir yerde de insanın kendi iç islahatından söz ediyor. Oysa İslamda vicdan azabı değil, cehennem azabı vardır. Diğer bütün dinlerde de olduğu gibi insanın öz-kontrolüne izin verilmez. Bunu daima dışsal otorite üslenir. Bu, Allah korkusu, cehennem korkusudur. Dışsal bir otorite korkusu içinde olan insanın kendini gerçekten içsel olarak islah etmesi, geliştirmesi beklenemez. Nitekim binlerce yıllık deney de bunun aynasıdır. “İslamiyet de öldürülünce, Büyük Makine’ye karşı duracak güç kalmadı” (s.364) diyor Rodoplu. Oysa bu bir yanılsama ya da yanılgı değilse, ne yazık ki bir yalandır. Çünkü bütün dinler gibi İslamiyet de Büyük Makine’nin bir parçasıdır, onun hizmetindedir. İnsanların Büyük Makine’ye karşı isyan etmelerini önleyen en önemli ideolojik ve kitlesel güçlerden biridir. Eğer böyle olmasaydı, Büyük Makine, aynı devrimciliğin üzerine çullandığı gibi dinin de üzerine çullanır ve onu gerçekten öldürmeye çalışırdı. Oysa özellikle 1980’lerden günümüze kadar yaşanan gerçek bunun tam tersidir. Büyük Makine, kendini dinin gerici ve uyuşturucu, reaksiyoner ve baskıcı gücüyle payandalamıştır. Dinin kendine uymayan parçalarını ya ehlileştirdiği ya da baskı altına aldığı bir gerçektir ama bu bütünü kapsamaz, esası oluşturmaz.

Alatlı ve Rodoplu, bugünkü düzeni eleştirir gibi göründükleri noktalarda asla kapitalizmin temellerine saldırmıyorlar, onu hedef almadıkları gibi, kâh sosyal demokratik öğelerle, kâh islami öğelerle beslemeye ve yaşatmaya çalışıyorlar. Böylece ortaya tuhaf bir sosyal demokratik-islami kapitalizm görüntüsü çıkıyor. “Bunlar eninde sonunda kapitalizmin kişinin becerisini ödüllendirmekten doğan üstünlüğü ile hakça bölüşüm ilkesini gözeten bir sistemde bütünleştirilecek yeni bir sentez ortaya çıkartacak. Emekle kazancın doğru orantıda artmasını sağlayan bir sistem kurulacak. Geçen yüzyıldan bu yana ilk kez, sosyalistler, özel teşebbüsün daha verimli olduğunu kabullenirlerken, piyasa ekonomisi yanlıları mülkiyetin halka yayılmasının daha da verimli olacağı konusunda birleşiyorlar” (s.223) denirken acaba Rodoplu ve yazar, bu getirdikleriyle Büyük Makine’ye karşı durmak yerine, onu sosyal demokrasinin emek-sermaye işbirliği türü demagojik öğeleriyle allayıp pulladıklarının ne ölçüde farkındadırlar? Ve devlete, kökten değil de, özel teşebbüsçü bir bakış açısıyla karşı çıkıp, çok nefret ettikleri Batı’nın bugünkü neo-muhafazakâr politik temsilcisi Thatcher’den ikide bir alıntı yapmaktan bıkmazlarken (Thatcher “bir şeyin sahibi devlet ise, o şey hiç kimseye ait değildir…Kimseye ait olmayan bir şey de kimsenin umurunda değildir” diyormuş. Doğru. Ama bunun alternatifi özel mülkiyet değil ki. İlahi Thatcher, söyler misiniz, sizin de büyük hisse sahipleri arasında bulunduğunuz Marks and Spencer tekeli koca İngiliz toplumunda kaç kişiye aittir ve orada çalışan onbinlerce insanın bu tekele karşı tavrı herhangi bir devlet tekeline karşı tavrından hiçbir farklılık gösterir mi?) “devletliğini bilmeyen bir devlet” (s.313) yerine devletliğini bilen bir devlet önerirken, “yöneten ciddiyeti elinden bırakmazsa, yönetilen ona saygı duyacaktır. Herkese kardeşçe ve şefkatle davranırsa, sadakat bulacaktır” (s.383) derlerken, “ANAP bugüne kadar o konuda kimsenin yapmadığını yaptı… Nostaljik çevreciler bozulurlar ama…” (s.219) diyerek bir çok yerde olduğu gibi ANAP’ı düpedüz aklarken hem kapitalizmi, hem de onun bekçisi devleti aklamış, dolayısıyla bugün şikayet edilen değerler kaybının berisindeki Büyük Makine’yi, bir başka şekilde, bütün kurum ve kurallarıyla desteklemiş olmuyorlar mı? Yöneticilere sadakat bekledikleri bir halkın, gerçekten böyle bir sadakat içinde olursa ilelebet bu hakim düzenlerin kölesi olarak kalmayı benimseyeceğini görmüyorlar mı?

RODOPLU, GÖRÜNDÜĞÜ KADAR İLKELİ MİDİR?

Alatlı’nın, yukarda da belirttiğimiz gibi, Baykalcı bir SHP’li, bir belediye başkan adayı burjuva politikacı olarak Şafak Özden’in kişiliğinde çizdiği tablo, bildiğimiz bir gerçek, bir de roman olarak karşımıza çıktığında tüyler ürpertici olmaktadır. Burada Alatlı, gerçekten büyük bir toplumsal gerçekçilikle, ne bir abartmaya, ne bir kısıtlamaya yer vermeksizin gerçeği bütün korkunçluğuyla gözümüzün önüne sermektedir. Şafak özden’in yanıbaşındaki Rodoplu’yu ise, bütün yanılgıları ve kadınca illüzyonlarıyla başarıyla resmetmektedir. Bu noktadan sonra yazarın ne yapmak istediğini, niyetini, neyi anlatmak istediğini bir yana bırakıp önümüze çıkarılan bu tablodan bazı dikkat çeken öğelere işaret etmek istiyorum.

Ahlaki çöküşten çok şikayetçi olan Rodoplu, sıra, aşkına da bağlı olarak Şafak Özden’le yaptığı ve  (sonunda hüsranla sonuçlanacak) büyük ittifaka geldiğinde, bu ittifakı besleyecek ideolojik öğeleri işine geldiği gibi geliştirmekte, bu noktada bir anda son derece sübjektif oluvermekte, üstelik Şafak Özden’in vicdansızca söylemlerine sessiz kalmakta, kariyerizmi alabildiğine beslemektedir. İnsanın aklına ister istemez eğer işler yolunda gitseydi ve Şafak Özden biraz daha tutarlı olsaydı, Rodoplu’nun politik arenadaki oyunları da, ekonomik istismar ilişkilerini de pekâlâ onaylayacağı gelmektedir.

Burada yerin darlığı dolayısıyla fazla örnek veremeyeceğim ama yukarda söylediklerimi destekleyecek bazı çarpıcı örneklerden söz edebilirim. Rodoplu, edindiği kültürü ve akıl yürütmedeki becerisini, yeri geldiğinde pekâlâ pratik bir amaç için insanları ikna etmede kullanabilmektedir. Ve romanın son üçte birinde böyle bir sübjektivizmin devasa örneklerini verdiği için teorik alanda söyledikleri konusunda da insanın kafasında önemli kuşkular yaratmaktadır. Örneğin Rodoplu, arkadaşlarını, Şafak özden’le girecekleri inşaat kooperatifi işine ikna edebilmek için, elbette temelde sahip olduğu sağcı-popülist anlayışlarla da bağlantılı olarak “müteahhitlerin ayaklarının çamurunu beğenmiyorsunuz, anlaşılan” (s.288) deyivermektedir. Ve ardından “Elbette bu sistemde boğuşacak insanlar. Elbette İstanbul’u bir ‘işyeri’ gibi görecekler” diye eklemektedir. Evet ama o zaman, kapkaççılıktan, köşeyi dönmecilikten, piyasa ahlakından şikayet etmek niye? Nitekim bunun acı sonuçlarını bizzat Rodoplu, belki de yaşamıyla ödeyecektir.

Ahlak bunalımından söz ediyoruz ama bir yandan da Anakent Belediyesinin başında bulunan ANAP’lı Dalan’a, kendi özel kooperatif işlerimiz için, ANAP’a olan ideolojik yakınlığımız dolayısıyla torpil yaptırmaktan geri kalmıyor ve bunun da üstüne “ben sadece bir sempati ilişkisini kullandım da işleri hızlandırdım. Yoksa Dalan herkese veriyor” (s.307) diyerek örtü çekiveriyoruz.
Şimdi gelelim başka vicdan ve ahlak sorunlarına. Şu satırları izlememiz gerekiyor:
“‘Sana söz veriyorum’ dedi ‘hepsini sikicem bunların!’ (yazarın, şu son sözcüğü açıkça yazarken -bence bir sakıncası yok-, örneğin “bok” sözcüğünü neden nokta noktaladığını bilemiyorum.G.Z.)
“‘Hepsi geçecek, canım!’ dedi, Günay Rodoplu ‘Hepsi, avucundan yiyecekler senin. Bunlar…’ diskoyu işaret etti, ‘onlar…’ Polisler, demek istiyordu ‘ötekiler!’
“Bununla da yetinmedi,
“‘Ben de sana söz veriyorum, senin bakan olduğunu göreceğim bu ülkede.'” (s.283)
Bazı insanların bir başkalarının avucundan yemelerini özlemek, bazı insanlara bir şeyleri yalatmak, kanımca, fikri istediği kadar sağ olsun, yine de roman boyunca düzeyliliği ile şahsen benim de saygımı kazanan Rodoplu gibi bir profesörün böyle kritik anlarda, iktidara yürünen böylesi anlarda birdenbire bayağılaşıvermesi şaşırtıcıdır. Alatlı, bunu da bütün netliği ile koyarak büyük bir başarı göstermiştir. Hele o “seni bakan olarak göreceğim” deki hırsın tonu oldukça ürkütücü. Üstelik bakan olarak göreceksin de ne olacak diye hemen ardından soruyu yapıştırası geliyor insanın. Bu soruya da, sanki birisi ona sormuş gibi bir başka yerde yanıt veriyor zaten Rodoplu: “Şafak’la elele verirsek, Türkiye’de misli görülmemiş bir hareketi başlatabiliriz diye umuyordum” (s.352) Ve burada artık, Rodoplu’nun sübjektivizminin, ilkesizlikle bütünleşerek nasıl çocukça bir idealizme dönüştüğünü görüp gerçekten içimiz sızlıyor ve bu kadar gelişmiş bir beynin böylece çocukça hülyalar kurabilmesi karşısında hayretler içinde kalıyoruz.
Rodoplu’nun “halk çocuğu”, “anadolu çocuğu” Şafak Özden karşısında adeta büyülendiğini, onun önünde eli kolu bağlı kaldığını, alçalma pahasına, onun saçmasapanlıklarına tepkisiz kaldığını gösteren o kadar çok pasaj var ki. Ama bu büyülenmenin, yeri gelince ilkesizce bir geçiştirmeyle elele gittiğini de görmemezlik edemiyor insan. İşte bir örnek: “Eninde sonunda kesmek zorunda kalacağız bunları. (Kürtleri kastediyor Baykalçı Şafak Özden.G.Z.) Kescez. Kescez Allah’ıma. Ellerimle keserim. Doğu’da bağımsız Kürt devleti, ha!” Ve en azından Türk milliyetçiliğini bir anadolu milliyetçiliği tarzında ele alıp Kürtlere karşı bir asma kesme tutumu olarak algılamadığını düşündüğüm, ilk sevgilisi Kürt olan ve romanına Kürtçe parçalar da alabilen Rodoplu bu “kescez” edebiyatı, bu ağız salyaları karşısında sessiz kalıyor, Amerikalı profesörlerin karşısında gösterdiği soluk aldırmaz ilkeliliğin ve tartışmacılığın yüzde birini bile gösteremiyor. Çünkü bıçak henüz kendi canına değmemiştir.

Ve yine Rodoplu, Şafak Özden tarafından eve götürüldüğü ilk gece, adamın karısıyla yattığı yatak odasına girdiğinde -neyseki Özden’in karısı o anda orda yoktur- “bu benim karım. Öp kumanın elini demiş olsa, eğilir öperdim zahir” (s.227) diye anlatırken, hem yukarda sözünü ettiğim ilkesizliği en üst boyutlara çıkartan büyülenmenin ölçüsünü, hem de geleneksel aile yapılarına ve muhafazakârlığa duyduğu merak ve özlemin onu nasıl geri noktalara sürüklediğini çok iyi anlatmaktadır.

Günay Rodoplu’nun ilkesizliği yer yer siyasi olayları yorumlayışındaki pragmatizminde de ortaya çıkmaktadır. Örneğin, o yıllarda yapılan referandumda, eski siyasilerin siyasete dönmelerine “hayır” oyu vermiştir Rodoplu. Ve bunu Şafak Özden’e, onun da siyasi geleceği açısından iştahını kabartacak biçimde şöyle açıklamaktadır: “Denenmişi denemek doğru değil, canım” (s.221) “Şöyle ya da böyle temizlenmiş bir siyasal arena var. Neden tertemiz başlamayasınız?… Neden pisliğe bulaşmamış kadrolara şans tanımayasınız.” (s.221) Hayri bakalım! Kolları sıva, pisliğe bulaşmamış kadro Şafak Özden!

Rodoplu’nun ilkesizliğini gösteren başka bir örnek ise özgürlük anlayışıdır. Basın özgürlüğü konusunda şöyle der: “Sen bu basına karşı çıkıyorsan, demokrasi var diye, böyle bir basının özgürlüğünü nasıl savunursun?” (s.221) Eğer herkes, karşı olduklarının özgürlüğünü savunmayacak ve tersine, o özgürlüğün bastırılmasını işine geldiği için onaylayacaksa orada özgürlük diye bir şey kalır mı?

RODOPLU’NUN YANINDA OLDUĞUMUZ YER

Rodoplu bir yerde çok güzel bir şey söylüyor: “Pazar ahlakının hakim olduğu toplumlarda, büyük aşklar, büyük nefretler de yoktur. Bunların yerini ‘dengeli’ dostluklar, ‘dengeli’ aşklar, yüzeysel ‘hakkaniyet’ alır.” (s.360)
Rodoplu’nun, Şafak Özden’e karşı duyduğu ve onu idealist illüzyonlara sürükleyen, olmayacak dalavereleri, kabalıkları bile görmemesine, tepkisiz kalmasına yol açan, bir yandan da, işte böyle büyük bir tutkudur. Gerçekten de Rodoplu, bütün sağa savrulmuş ideolojisine, yer yer düzene ayak uydurmaya yönelik bütün çabalarına rağmen bu düzene ayak uyduramayacak kadar yüreği büyük olan bir insan, bir kadındır ve bizim onu sevmemize, bütün ideolojik ayrılığımıza rağmen saygı duymamıza, Şafak Özden’in, bir boğaz gezisinin sonunda, Amerikalı Pavloviç’in bacaklarına el attığını gördüğünde donup kalan ve seven bir kadının olanca acısını yaşayan bir Günay Rodoplu’nun acısını içimizde duyup burnumuzun sızlamasına yol açan, işte Rodoplu’nun bu insan ve kadın yüreğidir. Ve Günay Rodoplu, konuşmalarında Dev-Genç’lilere ne kadar atıp tutarsa tutsun, eski bir Dev-Genç’li olarak şunu belirtmeliyim ki, Dev-Genç’linin yüreği, işte böyledir, ezilenin karşısında hiç sert duramaz, hemen yumuşayıverir. Çünkü o, kendisi ezilendir.

Bu bölümü bitirirken şu noktayı da belirtmeden geçemeyeceğim, Alatlı’nın başarıyla ortaya koyduğu Şafak Özden tipi (bence Şafak Özden, bütün kariyeristliği, vicdansızlığı ve komploculuğu ile Türkiye burjuva politikasının “Ecinniler”ini canlandırmaktadır), bizzat o capcanlı varlığıyla, milliyetçiliğin, aileciliğin, soytarıca anadolu popülistliğinin iflasının canlı örneğidir. “Yarin gül yanağından gayri herşeyi bölüşme” ortaklaşmacılığı, yeri geldiğinde ortağına ve en yakınına kazık atmaya dönüşür, aile ve kardeşler içinde “babalık”, büyük ağabeylik, birimiz hepimizcilik, büyük lorda kölece hizmetin öbür adıdır, Şafak Özden’in kardeşi bir Sedat tipi başlıbaşına bugünkü toplumumuzun ilişkilerini ortaya koyması bakımından son derece öğreticidir ve “gülüm”, “aslanım”, “koçum” sarmaşdolaşlıkları ile en adi çıkarcılığın nasıl örtüldüğünü bu romanda insan bir kez daha soluk soluğa okumaktadır. Bizatihi Rodoplu’nun da sonuçlarını yaşayarak gördüğü Şafak Özden deneyinin iflası, Rodoplu’nun bu düzen içindeki bütün popülist arayışlarının iflasının ifadesinden başka bir şey değildir.

ALATLI’YA KISA BİR ÇAĞRI

Alatlı romanın sonunda sonsöz niteliğindeki bir bölümde adeta romandaki bütün ideolojik öğeleri toparlamaya çalışıyor. Buraya onun, benim de katıldığım bir kaç cümlesini almak istiyorum:

“Tarih boyunca gerçek ilerici hareketler, insan’a duyulan inancın üzerine yapılanır.” (s.468)
“Müslüman olsak da olmasak da, biçimle değil özle, kurumlarla değil insanlarla ilgilenmenin zamanıdır.” (s.470)
“Ahlak kelimesini sürgünden geri getirmeyi, itibarını iade etmeyi öneriyorum.” (s.470)
“Otoriter ahlakın egemen olduğu düzende, günah ‘itaatsizlik’, sevap ‘itaat’tir; Bağışlanmayacak tek suç, düzene, yani Devlete, yani Parti’ye, yani Lider’e, yani para’ya karşı gelmektir.” (s.469)
Evet Alatlı! Eğer gerçekten otoriter ahlakın egemen olmadığı bir düzen istiyorsak kendimizi her türlü düzenci, tutucu, milliyetçi ideolojiden de ayırmamız gerekiyor. Üstelik ancak bunu yaparsak, şu ya da bu hakim sınıf kesiminin ideolojik hegemonyasına hizmet eden öz-uzman aydın olmaktan kurtulup emekçilerin aydınları haline gelebiliriz.

Amargi’nin Şubat 1994 tarihli 9. Sayısında yayımlandı.

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI